Çelebi ve Şiir

Eğer Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur‘da dediği gibi “Bir şairin en büyük keşfi, kendi iç alemine götürecek muharririni bulmak”sa, bu anlamda, benim alfabem Asaf Halet Çelebi’dir. O’nun şiiri, benim için, yaşamın tuhaf ve tatlı bir açıklamasıdır. Mesela Çırağan’ın altın günlerinden geriye kalan harap bir saray karşısında söylenebilecek sözlerin en güzelini söylemiştir: “Her boş odaya girişimde bir kahkaha / ve çıkışımda bir kahkaha.” Soyut şiir anlayışıyla kalemimi derinden etkileyen Çelebi, yalnız kalemiyle değil mizacıyla da her genç şair ve yazarda hayranlık uyandırır. Şiirlerinde en çok hangi mevzuyu işlediği sorusuna, “Gündüz, şiirlerimde, yamaçlarda otlayan kuzulardan bahsedip, akşam soframda henüz kesilmiş bir koyun parçası yiyemem” (Tan, 16 Ekim 1955) diyerek bu hayranlık uyandıran mizacını da yine en iyi o anlatmıştır. “Şiir nedir?” diye sorulduğunda verdiği cevap da bir o kadar güzeldir: “Şiir salhaneye bağlı bir kurumdur. İçinde sadece kalp parçaları satılır. Bu kalp parçalarını satana şair derler. Elinde vezin denilen hassas bir terazi bulunur. İairler, yüzyıllar boyunca hep kalp satmışlardır.” Şairliğinin (ve akademik çalışmalarının, çevirilerinin) yanı sıra kendine has, benim çok sevdiğim bir mizah anlayışı vardır. Bu mizah anlayışını görmek isteyenler bilhassa verdikleri röportajlara bakabilirler. Örneğin, Yedigün muhabirlerinden Hikmet Feridun’a boynundaki kravatı göstererek “İngiltere’den geldi, özbeöz Anglosaksondur” der. Yakın dostu Abidin Dino hakkında şöyle yazar: “Abidin’in en mühim günahlarından birisi koyun eti yemesindedir. bununla beraber hiç olmazsa insan eti yememesi bu günahı hafifletmektedir” (Servet-i Fünun, Sayı 2293, 1 Ağustos 1940). Bu mizah anlayışı ve mizaha konu olabilecek kişiliği (mizaha konu olan kişiliğiyle ilgili, daha önce blogumda da yayınladığım, Recai Eriş’in yazısını okuyabilirsiniz) yüzünden kendisi gibi Beylerbeyili olan Refik Halid Karay onunla az mı alay etmiştir. Gerçi bu yalnız Karay’a has bir durum değildir. Asaf Halet Çelebi, ilginç ve kendisine has kişiliğinden ötürü bir dönem basının ve mizah dergilerinin bol bol malzemesi olmuş, onlar sayesinde ünlenmiştir. Öyle ki, Mizah‘da (21.3.1947) yer alan şöyle bir fıkra vardır:

Yahya Kemal yanındaki arkadaşlarına:
“Haberiniz var mı?” demiş. “Asaf Halet Çelebi’nin son kitabı bomba gibi patladı.”
“Yok canım nasıl”diye sormuşlar. “Bizim otelde oturan birisi karısı ile kavga ediyordu. Kadın onun bütün kitaplarını pencereden aşağıya attı. Bir aralık Asaf Halet Çelebi’nin son kitabı da benim cama çarptı. Vallahi bomba zannettim.”
Yıl 1952, İstanbul. Refik Halid Karay (ortada), Haldun Taner’le konuşuyor. Fotoğrafın sağında Asaf Halet Çelebi var (Prof. Taeschner’in koleksiyonundan).

Haldun Taner onu şöyle anlatır: “Çelebi odadan çıkınca onun sigara dumanı ile beraber odaya sinen o saygı, tevazu, aşırı olgunluk dolu eski İstanbul havası bir müddet daha odada kalırdı.” Hakkında yazılanların hepsi bir tarafa, onu bu kadar değerli kılan “Kimin için yazıyorsunuz” sorusuna verdiği “Benim gibi düşünecek ve hissedecek olanlar için yazıyorum” cevabında gizlidir (Röportajı ve Haldun Taner’in yazısını okumak isteyenler Yeditepe’nin 166. sayısına -15 Kasım 1958- bakabilirler).

