Don’t Look Up (2021): Yapışıp Kalamayan Hipernesneler

Timothy Morton, The Ecological Thought ve Hyperobjects: Philosophy and Ecology after the End of the World‘de, insanlara kıyasla zaman ve uzamda yayılmış olan şeylere atıfla “hipernesne” terimini kullanır. Hipernesneler (örneğin kara delikler, tsunamiler, kasırgalar, göktaşları, petrol sondaj kuyuları, iklim krizi vb.) insanlar tarafından doğrudan üretilmiş olsun ya da olmasın, başka varlıklarla ilişkili olarak ‘hiper’dirler. Kendileriyle iletişime giren, ilişki kuran varlıklara yapışırlar. Yerel tezahüre (tezahür burada bir anlam alanında varlık göstermek anlamında kullanılmaktadır) sahip değillerdir. Alışık olunan insan-merkezli ve ölçekli zamansallıklardan farklı zamansallıklar barındırırlar. Bazı hipernesneler, zamanın esnemesinden ötürü insanlara görünmez kalmalarını sağlayan çok boyutlu bir evre uzayını işgal ederler (Riccardo Martinell, felsefede “ontolojik gerçeklik” dediğimiz bu görüşün, uzay-zamanda olmakta olan her ne varsa bunların bir aradalığı anlamındaki gerçekliğin insan zihninden bağımsız olarak “orada” ve “kendi içinde” var olduğunu ileri sürdüğünü söyler). Morton’a göre şu anda insanların görüş alanına giren ve yerkürenin aralarında yer aldığı hipernesnelerin saldırısının beraberinde getirdiği şey, dünyanın sonudur ve bunun jeolojik döngüleri yalnızca insani olgu ve değerlere göre düşünmeyen bir jeofelsefeyi zorunlu kılar. Alphonso Lingis’in cansız nesnelerin bile kendilerine özel ve uygun bir şekilde davranılmasını talep ettiğini düşüncesi çerçevesinde bu yaklaşım daha da anlam kazanır. Örneğin Morton’ın yaklaşımında, arabamızın kontak anahtarını çevirdiğimiz andan itibaren küresel ısınmayla ilişkili hale geçeriz. Halbuki Adam McKay’in filmi klasik bilgi-iktidar dispositifi ve güçlü korelasyonizm (correlationism) üzerine kurduğu anlatıyla hükümetlerin mevcut politikalarından ve eğlence sektörünün insanları zombiye çeviren doğalarından vazgeçmeyeceğini söylemekten öteye geçmiyor. Var olmanın ne anlama geldiği, hipernesnelerin bize neyi dayattığına dair bir tartışmaya vesile olmaktansa siyasi bir ajandayı takip ediyor. Başka bir değişle, korelasyonizmin reddine ilişkin hiçbir şey sunmayarak izleyicisini Immanuel Kant’dan beri içinden çıkılamaz bir düşünce tarzının yani insan-dünya ilişkisinin ötesinde bir ilişki tarzının sözde bir problem olduğu yaklaşımına hapsediyor. Morton’ın düşünce tarzının da desteklediği bizden bağımsız rastlantısal varlıkların olabileceği ve  bu rastlantısal varlıkların öznel bir niteliği olması için herhangi bir neden bulunmadığı fikrini, belki de sinemada uzun bir süre indirilmemek üzere, rafa kaldırıyor. Filme getirilmesi gereken eleştiriyi tam da bu noktada sabitlemek istiyorum. Her ne kadar insan deneyiminin koşullarında kısıtlı kaldığımız için asla doğrudan deneyimleyemediğimiz, deneyimi aşan, şeylerin kendinde oldukları hâli, numenal alanı gözardı etmemiz şaşırtıcı olmasa da sinemanın sunduğu yeni olanakları kullanmayan ve toplum eleştirisinden öteye gidemeyen tembel yapımları övmenin modasının geçtiğini (veya geçmesi gerektiğini) düşünüyorum.

