Edebiyat Münakaşaları ve Hüseyin Rahmi

Yeni Mecmua muharriri, son edebiyat münakaşaları etrafında üstad Hüseyin Rahmi ile çok enteresan bir konuşma yapmıştır. Büyük romancımızın fikirlerini ve çok kıymetli hatıralarını bu yazımızda bulacaksınız.

Yazan: Rüştü Sezginoğlu / Fotoğraflar: Yeni Mecmua

Son günlerde, yanlış kitap ve yanlış ibare münakaşası günlük gazetelerin birinci derecede alakadar oldukları bir mesele haline gelmişti. Bu münakaşaya birçok muharrir ve ediplerimiz muhtelif gazete sütunlarının delaletiyle girdiler. Hatta mesele daha ziyade büyüyerek Maarif Vekaletine kadar intikal etti. Bu mesele üzerinde fikirlerinin fevkalade kıymetli ve enterasan olacağına inandığımız büyük romancı üstad Hüseyin Rahmi ile görüşme yapmayı muvafık bulmuştuk. Bu münasebetle hafta içinde bir sabah üstadın Heybeliada’daki köşküne foto Yeni Mecmua ile birlikte gittik. Onu evde bulamamak endişesi içimizi kemiriyordu. Kapıyı açan hizmetçiye merakla ikimiz birden sorduk:

– Beyefendi evde mi?

– Evet efendim. Yukarıdalar. Siz buyurun. Haber vereyim.

Hizmetçi kadın bizi eşyaları alt üst olmuş ve ortada toplanmış bir odaya almıştı:

– Affedersiniz. Evin içi bu gördüğünüz oda gibi darmadağın. Ustalar çalışıyor, tamirat var da ondan…

Birbiri üzerine yığılı eşyanın arasından iki koltuğu bir kenara çekerek yorgun, fakat memnun olarak çöktük. Bir iki dakika sonra üstad, gür bir pınar gibi ahenkli sesi ve fevkalade sevimli varlığıyla aramıza karışmış, onun yanında olmanın hazzını bize tattırmıştı.

Büyük romancı, ötesi, berisi boyanmış sabahlığına bakarak:

– Affedersiniz efendim. Evde biraz tamirata girişelim dedik. Gittikçe büyüdü. Mamafih bitti gibi bir şey artık, sıra boyaya geldi. Evle beraber ben de boyandım. Bakın şu halime!… Yukarıları görseniz, daha berbat. Siz de rahatsız olacaksınız, ama ne yapayalım kusura bakmayın…

Hiç beklemediği bir saatte kendisini biz rahatsız ettiğimizden üzülerek özür diledikten sonra sordum:

– Üstat, nasıl vakit geçiriyorsunuz?

– Burada nasıl vakit geçer evladım. Gazeteleri okuyorum. Son günlerde Cumhuriyette, İsmail Habib’in Yanlış Kitap hakkındaki yazılarını okudum. Bir ara bu davaya Peyami Safa da karıştı. Mesele haylı dal budak saldı. Mamafih size bir şey söyliyeyim mi? Bütün bunları yeriz ve manasız buluyorum ben.

Üstat, bu dedikodulu münakaşayı muhakkak ki gazetelerde çok iyi takip etmiş ve üzerinde haylı kafa yormuş, anlatmağa başladı:

– Efendim böyle bir münakaşaya hiç de sebep yoktu. Bugüne kadar Türkçemizi Araba ve Farisî kelimeler boğmuştu. Asıl işin garibi bu kelimelerin telafuzları çoğumuzca yanlış ezberlenmiştir. Bu hakikatı yeni harfler meydana çıkardı. Eskiden, bu yabancı kelimeler kafamızda bir klişe olarak yer etmişti. Yazılması bir fakat okunması başka türlü bir şeydi. Herkes bildiği ve işittiği gibi okurdu. Mithat Efendi’den tutun da zamanımıza kadar bu kelimeleri tam manasıyla kimse ne iyi telaffuz edebilmiş ve ne de iyi öğrenebilmiştir. Bugün, bunları doğru okuduklarını ve yazdıklarını iddia edenler de günün birinde kendi yanlışlarının çıkarılacağından emin olmalıdırlar. Bu ötedenberi böyle gelmiş ve böyle gitmiştir…