Bulunduğum her mecrada, Asaf Halet Çelebi’nin gerek şiiri, gerek kişiliği hakkında bolca konuştum. Yazılarına ve hakkında yazılanlara blogda yer verdim. Asaf Halet Çelebi’nin ve etrafında şekillendirdiği dünyanın bir kez daha bloga misafir edilmesinin sebebi ise keşfettiğim yeni fotoğraflarıdır. Uzun zamandır Çelebi’nin ailesiyleyken çekilmiş bir fotoğrafını arıyor ve bu yüzden, hakkında yazılmış kitapları, mecmuaları ve makaleleri topluyordum. Düne kadar da istediğim bir fotoğrafa ulaşamamıştım. Hatta bu arzum neredeyse sönmüştü. Vazgeçmiştim. Nihayet eşi ve erken yaşta vefat eden oğluyla çekildiği iki fotoğraf bulabildim. Bu da bana Çelebi’nin Buddha adlı eserini yazma hikayesini hatırlattı. Buddha hakkında yazdığı kitabın önsözünde şöyle diyordu: “…galiba gönlümden arzu silinince de irfan yolları açıldı ve bizzat mesud (yani buddha) tecellî etmek istedi ve benim kalemimi kullanmaya karar verdi.” Çelebi, arzu silinene kadar neşir vasıtalarını düşünmeden, altı sene içinde bu mevzu etrafında okuduğu kitaplardan mütemadiyen fişler çıkarmakta imiş. o zaman Buddha’nın büyük hakikatlerinin sırrı zuhur etmiş ve hayali, “sukût-ı hayal” takip etmiş. Başımdan geçenleri böyle bir tecrübeyle bir tutmak doğru olmasa da arzunun sönmeye yakın olduğu bir vakit fotoğraflar ile karşılaşmam, işte böyle bir anıyı hatırlattı. Hafta’nın 245. sayısında (4 Haziran 1954) “Çelebi ve Şiir” adlı röportajın yer aldığı sayfada yayımlanan fotoğrafları gördüğünüze göre artık röportajı da sizlerle paylaşabilirim. Gönül isterdi ki bu paylaşım Çelebi’nin ölüm yıldönümü olan 15 Ekim’e (1958) denk gelseydi… Zararı yok, geç olsun güç olmasın.

ÇELEBİ VE ŞİİR

O zamanlar memlekette böyle parti mücadeleleri yoktu. Gazete ve mecmualar ilan tahtaları gibi basma kalıp beylik havadisler verip dururlardı. Bu sebeple beş ayaklı kedi yavrusu veya yaya dünya seyahatine çıkan adam mühim havadis olur günlerce gazetelerin birinci sayfalarını işgal ederlerdi.

O günlerden birinde tonton, sevimli bir Türk genci çıktı. Bir şiir yazdı. Bu Türkçe şiire hangi dilden olduğunu kendinden başka kimsenin kavrıyamadığı bir başlık koydu: “Om Mani Padmehum” ve bu genç şair birdenbire Kanadalı beşizler gibi meşhur oluverdi.

Onun şiirlerini kaç kişi anladı, bilmiyorum. Fakat “Om Mani Padmehum” yıllarca dudaklarda dolaştı durdu. Kimisi bu garip kelimelere güldü. Kimisi züppelik, dedi. Kimisi de o kelimelerde gizli bir sihir, derin bir mana aradı.

Om Mani Padmehum’un şairi Asaf Halet Çelebi’nin yolu bizim matbaanın önünden geçer. Günlerden bir gün yanında eşi ve oğlu Ömer olduğu halde tam kapının önünde karşılaştık. bir çayımızı içmelerini rica ettim. Kırmadılar. Beraber yukarı çıktık. Yarım saatlik bir sohbetten aşağıdaki röportaj meydana geldi.

Asaf Halet Çelebi, 45 yaşlarında ismi gibi çelebi, tarihe karışan eski İstanbul Efendilerinden. Cihangirde doğmuş. Galatasarayda okumuş. Fransızca, Arapça ve Farsçayı çok iyi biliyor. Daha dört beş dilden de kendi tabiisiyle “bir şeyler” biliyor. Memlekete birçok ciddi eserler vermiş.

-“Bizde niçin şair az yetişiyor?” diye soruyorum.

-“Sade bizde değil, Garpta da bu böyledir. Hakiki şair azdır. Şair geçinen çoktur. Fransız edebiyatında bile bir asırda Victor Hugo’dan sonra Baudler, Rembo, Lautreamont gibi parmakla gösterilecek kadar az şair yetişti. Bizde de Yahya Kemal ve Haşimden sonra kaç kişi sayabiliriz? Orhan Veli, Bedri Rahmi, Necip Fazıl.. belki bir veya iki kişi daha… Hepsi bu kadar.. Bence şair Ekol yapmaz. Kendi kendine kalır. Onun arkasından gidenler taklitçidir. Voltair ‘Taklit olan şeyler, gayet güzel yemekler halinde iken bir reaksiyonla çıkmış -affedersiniz- kusmağa benzer’ der. Şiir 10 numara alır. 7, 8, 9 almaz. Binaenaleyh şiir hareketi olamaz. Bu sebeple Süleyman Nazif, Yedi Meşaleciler, Gavsi Ozansoy hareketi hep sun’i idi. Bunlar bir şiir kalkınması değil, lisan sahasında ‘Biz de varız!’ gibilerde bir kıpırdanış gösterişidir. Hakiki şair mütevazı ve mağrurdur. Kendini gösterme niyetinde değildir. Bu hareketleri ondan ziyade etrafındaki çığırtkanları yaparlar.”