Dahası nesneyi yalnızca bizimle olan etkisine indirgeyip bunun üzerinden ‘dünya yansa umurunuzda’ değil yaklaşımını sürdürmek, içinde bulunduğumuz gerçekliği de ıskalıyor. Takvimleri biraz geriye alacak olursak koronavirüse karşı yaklaşımımız (hatta iklim krizine), filmdeki felakete olan yaklaşımdan oldukça farklıydı. Medya haberi yumuşatmak bir yana olduğundan daha ciddi, daha korkunç bir senaryo ile önümüze koydu. Sosyal politikalardaki karar mekanizması sağlıkçıların eline bırakıldı. Hep bir ağızdan okulların, tiyatroların, kafelerin ve ibadethanelerin kapatılması istenildi. Cenazeler törensiz defnedildi. Sosyal ilişkiler sınırlandırıldı ve bilinen hayat bir bakıma askıya alındı. Temasta bulunan insanlara testler yapıldı, vakaların takibi sağlandı, sağlık sistemi karantina politikaları ve sokağa çıkma kısıtlamalarıyla ayakta tutuldu. Şehirler arası seyahat bile valilik iznine bağlandı. Tüm illerde valilerin başkanlığında pandemi kurulu oluşturularak alınan tedbirlerin takibinin yapılacağı, gerektiğinde o şehre mahsus ilave tedbirlerin bu kurullardan kararlaştırılacağı açıklandı. Salgının tabiatına kendisini kaptırmadan yaşamına devam etmek isteyen insanların çekinceleri ve düşünceleri dinlenmedi, sosyal politikalara dair aykırı sesler susturuldu. Aşılama başlayana kadar toplumların büyük çoğunluğu sıkı kontrole maruz kaldı. Olağanüstü hal hayatın her köşesini işgal etti. Eğer bu yaşanılanların eksik, kısa bir özeti ise dünyaya yaklaşan bir göktaşı nelere sebep olurdu? İnsanların çok kolay korkutulabildiğini unutuyoruz. Korkuyu pazarlamak, insanların düşüncelerine ve eylemlerine yön vermek zannedildiği kadar zor değil. İnkar ya da daha doğrusu, çeşitli otoriteleri ciddiye almamak ancak ve ancak satılmaya çalışan senaryonun gerçeği yansıtmadığının (insanlar gündelik koşullar altında bunları rahatlıkla ayırt edebilecek durumdadır) anlaşıldığı durumlarda ortaya çıkıyor. Bu da Don’t Look Up‘ın temelini derinden sarsıyor. Bunun yanı sıra, Don’t Look Up, gerçek dünyanın bir reality show’a, eleştirinin dedikoduya, umudun endişeye, kesinliğin belirsizliğe ve inkarın genel bir tavra dönüşmesinde asıl suçluyu tek bir perspektifle aradığı için kendi kısır bir döngüye sokmaktan da kurtaramıyor. Bu kısır döngü ise Markus Gabriel’in çağdaş felsefenin eğilimlerine getirdiği eleştiriyi daha da anlamlı kılıyor: “Dünya ne sadece seyircisiz bir dünyadır ne de sadece seyircilerin dünyasıdır. […] Eski gerçekçilik, yani metafizik, sadece seyircisiz bir dünyayla ilgileniyorken, konstrüktivizm ise dünyayı ve olan her şeyi bizim imgelemlerimizle temellendiriyordu.”

Timothy Morton, küresel ısınmayla gökten beklenen eskatolojik yol haritası geldiyse bile bunu hâlâ reddettiğimizi söylüyordu. Bu düşünceyi merkeze alarak izleyicisine alternatif bir Armageddon (1998) parodisi sunan film, hipernesnelerin Star Wars evrenindeki ‘force’ gibi, belki ondan da etkili, hayatımıza nüfus ettiğini söyleyemiyor, nesnelerin özerkliğini veren yaklaşımı ıskalıyor, izleyicisini yine korelasyonizme hapsediyor. Başka bir deyişle Don’t Look Up, Quentin Meillassoux’nun felsefeye getirdiği eleştiriyi, modern bilimlerin ışığında metafizik geçmişiyle hesaplaşmanın, dogmatik, (tanrı modeliyle düşünülen) mutlak anlayışlarına savaş açtıktan sonra bu savaşı sürdürmek için insanı ve onun dünyayı algılama biçimlerini bilginin temeline koyarak bütün bilgileri ‘insana göre’ hale getirişini, sinemaya taşıyor. Halbuki Morton, hipernesnelerin önemini ve işlevini daha anlaşılır kılmak için William Wordsworth’ten şöyle bir alıntı yapıyordu: “Bir dağdan kürek çekerek uzaklaşırken, hacimli bir nesnenin kendisinden uzaklaşıldıkça meydana gelen tuhaf paralaks etki nedeniyle dağ onu takip ediyormuş gibi görünür. Sanki dağ ona yapışıp kalır, gitmesine izin vermez.” Ne yazık ki, Don’t Look Up’tan (Her ne kadar Timothy Morton ortaya çıkan çalışmadan memnun kaldığını söylese de) geriye bize yapışıp kalan hiçbir hipernesne kalmıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s