Mevzu Kıtlığı, Eve Düşen Yıldırım ve Komşunun Saksıları

Bir mevzu bulmak için iki saattanberi kafa patlatıyorum. Temmuz sonunun fikri tembelleştiren bu öğle saatinde mevzular bile kıpırdamak istemiyor. O kadar sıcak var. Nihayet, mücerret şeylerle uğraşmaktansa bir kitaptan bahsetmeği düşündüm. Tesadüfen Nahit Sırrı’nın “Eve düşen yıldırım” atlı romanı elime geçti. Muharriri, bu romanı daha yazarken bana parça parça okumuştu. Vaka benim oturduğum semtte geçer. Hattâ romanın kahramanları uzaktan yakından tanıdığım kimselerdir. Sonra muharririni de sevmez değilim. O halde işte beynimi yormaktan kurtulacağım. Fakat; şayet bu eseri tenkit ederken haksızlık yaparsam… Öyleya. Çünkü çok fazla sıcak var. O kadar sıcak var ki, taş, toprak bile katran gibi eriyecek sanılır. Ağaçlar kav gibi tutuşacağa benzer. İnsan bu sıcakta her şeyin nasıl buhar olup uçmadığına şaşıyor. Hattâ şu gözalabildiğine uzayıp giden stepin bahar geldiği zaman yeniden yeşereceğine, mavi sünbülün, sarı lâlenin bu kül olmuş topraklardan fışkırıp havayı kokulariyle dolduracağına, bu anda insan akıl erdiremez.

Bu, bütün canlıların zehirli gaza çarpılmış gibi soluksuz ve hayatsız yere düşmesi lâzım geldiği bir saattir. Ve zekâ o kadar dar ve eblehtir ki, en basit hâdiseyi dahi gayri mümkünler mertebesinde tanımağa meyyaldir. Şu cami kubbesinin kurşun safhasına bir taş atsanız, taş kurşunun içine batıp kaybolacak ve yahut, havada bir kuş uçsa da yorulduğu zaman tesadüfen minarenin alemine konsa kanatları oraya yapışıp kalacak..

Şu vaziyette, kalemin ucunda, bir kelime yazmadan kuruyan mürekkep ve mütemadiyen hokkaya batıp çıkmaktan asabileşen kalemin bitaraf veya dostça bir tenkit yazmağa tahammülü olur mu? Zaten benim de sinirlerimin ana damarı bir engerek gibi kendi üzerine kıvrılmış, yani çöreklenmiş, küçük bir fısıltıya bile hiddetle başını kaldırıyor. Yanağıma, burnuma veya elime konan rahatsız edici sineklere zehirli dilini uzatıyor. Elimdeki kalem şu anda yazı yazmağa mahsus bir alet değil, sinekleri öldürmeğe yarar küçük çapta bir süngü olmalıymış. İşte biribirine asla alışamıyan iki mahlûk. İnsanın birçok tarifleri vardır: Dostoyevski “Ölüler Evinin Hatıraları”nda insanı, her şeye alışabilen mahlûk diye tarif eder. Halbuki bu tarifin de daha doğrusu şöyle olmak lazım: Sinekten başka herseye alışabilen mahlûk. Filhakiyka, bir sineğin bir insanın burnunun ucuna veya ağzının kenarına konarak, hortumunu küçük fasılalarla bir seviye oraya batırması o insanı çileden çıkarmağa kâfidir. Bu hakir ve iğrenç ucube iğne deliği kadar bir noktada yaptığı marifetle bütün bir tahammülü mahveder.

Bu mahlûkların hücumuna uğradığım şu masada zavallı Nahit Sırrı’nın kitabını tenkide kalksam eser mahvolurdu. Zira ne o Şayeste Hanımın gevezeliklerine, ne o delikanlının muhteris aşkına, ne de ihtiyar babanın tevekküle boğulmuş görgüsüzlüğüne tahammül ederdim.

Halbuki son seyahatimde, deniz rüzgârlarının estiği serin ve güzel bir memleketteydim. Gözlerimin hududu Akdeniz ufuklarıydı. Yüzümü zeytin ağaçları yelpazeliyordu. Her adımımı attığım yerde suları soğuk bir kaynak köpükleniyordu. Orada fikir zahmetsizce çalışıyordu ve muhayyele en harikulâde mahlûkunu yaratıyor, sonra parlak bi’ yükseklikte onu namütenahi uçuruyordu.

Bu karşılık dün gene bu saatte bir şairin eşsiz ve canlı bir bahar tasvirini okumak istedimdi. Daha bahar çiçeklerini açacağı sayıfaya gelmeden o yüksek hayalin yarattığı yeşillikler üzerinden bir sam esmiş gibi şairin baharı gözlerimde sarmağa ve ölmeğe başladı, kitabı kapadım. Ankara’nın en kötü mevsimi temmuzdur.

Yalnız, itiraf etmeliyim. Karşı ki genç komşum bu sıcağa galebe edecek kudreti haizdir. Pençeresindeki saksılar temmuz güneşine rağmen yemyeşil duruyor, ama nasıl ve niçin yemyeşil durabiliyor bilmem. O küçük odasında kendi iradesiyle hususî bir bahar yatabilmek sırrına ermiş olsa gerek, müstesna mahlûk. Çünkü biraz sonra sokağa çıkacağım, belki de en çetin maddelerin bile eriyip şekilsiz bir külçe haline gelmiş olduğunu göreceğim. Her tarafımdan ter ter, ter boşanıyor. Ya bir avuç su gibi buhar olacağım, yahut bir nebat gibi kuruyacağım.

İşte, azizim Nahit Sırrı Bey, bu anda sizi de kendim gibi biliyorum ve bundan dolayı “Eve Düşen Yıldırım”ı tenkitten vazgeçiyorum.

Ahmet Muhip

Bu yazı Hakimiyet-i Milliye’nin 26 Temmuz 1934 tarihli nüshasından alınmış ve yazarın imlasına dokunulmamıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s