Kitap Tavsiyesi

Bilim felsefesine giriş için üç metin önerdikten sonra ‘scientism’ tartışmalarına da kısaca değinmek istiyorum. ‘Late Ottoman History of Science’ı Osmanlıca ve ‘historiography’ eğitimi olmadan domine edenlerin ağzında ‘scientism’ iyice sakız oldu. Halbuki ‘broad-weak’ pozisyonda bir scientism savunusu makul gözüküyor. Bu pozisyonda birçok isim varken de scientism’i tek veya iki boyutlu bir şekilde ele alan yaklaşımlara mesafeli bir tutumu doğru buluyorum. Hem zamandan tasarruf ediyor, hem de zayıf çalışmalardan kaçınmış oluyorum. Bunun yanı sıra scientism’i eleştirirken popüler kitapları baz almanın da kolaya kaçmak, hatta kaçak dövüşmek olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir entelektüelin ‘gerçekten’ ne düşündüğünü büyük okur kitleleri için yazılmış popüler eserler üzerinden değerlendirmemeliyiz. Bu popüler eserlerde detaylı ve kapsamlı bir ‘philosophical analysis’ zaten yok. Helsinki Circle‘ın bir makalesinde (bkz. How Not to Criticise Scientism) bu mevzuya değinen güzel bir pasaj var. İlgililere makaleyi okuyabilirler. Scientism tartışmaları için Science Unlimited?: The Challenges of Scientism çok faydalı bir kitap olmuştu. Nisan 2022’de konuyla ilgili bir yayın daha geliyor: Moti Mizrahi’nin editörlüğünü üstlendiği For and Against Scientism: Science, Methodology, and the Future of Philosophy. Moti Mizrahi’nin konuyla ilgili diğer tartışmaları buradan okunabilir. Boudry’nin şu makalesi de mutlaka okunmalı.

Felsefe ve bilim arasındaki nazik ilişki üzerine tartışmaların geldiği son noktayla ilginenler Hilary Putnam’ın Philosophy in an Age of Science, Physics, Mathematics, and Skepticism‘ini okuyabilirler. Diğer çalışmalarına nispeten daha anlaşılabilir, okuyucu dostu bir çalışmadır.

Bill Gates bu yeni sayılabilecek yaklaşımı, ‘Big History’i büyük bir hevesle destekliyor. David Christian’la ‘big history’i okul müfredatına dahil etmeyi amaçlayan ‘big history project’i hayata geçirmişler ama ‘big history’ hâlâ tarihçiler arasında tercih edilen bir yaklaşım değil. Tercih edilmemesinin nedenlerinden biri, ‘big history’nin tarihçileri tarihteki nihai sonuç ve ana itici güç arayışı konusunda kaderci bir görüşe sevk etmesiymiş. Bu, bir bakıma, ‘big history’deki uygulanan zaman çerçevesinin doğrudan sonucu. David Christian’ın kitabında insan türlerinin tarihini birkaç sayfaya indirmesinden de bu zaman çerçevesi tartışmasının ne kadar büyük olduğu anlaşılıyor. İlgililer Christian’ın “Contingency, Pattern, and the S-curve in Human History” makalesine de bakabilirler.

Orhan Pamuk’la ilgili tartışmalar keşke siyasal söylemlerin dışına çıkarak Kemal Özmen’in ‘Pamuk’un Nobel Ödülü Ya Da Bir Alımlama Krizi’ (Sözcükler’in Kasım-Aralık 2007 tarihli sayısında yayımlandı) yazısında dikkat çektiği ‘neo-oryantalizm’ ve ‘alımla estetiği’ düzlemine çekilebilse. Kemal Özmen’in Modern Türk Şiirinde Fransız Etkileri kitabını tavsiye ederim. Özmen bilhassa Tanpınar’daki Valéry etkisi üzerinden başlattığı ‘alımla estetiği’ tartışmaları ve tenkitleriyle dikkatimi çekmişti.

Spekülatif felsefe, bilhassa ‘speculative realism’ ile ilgilenenler, ‘blobjectivism’, yani her şeyi kapsayan tek bir nesne alanının mevcut olduğu ve bu nesne alanının kendisinin de bir nesne olduğu tezini mutlaka okumalılar. Bu tezi destekleyenlerden Matjaž Potrč ve Terence E. Horgan’ın çalışmalarını öneririm. Konuyla ilgili olarak Austere Realism: Contextual Semantics Meets Minimal Ontology kitabına başvurulabilirsiniz. İkilinin “Blobjectivism and Indirect Correspondence” makalesi ise kitabın özeti niteliğindedir. Bu vesiyle teze ve tezin adına ilham veren ’58 ve ’88 yapımı The Blob’ı da önermiş olayım.

