Tevfik Fikret’in Aşiyan’ında Bir Saat

Rumelihisarı tepelerine doğru durup dinlenmeden tırmanıyoruz. Zaman zaman önümüze gölgeli yollar, taş merdivenler, Boğazı tepeden seyreden güzel manzaralı kıvrıntılar çıkıyor.

Kan ter içinde kalmış, güneşten bunalmıştık. Karşımıza bir tahta mer­diven dikildi, ilerledik. Tahta bir köp­rü, tahta bir dönemeç, bir tahta köp­rü daha, ve Tevfik Fikret’in meşhur Âşiyan’ı. Kapıyı bize uzun boylu, göz­lüklü bir hanım açtı. Bu, büyük şairin zevcesi Nazire Hanımdı. Gülümseyerek bize nezaketle yol gösterdi.

– Sizi Fikret’in en çok sevdiği yere oturtayım.. Buyurun.. Şu iskemleye buyurun.. Onun iskemlesidir..

Adeta iskemleye hürmetle oturdum. Hanımefendi:

– Burası, diyor, onun en çok sevdiği yer.. Bilhassa bu pencere.. Bakın burası Boğaza ne kadar hâkimdir.

Başımı uzattım. Sahiden kendimi bir kartal yuvasına çıkmış zannettim. Bitişikte Aşiyan’ın ta uzaktan, denizden görünen meşhur taraçası.

Duvarda Fikret’in yağlıboya bir portresi. Ressam Mihri Hanım yapmış. Bir duvarda meşhur Sis manzumesi üzerine yapılıp kendisine hediye edilmiş bir tablo: Boğazda sisli bir gece. Masanın üzerinde iki büyük şamdan.. Yanmamış iki uzun mum. Bunların ortasında bir kafatası.. Kafatasının üstünde siyah mürekkeple yazılmış dört mısra.. Bilhassa şamdanlar çok güzeldi.

Fikret’in her şiirinde bahsettiği küçük Halûk bugün kırk yaşında bir adamdır.

Hanımefendi izahat verdi:

-Fikret’in ev eşyası içinde en çok sevdiği şey şamdanlardı. Şamdana ba­yılır. Çeşit çeşit boy boy şamdanları vardı. Sonra şu kafatası.. Birgün ken­ disine bir merak geldi. Bana bir kafatası bulun.. Hiç mezara gömülmemiş bir insanın başı!.. dedi. Yakın akrabamızdan doktorlar vardı. Tıbbiye mektebinden rica ettik. Bu kafatasını bulduk. Bu hiç gömülmemiş çok fakir taşralı bir talebenin başıdır. Fikret onu çok severdi. Bu ölü talebenin ismini de öğrenmişti. Bazan kafatasına ismile hitap eder. Ona bakıp uzun uzun dalardı.

– Kaç senedir beraber yaşadınız?

– Tamam 27 sene.. Evlendiğim zaman ben çok gençtim.

– Nasıl evlendiniz hanımefendi?

– O benim halamın oğlu idi.. Birbirimize gider gelirdik. Çok eskiden tanışırdık. Beni görmüş beyenmiş, ben de kendisini çok beğenirdim. İşte böyle evlendik.. Bir müddet Aksaray’da oturduk. Sonra Rumelihisarına taşındık. O zaman daha Âşiyan yapılmamıştı. 1906’da yapıldı. Akşam üstleri buraya Âşiyan’ın kurulduğu yere çıkar otururduk. Fikret bu tepeyi çok beğenir, İstanbul’un en güzel yeri.. derdi. Mümkün olsa buraya bir Âşiyan kursam.. Ve nihayet 1906’ta yaptı. Planlarını baştanaşağı kendisi çizdi. Zaten hayatta en büyük zevki ev planı çizmekti. Âşiyan’ın planı üstünde kendisile epice münakaşa ettik. Nihayet bu şekle karar verdik. Evet en küçük girinti­sine, çıkıntısına kadar o yaptı.

