Yılın İlk Çeyreği

Yeni bir yazı dizisine başlıyorum. Bu yazı dizisinde, keşfettiğim kitapları, filmleri, dizileri, belki oyunları ve uygulamaları sizinle paylaşmak istiyorum. Her ay yazmak hem benim için yorucu olacağından hem de yeterince içerik birikmeyeceğinden bu yazı dizisini dörde bölmeye karar verdim.

Blogda nesne yönelimli ontoloji ve spekülatif realizm üzerine zaman zaman konuşmuş olsam da After Finitude (sonluluğun sonrası, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020) üzerine fazla konuşamadığımı düşünüyorum. Bu yüzden yeni yazı dizisine bu eserle başlamak istiyorum. Fransız düşünür Quentin Meillassoux bu kitapta, “korelasyonizm” (correlationism) diye adlandırdığı bir epistemolojik tutumu Immanuel Kant ve onun geleneğini izleyen kıta felsefesinin epistemolojik yaklaşımını eleştirmek için analiz eder. Meillassoux’a göre korelasyonizm insanın ancak düşünce ile varlık arasındaki korelasyona erişiminin olabileceği, ama bu iki kavramın herhangi birine birbirinden bağımsız erişemeyeceği kabulüdür. Düşünce ve varlık arasındaki korelasyon, böylece, hem düşünce hem de varlığın kendisini insanca bir soruşturmanın dışında bırakır. Korelasyonizm fikri, varlığın zorunlu olarak sözü edilen korelatif dolayıma bağlı kılınması, ondan ibaret sayıması ya da ona indirgenmesi anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle kant, “numenal” dünyayı “fenomenal” dünyadan ayırmakla kalmamış, insanın ilkine ilişkin bilgisinin olanaklı olmayacağını, dolayısıyla bilginin ancak ikincisiyle sınırlı kalacağını kabul etmiştir. Deneyimlenen dünyanın ve bu dünyadaki nesnelerin gerçekliğini kabul eder görünmekle birlikte, bu nesnenelere ilişkin bilginin nesnel gerçekliği konusundaki soruşturmanın zorunlu sonuçsuzluğunu göstererek bir anlamda nesnel gerçekliğin ve bu gerçekliğin nesnelerinin insani bir korelasyona hapsedilmesine yol açmıştır. Kant’ın kendinden-tanımlı Kopernik’in devrimini, Batlamyusçu bir karşıdevrim olarak tanımlar ve (insan) özne ile dünya arasındaki ilişkinin sınırlılığı bilmekle yetindiğini anlatır. Meillassoux’a göre felsefe, modern bilimlerin ışığında metafizik geçmişiyle hesaplaşmak istemiş, dogmatik, (tanrı modeliyle düşünülen) mutlak anlayışlarına savaş açmıştır; gelgelelim bu savaşı sürdürmek için insanı ve onun dünyayı algılama biçimlerini bilginin temeline koyarak bütün bilgileri ‘insana göre’ hale getirmiştir: “Şu halde, hâlâ içinde soluk alıp verdiğimiz kantçı felaket, metafiziğin her türlü biçimiyle birlikte mutlakın her türlü biçimini de terk etmeye dayanır.” Bu yüzden meillassoux, insanın dünya deneyiminin ona özgü bir zamansal yapıyla veya tarihsel, toplumsal, dilsel bir yapıyla sınırlı olmasını doğru bulmaz. İnsanın evrensel, ebedi doğruları mutlak olanı bilemeyeceği, doğa bilimlerinin bile insanın bu sonlu yapısına bağlı bilgiler sunduğu fikrinin tehlikeli bir sonluluk düşüncesini yarattığını düşünür. Düşüncenin sınırı bulunmadığı vurgularken, maddeye ve tamamen doğanın olumsallığına hakkını vermeyi amaçlayan bir (spekülatif) gerçeklik ortaya koyar. Tüm bu görüşler, onu yeni materyalistler arasında ayrıcalıklı ve ilginç bir pozisyona taşır. Yeni materyalizm, dilbilim paradigmasını reddeden/mesafeli, bunun yerine iktidarın sosyal ilişkileriyle haşır neşir olan bedenin somut ancak karmaşık materyalliğine vurgu yapan bir yöntem ve kavramsal bir çerçeve arayışının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Meillassoux, matematik felsefesiyle de ilgilendiğinden çalışmalarında sık sık deneysel bilimlerin insana “göreli” beyanlarda bulunmadığını, özellikle matematiğe dayalı olarak beyan ettiklerinin mutlak (insana göreli olmayan) bilgiler olduğunu öne sürer. Kendi deyimiyle “matematikleştirilebilen şeylerin mutlaklaştırılabilir olduğunu ortaya koymayı” amaçlar. Eğer siz de, uzun zamandır kıta felsefesiyle arasına mesafe koymuş biriyseniz bu tutumunuzdan bir kereliğine Meillassoux için vazgeçebilirsiniz.