-“Genç şairleri nasıl buluyorsunuz?” gibi bir sual soracak oldum.

-“Maalesef cenerasyonu (Türkçesi nesildir) yaşla ölçüyorsunuz. Bu hatadır. En genç şair diye, hakikaten yaşça en genç olanı kabul ediyorsunuz.”

-“Gelin,” dedim. “şiirin bir tarifini yapalım.”

“Şuur altımızda sübkonsiyon bir malzemesi olan fakat şuurun müdahalesiyle satha çıkan, şairin şahsiyetini yapan şey, şiirdir. Mesela üç kişi bir hadise karşısında aynı şeyi duyar. Fakat üçü de şahsiyetlerini bu duyguya katarak ayrı ayrı şiirler verirler. Ayrıca bu şiirlerin meydana gelmesi için bir de sanatkar şuuru lazımdır. Yani ortada boya fırça ve bir de fayans olsa, nasıl ki herkes bu fayansı boyayıp, pişirip bir çini meydana çıkaramazsa, kendisinde sanatkar şuuru olmıyan da şiir yazamaz. Sonra şiir sadece hissetmek işi değildir. Şiir bir şahsiyet ve kültür işidir. Şair cemiyet, dil, anane ve kültür bilgisiyle kültürlü bir insan olmalı. Şiir sade resim, sade müzik veya söz oyunu değildir. Şiirde bunların hepsinden bir parça vardır. Fakat şiirde yine esas şiiriyettir.”

-“Oğlunuz Ömerin şair olmasını ister misiniz?”

-“Şairlik diye bir meslek olmadığına göre, başka işi olsun, arada isterse şiir de yazsın. Ama her şiir yazan da şair olur mu, o da başka…”

-“Eşiniz şiirden hoşlanır mı?”

-“Hoşlanır ve anlar da… ‘Mariyya’ diye bir şiir yazdım. Şiiri ve hatta… Mariyya adlı hanımı da gördü ve tabii karşıladı. Eğer karım şiirden hoşlanmasa rahatsız olurdum. Ama alışveriş ettiğim bakkal, kasap bu derece hoşlansa rahatsız olurum. Şairliğimden, kendimden şüphe ederim. Çünkü benim şiirimi ya tam münevverler veya ortadan aşağı seviyedekiler anlıyorlar. Yarı münevverler de istihza ile karşılıyorlar.”

-“Sizce Türkiyede şiirle geçinilir mi?”

-“Kim geçinmiş ki ben geçinebileyim. Bugüne kadar bankacılıktan, dok ameleliğine kadar muhtelif işlere girdim çıktım. Fakat şiiri bir an geçim vasıtası yapmadım, yapamadım. Onu şiir yazmak için yazıyorum.”

-“Şimdi şairler biraz fazla realist olmuyorlar mı?” diye sordum keşke sormasaydım.

-“Biraz değil. Çok fazla” dedi. “Şiirde esas şiiriyettir, demiştim. Gayet lüks evlerde oturup, refah içinde yaşıyarak halktan görünmek için ‘Kız Ayşe’, hatta -af buyurun- ‘Sidikli’ diye şiir yazanlar var. Bu ne şekil realizmdir anlıyamıyorum.”

Çayları bitti. Kalkacaklardı. Asaf Çelebi’den son birkaç şiirini rica ettim. Oturdu kendi el yazısıyla üç dört yeni şiirini yazdı. Bunları ilham eden Maria Barbas adında çekik gözlü, Çinli gibi esmer, simsiyah kesik saçlı, kalkık burunlu Portekizli bir hanım imiş. Karı koca bu hanımı bir sergide görmüşler. Beraberce birkaç gün gezmişler. Asaf Halet Çelebi bir gece karışından gizli bu ilham perisiyle mehtaba çıkmış. Çıkış o çıkış…

-“Maria yabancı, gelip geçen bir kadındı” diyor. “Binaenaleyh bu bir aşk değildi. Gidene elde edilmeyene olan hasretin ifadesi. Daha doğrusu hasretin aşkıdır.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s