Manuel De Landa’nın Kantçı “deneyimin dilselliği” tezini reddedişini ve insan deneyiminin kavramsal olarak yapılandırıldığının varsayılmasının insan türünün tarihselliğinin yok edilmesi olarak görmesini ilham verici buldum.

Global history okumalarına Sebastian Conrad ile başlamanın doğru olacağını düşünüyorum. Bilhassa bu çalışmasının kavramların genişletilmesi sorunu çerçevesinde okunduğunda çok faydalı olacağını düşünüyorum. Conrad post-kolonyal çalışmaların, humanities’de yaşanan ‘cultural turn’ sürecinde ortaya çıktığı için, bu alandaki çalışmaların çoğu söylem ve temsil konularına odaklanırken kavramların genişletilmesine (daha ciddi bir ithamla içlerinin boşaltılmasına) sebep olduğunu öne sürüyor. Örneğin, çarpıcı bir beyanatta, sömürgeciliğin her şeyden önce bir bilinç meselesi olduğunu söylenerek (bkz. Ashis Nandy’nin The Intimate Enemy: Ross and Recovery of Self Under Colonialism) elle duman yakalamaya benzer bir pratik yaratılıyor. Bu pratikte, bilinç, hafıza, zihin gibi konular üstüne konuşmak için herhangi bir temel bilim eğitimine ihtiyacınız yok (en azından zaruri değil). Bu üç kavram, birbiriyle aynı ve farklı anlamlarda akışkan bir şekilde kullanılıyor. Dolayısıyla post-kolonyal araştırmacılar, siyasi, ekonomik, hatta biyolojik, jeolojik vb. yapıları gözardı etme eğilimlerine yeterli öz-eleştiriler getirmeksizin tarihte yaşanmış her mezalimi birbirine eşmiş gibi indirgeyebiliyor. Burada araya gireyim. Mezalimler elbetteki denklik sağlayacak şekilde birbirinin etkisini ortadan kaldırmazlar; şayet bu nahoş konunun akademik incelemesinde denge kurulmak istenirse, bu, suçları bağışlamak amacıyla değildir. Kısmen, yanlış paralellikleri önlemek içindir. Conrad’a göre modernite eleştirilerine, genellikle, alternatif deneyimler ve yerel dünya görüşlerine iade-i itibarda bulunma çabaları eşlik ediyor. Post-kolonyal çalışmalarda uzmanlaşmış tarihçilerin büyük bir kısmı modern döneme yoğunlaşmış olsalar da, analizleri zaman zaman modern-öncesi ve koloni-öncesi dönemin idealize edilmiş imajı tarafından yönlendiriliyor. İkinci bir eleştiri, post-kolonyal paradigmanın, genel ve dolayısıyla her zaman işe yaramayan, geçerli olmayan ve yanlış sonuçlara götürebilen bir sömürgecilik kavramına dayanıyor olmasıdır (bu sorunu soykırım, mala çökme, istismar gibi kavramlarda da sık sık görebilirsiniz). Dünyanın 1492’den (herhangi bir başka tarihte verebilirsiniz) beri sömürgeci bir çerçevede kurulduğu varsayımı ya da ön kabulu, çok çeşitli sömürgeci yönetimler arasındaki önemli farklılıkları silikleştirme, önemsizleştirme ve yok etme eğilimindedir. Örneğin erken modern dönemin doğal maddelerini işlemeye dayalı imparatorlukları ve günümüzün informel imparatorluklarını kuran karmaşık yapılar, aralarındaki farklar silikleştirilerek ele alınabilir. Homojenize bir sömürgecilik kavramı kullanmak, farklı yönetim çeşitlerinin, toplumsal farklıların ve muhtelif kültürel dinamiklerin zamansal ve mekansal özgüllüğünü yok sayma ve hepsini eşitleme riskini taşır. Dahası, modern sömürgeciliğe yapılan vurgu, sıra Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından sömürgeleştirilmemiş bölgelerinin tarihini açıklamaya geldiğinde yaklaşımın etkinliğini sınırlar. Son olarak, sömüren/sömürülen ayrımını temel açıklayıcı çerçeve olarak ayrıcalıklı tutmak, tüm kavrayışlarında sınırlayıcı olmaktan kurtulamayan ikili bir mantık (dichotomy) dayatır. Başka bir değişle, tarihçinin, global dünyanın karmaşık yapısını hesaba katma kapasitesi düşer.