Duvarlara, tavanlara bakıyorum. Fevkalâde, harikulâde, bizim bugün en yeni, en modern, en şık dediğimiz bir mimari tarzı, Tevfik Fikretin zev­ kinin bütün inceliğini duvarlarda, ta­vanlarda, evin esrarengiz birer güzel­liği olan girintisinde, çıkıntısında göze çarpıyor. Hele en aşağı katta bir yemek odası var. Başlıbaşına bir şiir.

– Hanımefendi, Fikret’in yazılmamış, bilmediğimiz hususiyetleri var mı idi? 27 sene beraber yaşadınız.. onu her­ kesten iyi tanırsınız.

– Bilmediğiniz birçok hususiyetle­ri vardır. Meselâ dünyada onun en çok sevdiği şey bir bardak buzlu su idi. Buzlu suyu, soğuk suyu hiçbir şeye değişmezdi. Kışın en soğuk gün­ lerinde bile suyun kendi soğukluğuna kanaat etmez balkona testi koyardı, soğusun diye. Bir de testi merakı müthişti. Testiyi son derece severdi. Su soğuttuğu için.. Bilhassa güllere bayılırdı. Sigarası, içkisi yoktu. Kendisine likör bile içiremediler. Boğazına fevkalade düşkündü. Güzel yemeği pek sevdiğinden ahçısını en mahir Bolulular arasından seçerdi. Buzlu hoşafa, buzlu komposto­ya, bilhassa buzlu vişne kompostosuna bayılırdı. Sonra böreği pek severdi. Geceleri yemiş yemiye bayılırdı. Yatağından kalkıp yemiş yediğini bi­lirim. Hiç hesaba aklı ermezdi. Ha­yatında yediği ekmeğin, etin okkası­ nın kaça alındığını hiç bitmemiştir. Ekmek fiatı hakkında fikri bile yok­tur. Çok ihmalci idi. Bilhassa sıhhatine karşı. Kendisine şeker hastalığı geleli kaç sene olmuş, çenesi şişmiş, dişleri dökülmüştü de farkında olmadı, şikâ­ yet etmedi. Doktorları sevmezdi. En sinirine dokunan doktora bakılmaktı. Hemen hemen hiçbir ilâç içmemiş gi­ bidir. Son hastalığı müstesna tabiî. Yaptırdığımız ilâçları daima fırlatıp atardı.

– Koca olmak itibarile nasıldı?

– Ah Beyefendiciğim. Genç kız­lara tavsiye ederim. Kendilerine çok güveniyorlarsa bir sanatkârla evlensin­ler. Bir sanatkârın karısı olmak dün­ yanın en müşkül şeyidir. Bilhassa Tevfik Fikret gibi bir sanatkâr.. Çün­kü sanatkâr kocanın birçok anlaşılmıyan tarafları, mana verilmiyen incelik­leri, hiddetleri, sinirleşmeleri, sevinç­leri vardır. Böyle bir koca çok zor idare edilir. Tevfik Fikret te böyle idi. Hattâ çok daha fazla… Gayet sinirli idi. En küçük şeye öfkelenir, kendisini yer kemirirdi. Onu bu hali ve ihmali öldürdü. Yoksa vakitsiz ölecek, çabuk ölecek insan değildi o..

– 24 saati nasıl geçerdi?

– Çok erken kalkardı. Yazın saat dörtte. Tulûu seyrederdi. Buradan tu­lû pek muhteşem görünür. Sonra ça­lışırdı. Mütemadiyen tablolar yapar, resme şiir kadar hattâ daha fazla bir meyli vardı. Evi gezerken kendisinin birçok tablosunu göreceksiniz. Yatma­sı hiç belli değildi. Çok geç yatardı intizamı sevmezdi. Hattâ intizama kı­zardı. Bahçeye son derece merakı var­dı. Bahçe onun zamanında bir cennetti. Bahçede bir çöp olduğunu görmek istemezdi. Halbuki şimdi. Sizi temin ederim ki öldüğündenberi bahçeye gözüm ilişince hep başımı başka yere çeviriyor, bakmak bile istemiyorum. Şimdi yabanı bir orman haline girdi. Bir orman değil, daha doğrusu bir çöplük.

