Yahya Kemal, Nobel Armağanını Neden Alamadı? (Röportaj: Sara Korle)

Anıtkabir’de – Yahya Kemal, tanışmalarından on sene sonra, 10 Kasım 1953 günü, samimi dostu Fuad Bayramoğlu ile Anıtkabir’in merdivenleri önünde.

Sene 1943… Ankara Palas salonlarında bir masanın etrafında iki kişi oturmuş. Bunlardan iri cüsseli, şişmanca, kalender tavırlısı ağır ağır, güzel bir Türkçe ile şiirler okuyor. Ara sıra duraklıyor, hafızasını yokladıktan sonra devam ediyor. Hemen yandaki masada genç, kulak kesilmiş, iri cüsseli adamın ağzından çıkan her kelimeyi huşu içinde dinliyor. Bir taraftan da hafifçe beyitleri tekrar ediyor.

Bir sükut anında iri cüsseli adam hafızasını toplamaya çalışırken öbür masadaki genç, şiiri ancak o masadan işitilecek kadar yüksek bir sesle tamamlıyor. Bu hal birçok defa tekrarlanıyor. Sonunda olgun adam, genç adamı masasına davet ediyor ve böylece karşılıklı sevgi, hürmet ve anlayışa dayanan bir büyük dostluk kurulmuş oluyor.

Ağır ağır, fasih bir Türkçe ile şiir okuyan iri cüsseli adam Yahya Kemal Beyatlı, genç ise, bugün Tahran Büyükelçisi olan Fuad Bayramoğlu’dur.

Fuad Bayramoğlu’nun Yahya Kemal’in en yakınlarından ve en büyük takdirkarlarından biri olduğunu bildiğim için kendisinden büyük şairin hususiyetlerini dinlemek istedim.

Duvarda, Bayramoğlu ailesine muhtelif padişahlar tarafından verilmiş yaldızlı turalı fermanlar, zarif Beykoz işi opalinlerin vakarlı, tam bir Türk havası verdiği salondayız. Ankara’nın meşhur evliyası Hacı Bayram Veli torunları bugün Bayramoğlu soyadını almışlardır. Büyükelçi, Yahya Kemal’in imzalı bir resmine bakarak sözlerine devam ediyor: “Evet, tanışmamız böyle oldu. İlk mektebin dördüncü sınıfından beri şiire çok merakım vardır. Eskilerden Nedim, Fuzuli, Baki, Naili Kadim, Neşati ve Şeyh Galib’i severim. Halk edebiyatından Yunus, Karacaoğlan, Aşık Veysel tercih ettiklerimdir. Son devirlerin muhtelif kuşaklarından Ahmed Haşim, Cahid Sıtkı, Orhan Veli’yi saymak isterim. ‘Yeni nesil’ şairlerinin içinde de beğendiklerim vardır, fakat henüz hayatta oldukları için müsaade edin, bir tercih yapmayayım. Yahya Kemal’e gelince; severim, takdir ederim, adeta taparım. Hemen hemen bütün şiirlerini ezbere bilirim. 1943 yılında bir tesadüf neticesindeki tanışmamız hakikaten derin ve sarsılmaz bir dostluğa yol açtı. O kadar ki kendisi Karaçi’ye büyükelçi olarak gitmeden evvel altmış beş gün Ankara’da kaldığı zaman ancak beş gün başkaları ile bulundu. Altmış gün almış gece beraberdik. ‘Gönül’ şiiri nasıl tanıştığımızın hikayesidir. Bunun bir beytini bir gün Ankara’da Karpiç’te yemek yerken okumuş, sonra dokuz yılda şiiri tamamlamıştır. Yahya Kemal, şiirleri üzerinde yıllarca çalışırdı. Bir tek kelime için bir şiiri on iki yıl beklettiği vakidir. Lisanımıza ve edebiyatımıza Türkçe cümle, sentaks, getirmiştir. Türkçe cümlelerle beraber bazı kelimeler de getirmiştir. ‘Açık Deniz’deki ‘sonsuz’ kelimesi gibi. yahya Kemal’den evvel bu kelime kullanılmazdı. ‘Hayal etmek, ettirmek, ettiren’ gibi terimler de onun buluşudur. Böylece yabancı tesirlerden uzak, Yahya Kemal, konuşulan Türkçeyi şiire sokmuştur. Türkçeyi bilir ve çok sever, ‘Türkçe ağzımda annemin sütüdür’ derdi. Yahya Kemal’in bence üç cephesi vardır. Her şeyden evvel hümanistti. Bir doğu cephesi ve bir de ‘kendi gök kubbemiz’ dediği diye vasıflandırdığı cephesi vardı. Doğu cephesi, eski şiirleri, ‘Kendi Gök Kubbemiz’ ise yeni şiirleriydi. Eski tarz şiirlerinde eski ‘beyit’ ünitesi düşüncesiyle hiç alakası yoktur. kendisi manzumeyi esas tutmuştur. Şiire, Fransa’da bulunduğu sıralarda başlamıştır. Bu yüzden de Yahya Kemal şiirlerimize Latin mimarisini getirmiştir. 1912’de şiirleri memleketimizde hadiseler yaratmıştır Hayatımızın her safhasına girmeye, hepsinde yazmaya çalışmış ve daima milliyetimizi anlatmıştır. Ölümü düşünerek, büyük hesap günü Tanrıya: ‘Allahım, işte şiirlerim, işte dostlarım. Buna göre hakkımdaki hükmünü ver’ diyeceğini söylerdi.