Üstat, bahsi pek hararetli bulmuştu. Ben hiç ses çıkarmadan sadece dinliyor ve not ediyordum. Güler yüzlü ve çok düzgün ifadesiyle devam etti:

– Bir adam filozof, mütefekkir ve muharrir olur. Böyle bir adamın, Arabî ve Farisî kelimeleri yanlış söylemesi elbette ki onun cehaletine bir sebep ve vesile teşkil edemez. Halbuki görüyorum, ediplerimiz birbirlerini hep bir noktadan tutuyorlar ve birbirlerini vurmak istiyorlar. Bu kabil yanlışlıklar çok defa gülünç hallere de sebep olmuşlardır. Bakın size bir hatıra anlatayım: Mithat Efendi’nin zamanında Tercümanı Hakikat gazetesi bir mütenevvi kısmı açmıştı. Bir gün Mithat Efendi, idarehanede otururken sarıklı bir hoca içeri girmiş ve efendim, bir makale getirdim. Bunu metnua kısmınıza dercetmenizi rica ederim demiş… Mithat Efendi gülmüş “mütenevvi”yı “metnua” okuyan hocaya, aynı şekilde hatalı cevap vererek demiş ki: Maalesef dercedemeyiz. Çünkü gazetemizin “hacmi yerine” cahmi müsait değil…

Büyük romancı, bu çok zarif hatıradan sonra bir an düşündü ve tekrar anlatmağa devam etti:

– Merhum Cenab’ın, galiba bir biraderi vardı. Nusret Bey mi? Nasır Bey mi? Bir zabit… Arabîsi çok kuvvetliydi. Konferanslara, nutuk söylenen yerlere gider, söylenenleri dinler; burada isimlerini veremiyeceğim büyük ediplerden çoğunun nutkunda altı yanlışı tuttuğunu, sekiz hatasını bulduğunu söyler dururdu. Onun için birbirlerini bu cihetten yere vurmak ve günah isbat etmek istiyenlerin kendi günahları meydana çıkıyor ve sabit oluyor. Yeni harflerden sonra ben de çoğunun farkına vardım. Bakın size bir de misal vereyim: “Mesela birçoklarımızın “farzî” ve “faraziye” kelimelerini yanlış olarak “farazî” ve “faraziye” şeklinde yazıyoruz. Halbuki kelimenin aslı olan “farz”daki “r”da hareke yoktur ki, “farzı” ve “faraziye” yazarken “r”ye hareke vermek doğru olsun.. İşte efendim, biraz evvel de söylediğim gibi bu iş ötedenberi böyledir. Ve böyle gidecektir. Onun için bu kabil zarurî yanlışları bir kabahat gibi birbirimizin yüzüne vurmak hiç te doğru değil…

Bu dedikodulu bahsin dedikodu üstadı da beni de hayli sarmıştı. O çok güzel ve tatlı tatlı anlatıyor, ben de zevkle dinliyordum. Sonra sordum:

– Üstadım dedim; bugünkü muharrirlerden kimleri beğeniyorsunuz? Hangi yazılar hoşunuza gidiyor?

– Vallahi dedi; bunda biraz üzüntülüyüm. Bence, bugün bizde en ziyade hüküm süren şey taklitçiliktir. Bir insan kendinden yukarısını taklit eder. Taklid, mukallidin taklit ettiğinden aşağı seviyede olduğunu itiraf demektir. Bu fena huyu birçok yazı erbabımızın hususî hayatlarına kadar girmiş görüyorum. Son zamanlarda birçok ediplerin ağızlarında birer sigara ile resim çıkarttıklarını görüyor ve hepsinin de müşterek bir işaret gibi ısrarla tekrarladıkları bu hareketin manasını anlayamıyordum. Sonra günün birinde bu muammayı garip bir tesadüfün yardımiyle hallettim: Yabancı kitapları karıştırırken Andre Jid’in ağzında sigara ile bir fotoğrafı gözüme ilişti. Artık anlamıştım. Andre Jid’i tütün dumaniyle taklide kalkanların havai meşrebliklerinden başka neye hükmedilebilir?…