– Sağlığında para sıkıntısı çektiniz mi?

– Hiç çekmedik. İyi kazanıyordu. Bilhassa son senelerde Rober Kollejde 50 altın lira, beş lira Kız kollejinden alıyordu. 55 altın lira o zaman için pek mühim bir para idi. Çok iyi yaşıyorduk.. Sonra hususî dersleri de vardı.

– Şimdi.. nasıl geçiniyorsunuz?

– Şimdi mi efendim? diyerek ha­nımefendi duraladı. Şimdi evi kiraya veriyoruz, kirasile geçiniyorum. Rebor Kollejde okuyan altı gence pansiyon halinde alt katı verdik. Vakıa şimdi mektebi bitirdiler. Mühendis oldular. Fakat memleketleri çok uzak olduğu için şimdilik buradalar.

Beraber aşağı indik. Birçok kar­yolalar. Hanımefendi de Âşiyan’ın şim­diki halinden müteessir. Fakat ne yap­sın, geçinmek lâzım.

– Acaba Maarif alamaz mı? Mese­lâ bir edebiyat müzesi yapmak için!., diyor.. Sonra bu ev daima bakılmak ister. İki sene evvel adamakıllı tamir ettik. Fakat ne de olsa her zaman bakılmağa muhtaç..

Ecnebi talebe ve­ yahut mühendislerin karyolaları karşı­sında Tevfik Fikretin kendi elile yap­tığı büyük tablolar, «Güller», «Ayva»lar vesaire.. Talebeler bu tabloların kenarlarına kendi memleketlerine ait fotoğrafları dizmişler. Bir tabloda maşlahlı bir arap delikanlısı, ötekinde bir ecnebi genç kızın fotoğrafı. İlerledik. Gayet büyük bir köy ocağı.

– Bu köy ocağı onun pek ziyade sevdiği yeri idi. Kış olunca ocakta uzun uzun odunları yakar. Ocağın önüne alçak minderini atar, yerinden kalkmazdı. Sonra kendisinin bir de rafı vardı. Her odada birçok raflar olsun isterdi.

– Kendisinin eşyası duruyor mu hanımefendi?

– Yalnız resimler duruyor, bir de iskemleleri.. Boyuna da evde kulla­nıyorlar. Öteki eşyaları maaelesef mu­hafaza edemedik. Yazı masası vesaireyi muhafaza etmek imkânı olmadı.

Bu sırada gözüm Fikret’in resimlerine ilişti. Hepsinde de yakası kapalı bir gömlek giymişti. Sordum:

– Bu yakalı gömlekleri çok severdi galiba..

– Evet Rus gömleklerine benziyen bu gömlekleri kendi bana tarif etti. Ben dikerdim. Kışın bunun kadifesini, yazın sadakorunu giyerdi. Bilhassa yazı yazarken daima böyle gömlekleri giymeği ihmal etmezdi.

– Halûk bey hâlâ Amerikada de­ğil mi? Mektuplaşıyor musunuz?

– Bundan bir müddet evel Amerika’ya k gidip kendisini gördüm. Çok büyümüş. Tıpkı Fikret. Size fotoğrafı­nı göstereyim.

İçerden iki fotoğraf getirdi. Aklım­da «Halûkun defteri» nden parçalar vardı. Fotoğrafı elime aldığım zaman küçük yumuk yumuk bir çocuk görece­ğim zannediyordum. Öyle ya hepimizin başının içinde Fikret’in Halûk’u hâlâ mini mini bir çocuktur. Bir de bak­tım iri yarı yakışıklı bir zat..

– Kaç yaşında hanımefendi?