Yılın ilk çeyreğinde beğendiğim diğer kitaplar ise şöyle;

  • Upton Sinclair – Petrol!
  • Edwin A. Abbott – Düzülke
  • Vladimir Sorokin – Tipi
  • Annie Ernaux – Seneler
  • Ahmet Şimşek – Hammurabi
  • Andrew Doyle – Free Speech and Why It Matters
  • Gad Saad – Toksik Zihin: Bulaşıcı Fikirler Sağduyuyu Nasıl Öldürüyor?
  • Jonathan Rauch – Kindly Inquisitors: The New Attacks on Free Thought
  • Russell Kirk – Muhafazakar Anlayış: Burke’ten Eliot’a
  • Robert A. Nisbet – Muhafazakarlık: Düş ve Gerçek
  • Cemal Yıldırım – Mantık: Doğru Düşünme Yöntemi
  • Helen Pluckrose, James A. Lindsay – Cynical Theories: How Activist Scholarship Made Everything about Race, Gender , and Identity–And Why This Harms Everybody
  • Steven Horwitz – Hayek’s Modern Family: Classical Liberalism and the Evolution of Social Institutions
  • Steven Horwitz – Austrian Economics: An Introduction
  • Edward P. Stringham – Private Governance: Creating Order in Economic and Social Life
  • Jon Cogburn – Garcian Meditations: The Dialectics of Persistence in Form and Object
  • Tithankar Roy, Giorgio Riello (ed.) – Global Economic History
  • Paul Boghossian – Fear of Knowledge: Against Relativism and Constructivism
  • Murray N. Rothbard – Yasal Kalpazan: Devlet Paramızı Ne Hale Getirdi?
  • Andre Wulf – Doğanın Keşfi: Alexander von Humbolt’un Yeni Dünyası
  • Ulaş Karakoç, Alp Yücel Kaya (ed.) – İktisat Tarihinin Dönüşü: Yeni Yaklaşımlar ve Tartışmalar (Burada bir parantez açmak istiyorum. İktisat Tarihinin Dönüşü, bilhassa iktisat ve iktisadi düşünce tarihi özelinde çalışmalar yürütmekte olan araştırmacılara alandaki problemleri, eksiklikleri ve yeni yaklaşımları aktarıyor. Yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin ziyadesiyle faydalanacağına eminim. İktisat tarihinin dönüşü hususunda, kitabın Osmanlı merkezli (kısmen kötümser) yaklaşımlarına katılsam da, küresel bağlamda da bu dönüşün cılız kaldığı ve alanın iktisat tarihçilerinden ziyade iktisatçılar tarafından domine edildiği kanaatindeyim. Her ne kadar Yeni Kuramsalcılığın kitapta yer almadığı önsözde belirtilmiş olsa da, kitapta bu yaklaşımdan isimlerin yazılarına da yer verilseydi, daha dengeli ve zengin bir tartışma ortamı oluşurdu diye düşünüyorum. Kitabın içeriğine gelecek olursak, İktisat Tarihinin Dönüşü, Osmanlı iktisat tarihi alanındaki mevcut sıkıntıları başarılı bir şekilde yansıtıyor (yazarlar kendi özeleştirilerini de yapıyorlar) ve alanın alması gerektiği şekle dair önemli ipuçları veriyor. Örnek vermek gerekirse, Osmanlı iktisat tarihinde henüz “global turn”ün etkisi pek hissedilmemekte. Yani, “connectedness, connections, histoire croisée, entanglements, comparisons kavramlarıyla ifade edilen iç-dış faktörler ikilemini aşma çabasındaki bağlantılı-dolaşık-karşılaştırmalı tarih yaklaşımının, Osmanlı-Türkiye iktisat tarihi çalışmalarında şimdilik pek karşılık bulamadığı” eleştirisi çok yerinde. Osmanlı tarihçilerinin sınırlarını yeterince zorlamadıkları da söylenebilir. Eyüp Özveren’in “iktisat tarihçisi, ne okursa, odur” sözünü bu çerçevede ele almalı, alandaki tartışmaların ve yaklaşımların nasıl daha dengeli ve zengin bir hal alabileceği üzerine kafa yormalıyız. “Köy küçük” olabilir, yeter ki kuraklaşmasın.)
  • Tessa Morris Suzuki – Japon İktisadi Düşünce Tarihi
  • G. A. Cohen – Kendinin-Sahibi Olmak, Özgürlük ve Eşitlik
  • Ekmeleddin İhsanoğlu – Studies on Ottoman Science and Culture