Üstad, yeni yazı erbabına bu bakımlardan hayli muğber görünüyordu. Bir ara, Tevfik Fikret hakkındaki yazılara da temas ederek dedi ki:

– Nasıl gönülleri razı olup da ona çatıyorlar? Muhakkak ki, o büyük bir insan ve büyük bir şairdi. Eğer bizde şiir ve şairin bir sandalyası olsaydı Fikret’in boşalttığı sandalyesine bugün kimi oturtabilirdik?

Edebiyatımıza yüze yakın eser veren kıymetli ve büyük muharrirden sordum:

– Üstadım, hazırladığınız yeni bir eseriniz var mı?

– Hayır dedi; şimdilik bir şey yazmıyorum. Yalnız “Allah var mı, yok mu?” diye, tâ Volter’den itibaren zamanımıza kadar birçok büyük filozofların eserlerinden çıkardığım bir etüd hazırlıyordum. Sonra, siyasi hadiselerin karışıklığını düşünerek, kafaların böyle bir eseri iyi karşılamıyacağı mülahazasiyle şimdilik bıraktım, belki ileride, zaman müsait olursa tekrar üzerinde çalışacağım.

Peki üstat dedim; müsaade ederseniz ben size birşey sorayım: Allah var mı? yok mu?…

– Yooo… dedi, sormayın bana bunu şimdi. Söyledim ya, zamanı değil…

Üstat, bu bahis üzerinde fazla konuşmak istemiyordu. Ben de ısrar etmedim. Söze yine kendisi başladı:

– Buyurunuz dedi; biraz da yukarıya çıkalım…

Hep beraber ikinci kata çıktı. Burası da tıpkı aşağı kat gibi. Eşyalar ortaya toplanmış, sofanın ortasına bir iskele kurulmuş. İki kişi tavanı boyuyorlardı. Bu sofayı geçerek büyükçe bir odaya girdik. Odanın ortasında yüzlerce kitaptan mürekkep muazzam bir yığın arkasında bu kitaplara dönmüş bir piyano ve duvarın kenarına ters konmuş bir iki koltuk…

– Burası dedi; benim çalışma odam. Bütün günlerim burada geçer. Çok severim bu odayı…

Susmuştu. Kısa bir sükûtu müteakip piyanoyu göstererek sordum.

-Meşgul oluyor musunuz?

-Gençliğimde evvelâ keman dersi almağa başlamıştım. Sonra piyanoya da merak ettim. Hayli meşgul olmuştum. Yakın zamanlara kadar da yine ara sıra çalardım. Fakat artık kulaklarım iyi duymuyor. Sesler hep bana falso gibi geliyor…

Üstadın gözleri dalmıştı. Pencereden uzaklara, çok uzaklara bakıyordu. Belki de gençliğinin unutulmaz hatıralariyle başbaşa idi. Bu sırada gözüm büyük edibin çalışma odasının rengine ilişti. Üstat bu çalışma köşesini açık, kül rengi penbeye boyatmıştı.

– Beyefendi, dünyayı penbe görüyorsunuz dedim.

Gülümsedi, niçin söylediğimi anlamıştı:

– Hayır oğlum, penbe görmeğe çalışıyorum da ondan. Ne yapayım avunmak için…

***

Ne kadar tatlı ve temiz konuşuyordu. Tabiî vakit geçmiş, üstadı birçok yormuş ve söyletmiştik. Onu, Heybeli’nin yemyeşil çamlı tepesindeki evinde ve her zamanki muhteşem yalnızlığı içinde bırakıp veda ederek ayrıldık. Arkamızdan sesini yükselterek:

– Çok memnun oldum. Yine buyrun, yine görüşelim evlatlarım… Diyordu.

Yeni Mecmua, 8 Aralık 1939, No. 32.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s