Yalnız trendler ve eğilimlerden ötürü global history tartışılmaz bir zorunluluk haline getirilmemeli. Eleştirinin durduğu bir noktada, ürünlerin, insanların, fikirlerin ve kurumların hareketliliğini yakalayan bir yaklaşım yerel aktörleri ve fenomenleri önemsiz hale getirebilir. Dahası Sebastian Conrad’ın dikkat çektiği üzere, “global” kavramı tarihçilerin, geçmişin özel bir mantığı yokmuş gibi bağlantısallıkları putlaştırmasına ve çerçeveleri bir araya getirme arayışında tarihi gerçekliği dümdüz etmelerine de neden olabilir. Örneğin 1840’lı yıllarda Osmanlı’dan Amerika’ya göç eden Lübnanlı’nın hikayesi 1848 yılının politik tarihi, kırsal Lübnan’ın ekonomik koşulları, coğrafi tartışmaları, New York’taki Arap diaspora toplulukları, toplumsal cinsiyet ilişkisi gibi birçok konuyu daha içerir. Global history’i başka yaklaşımlardan tamamen azade bir şekilde görmemek, kullanmamak için eleştirilerin ve yeni yaklaşımların önünü tıkamamak gerekiyor. Aksi takdirde, geçmişin son ve tek boyutlu bir resmiyle karşılaşabiliriz. Sebastian Conrad, sıkıntılar ve kısıtlamalar konusunda, ilgililere David Washbrook’un “Problems in Global History” yazısını öneriyor (bkz. Writing the History of the Global: Challenges for the Twenty-First Century).

Global history üzerinden bilhassa Alman tarihçilerin son zamanlarda gerçekten çok ilginç ve okuması oldukça zevkli anlatılar kurmayı başarabildiklerini farkettim. Jürgen Osterhammel’in The Transformation of the World‘ü de bunlardan biri. Sebastian Conrad’ın What Is Global History? kitabıyla birlikte okunabilir. Takip ettiğim kadarıyla, global intellectual history ve global history of science gibi alt dallarına ilişkin bir literatür de doğmaya başlamış. Ayrıca Guardian’da, kitap, Jürgen Osterhammel ve kitabın Angela Merkel’in politikalarına etkisi üzerine güzel bir köşe yazısı da var.

İktisat Tarihinin Dönüşü, bilhassa iktisat ve iktisadi düşünce tarihi özelinde çalışmalar yürütmekte olan araştırmacılara alandaki problemleri, eksiklikleri ve yeni yaklaşımları aktarıyor. Her ne kadar Yeni Kuramsalcılığın kitapta yer almadığı önsözde belirtilmiş olsa da, kitapta bu yaklaşımdan isimlerin yazılarına da yer verilseydi, daha dengeli ve zengin bir tartışma ortamı oluşurdu diye düşünüyorum. Kitabın içeriğine gelecek olursak, İktisat Tarihinin Dönüşü, Osmanlı iktisat tarihi alanındaki mevcut sıkıntıları başarılı bir şekilde yansıtıyor (yazarlar kendi özeleştirilerini de yapıyorlar) ve alanın alması gerektiği şekle dair önemli ipuçları veriyor. Örnek vermek gerekirse, Osmanlı iktisat tarihinde henüz “global turn”ün etkisi pek hissedilmemekte. Yani, “connectedness, connections, histoire croisée, entanglements, comparisons kavramlarıyla ifade edilen iç-dış faktörler ikilemini aşma çabasındaki bağlantılı-dolaşık-karşılaştırmalı tarih yaklaşımının, Osmanlı-Türkiye iktisat tarihi çalışmalarında şimdilik pek karşılık bulamadığı” eleştirisi çok yerinde. Osmanlı tarihçilerinin sınırlarını yeterince zorlamadıkları söylenebilir. Eyüp Özveren’in “iktisat tarihçisi, ne okursa, odur” sözünü bu çerçevede ele almalı, alandaki tartışmaların ve yaklaşımların nasıl daha dengeli ve zengin bir hal alabileceği üzerine kafa yormalıyız. “Köy küçük” olabilir, yeter ki kuraklaşmasın.

Lee Braver (Uzmanlık alanı kıta felsefesi, bilhassa Martin Heidegger ve Michel Foucault’dur) bu kitabında, kıta felsefesi tarihinin bariz bir gerçekçilik karşıtlığı tarihi olduğunu (olumsuz bir anlam yüklemeden) sözünü sakınmadan, kışkırtıcı bir şekilde dile getiriyor.

Keşke daha fazla vaktim olsaydı ve tüm makaleleri okuyabilseydim. İlk fırsatta geri döneceğim. Sağ kanat yıldızlar geçidi gibi olmuş. Michael Huemer, Peter T. Leeson, Jason Brennan, Peter J. Boettke ve Rosolino A. Candela’nın çalışmalarını okudum, çok beğendim.

Andrew B. Liu, Çin’in en başından beri kendini yerel ve nev’i şahsına münhasır yollarla ifade etmesinden dolayı global kapitalizmdeki rolünün tespit edilemediğine, sermaye birikimindeki rolünün batıdan farklı olmadığına dikkat çekiyor. Kitap Yale University Press’den çıktı.

Yazının daha uzun olmaması için tavsiye ettiğim diğer kitapları iki slayt’a ayırarak yükledim.

İyi okumalar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s