– Tamam 40.. Orada Amerikalı bir genç kızla evlendi. Mesut. Mişigan Üniversitesi’ni bitirdi. Çinçinnati Üni­versitesi’ne profesör muavini oldu. Memlekete çok dönmek istiyor. Fakat burada kendisine münasip bir iş bu­lamıyoruz. Burada kendisine bir şi­mendifer memurluğu teklif edildi. Fakat bu onun yapacağı tarzda bir iş değil ki..

Hararetten, sıcaktan dudaklarımız kurumuştu. Bu sırada Tevfik Fikretin buzlu su sevmesi aklımdan çıkmıyor­du. Tam bu sırada kapı açılıp bardak­ ların etrafı yarım milimetre buğulan­mış iki bardak buzlu su gelmez mi?

– Efendim Fikret buzlu suyu çok severdi. Onun ölümündenberi biz de buzlu suyu eksik etmek istemeyiz.

Yine Halûk beyden bahsediyorduk:

– Türkçeyi unutmuş mu hanımefendi?

– Hayır.. Yine konuşabiliyor.

– Abdülhamit zamanında Tevfik Fikret bey çok tehlikeler atlattı mı?

– Evet. Bir gece hiç unutmam. Aksaray’da oturuyorduk. Halûk 3 ya­şında idi. Gece yarısına doğru kapı acı acı çalındı, Fikret’i alıp götürdüler. O gece müthiş bir heyecan için­ de bekledik, bekledik gelmedi. Ertesi gün evi aradılar. Üç gün sonra Fikre­t’i bıraktılar. Eve geldiği zaman son derece sinirli idi, oturdu. Meşhur manzumelerinden birini yazdı. Maamafih bu vakadan yine ucuz kurtulmuştu, çünkü arkadaşı Safa beyi ayni gece Sıvasa sürmüşlerdi.

– Bir gün de Hisarda oturuyorduk. Beni Kolleje götürdü. Bir müsamereye giden bir Türk hanımı görülmemiş. Derhal kendisini Beşiktaşa Haşan pa­şa karakoluna götürdüler. Haşan pa­şa kendisine hürmet ederdi:

– Fikret bey oğlum, demiş, haydi git ama.. Bir daha zevceni oraya bura­ya götürme emi?

Abdülhamidin en büyük düşmanı Fikretti. Fikret Kızıl Sultanı seneler­ce affetmedi. Hiç unutmam cülûs ge­celeri her yer donanırken o Âşiyan’ın bütün lâmbalarını söndürür, daima karanlıkta otururduk. Evde ışık ya­ kılmasına pek sinirlenirdi. Bu cülûs gecelerine o kadar sinirlenirdi ki ni­hayet kendisi de Abdülhamid’in bir cülûs gecesi tarihi olan 19 ağustos öldü..

Bir buzlu su daha içtik. Günün en güzel manzumelerini üzerine oturup yazdığı küçük kanapeleri hizmetçi Âşiyan’ın meşhur balkonuna çıkarmıştı. Fikretin kimbilir kaç yüz tulü, kaçbin grup seyrettiği, en büyük eserle­rini düşündüğü bu balkonda yorgun­luk kahvelerimizi içtik.

Hikmet Feridun’un bu röportajı Yedigün’ün 75. sayısında yayımlanmıştır (s. 3-6).

Dipnot: Beşir Ayvazoğlu, Tevfik Fikret biyografisinde, Fikret’in eşinin adını Nâzıma olarak belirtiyor: “Nâzıma ismi genellikle Nâzime yahut Nazîme şeklinde yanlış yazılmaktadır. Akademik eserlerde bile bu hatayla karşılaşılıyor. Kelime, nun, elif, zı, mim ve he harfleriyle yazılır. Dolayısıyla ilk heceyi uzun, z harfini de kalın okumak gerekir.” Bu bilgiyi bizimle paylaştığı için Aykut İpek’e teşekkürü borç biliriz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s