“Yahya Kemal, mistik değildi. Dinimizi ve İslamlığı milliyetimizin unsuru olarak kıymetlendirir, terennüm ederdi. Musikimize karşı büyük anlayış ve takdiri vardı. Musikiyi o kadar çok severdi ki bir akşam Kalamış’ta Todori’nin meyhanesinde otururken büyük bestecilerimizden Kömürcü Hafız’ın bir bestesinin bir melodisini belki on defa üst üste çaldırmış, nihayet diğer müşterilerin bundan rahatsız olacağını düşünerek Todori’ye artık çalmamasını söylemiş. Biraz sonra Todori yanına gelmiş ve ‘Müsaade ederseniz aynı yeri bir başkası istiyor. Çalayım mı?’ diye sormuş. Bunun üzerine Yahya Kemal şu beyti yazıvermiş:

Sarınca ateşi aşk ufku kainatımız
Kömürcü Hafız'a vakfeyledik hayatımızı.

Yahya Kemal, bir çok defa aşık olmuş, büyük aşklarını hiçbir zaman unutamamıştır. Hatta bazen kara sevda derecesinde aşık olmaktan evlenmeye vakit bulamadığı söylerdi. Aşık olduğu kadınlar için yazdığı şiirler çoktur. ‘Ses’, ‘Eski Mektep’, ‘Erenköyünde Bahar’ gibi.”

Fuad Bayramoğlu’na sordum:

-Yahya Kemal’in eserleri kitap halinde toplanmadı. Siz kendisinin yakını idiniz. Bu hususta teşvik etmediniz mi?

-Yalnız ben değil, birçok dostları bu hususta onu zorladık, fakat kendisi daima ideal güzellik peşinde olduğu için bir türlü şiirlerini toparlayıp bastıramadı. Şayet neşretmeye karar verseydi, eserlerini iki kısma ayıracaktı. Eskileri ‘Eski Şiirin Rüzgarıyla’, yenileri ise ‘Kendi Gök Kubbemiz’ diye isimlendirerek basacaktı. Ancak, yetmiş kadar şiirin bitmediğini vesile yapar, bunlara ‘kafamdaki dikenler’ derdi. Bunları ölümünden evvel bitirebilmiş ve neşretmiştir. Bir vakitler Türkiye’de İsveç sefiri olarak bulunan Eric von Post, Yahya Kemal’e Nobel armağanını verdirebilmek için çok uğraştı, fakat galiba şiirlerinin tümü neşredilmemiş olduğu için bunu yapamadı. Yahya Kemal, İran Edebiyatını beğenirdi, Hafız’a hayrandı, fakat Nedim’e aşıktı ve İran Edebiyatı’nda öyle bir şairin bulunmadığı söylerdi. Kendisi, Ömer Hayyam’ın rubailerini tercüme etmiş, fakat bunlar basılmamıştır. Yahya Kemal’e göre Hayyam yalnız Türkçe’ye tercüme edilebilirdi. İran Edebiyatı hakkındaki konuşmalarımızda ekseriya ‘Gönül’ gazelinin şu son beytini tekrarlardık: “Kemal Hafız’a hayran Fuad Haymma’a / Suhande faris-i meydan olur gönül gönüle.”

Fuad Bayramoğlu, yalnız Yahya Kemal’i yakından tanımış bir kimse değil, şiirlerini hakikaten duyarak, anlayarak okuyan bir şair de. Yahya Kemal’in bütün eserlerini büyük bir titizlikle toplamış olan Fuad Bayramoğlu bir aralık bir şiir okumaya başladı. Bu, kendisine şairin ithaf ettiği bir rubai idi:

FUAD BAYRAMOĞLU'NA

İksiri içenler ezelî sâgar'den
Mestî-i selametle geçerler ser'den
Bir kerre Enelhak diyen erbab-ı dil'e
Hâllaak-ı avâlim görünür her yerden

Yahya Kemal BEYATLI

Bu röportaj, Hayat Dergisi’nin 19 Şubat 1961 tarihli sayısının 23. sayfasında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s