Yılın ilk çeyreğinde, eski tempomu kaybetmiş olsam da, izlediğim filmlerden öne çıkanları da sizinle paylaşmak istiyorum.

  • The Last Cruise. The Last Cruise‘tan daha iyi bir belgesel arayanlar ise Netflix’in My Octopus Teacher ve John Was Trying to Contact Aliens‘ına bakabilirler.
  • The Father
  • Miller’s Crossing
  • The Vast of Night (Son zamanlarda Amazon Prime’dan çok değerli fimler yayınlanıyor bkz. Blow the Man Down. The Vast of Night da bu yapımlardan biri.)
  • Harold and Maude
  • Saturday, Sunday and Monday
  • The Kingdom of Dreams and Madness
  • Drowning by Numbers
  • Klute

Yılın ilk çeyreğinde, yalnızca bir dizi izleyebildim: Calls. Konuşmanın gerginliğine göre şekil alan frekans tasarımları ve radyo tiyatrosuna duyulan nostaljiye arkasını yaslayan bir Apple TV+ dizisi olan Calls, bu senenin en çok konuşulan yapımları arasına girecek bir görkeme sahip değil. Fakat seyirciyi bazı sorularla baş başa bıraktığı için ufak bir kitlede yankı getireceğini düşünüyorum. Calls‘u izlerken telefondan veya telefon kayıtlarından duyduğumuz sesin, konuşanların sesinin eksiksiz bir parçası olmadığını hatırladım. Duyduğumuzda eksik kalan bir yan vardı. Bu yüzden konuşmaların ardındanki gürültü, arka planda sürekli duyduğumuz bozulmalar tekinsiz bir atmosfer yaratıyor, konuşanların bize ulaşan sesindeki yitim, bu yitime eşlik eden gürültüyle bu tekinsizliği pekiştiriyordu. Gürültü, dinleyeni ve yaşanılanları ve hissedilenleri başka bir alana taşıyordu. “Ses, hayatın sonluluğunu dekore eden fiziksel bir fenomen olarak mı tekinsizliği mümkün kılıyor?” sorusu tam da bu noktada aklıma düştü. Tanımsız, istenmeyen ve kirli seslerin eşlik ettiği konuşmaları yalnızca duymamızın, tekinsizliğin altın kurallarından birini hayata geçirdiğini düşünüyorum. Dizi boyunca konuşmalarını dinlediğimiz insanların mahremiyetinin yıkılması üzerine bir şeyler yazılacağından eminim. Her bölümün yaklaşık 15 dakikalık uzunlukta olmasının da seyirciye ideal bir deneyim hazırladığının altını çizmem gerekiyor. Calls her ne kadar vadettiği deneyimi başarıyla sunsa da son bölüme geldiğimde, konuşan, açılan, itiraf eden taraf olmadığı gibi; dinleyen, susan, yargılayan ve ceza veren taraf da yoktu. Herkes sırayla, hatta aslında aynı anda konuşuyor, dinleniyordu. deneyim tatsız ve tek düze bir hal almaya başlamıştı. Eğer yaklaşık iki saat sizi meşgul edecek bir dizi arıyorsanız, Calls‘u değerlendirebilirsiniz.

Little Misfortune ve Last Day of June adlı iki oyun oynadım ve ikisinin de hikaye anlatımını beğendim.

MyHeritage‘in eski fotoğraflara hareket katan uygulamasını da deneyimleme şansım oldu. Henüz ilkel olsa da yaşanmış bir anın parçasından yaşanmamış bir anın yaratılışının bende bırakacağı etkiyi görmek istedim. Yalnızca fotoğraflarından bildiğim dedeme kattığı hareket, yüreğimi kuşların ayrılırken titrettiği dal kadar titretti mi, bilmem. Belki de öyle ya da böyle tanıdığımız, hayatımızda yer edinmiş insanlar, onlarla yalnızca bir bağ kurduğumuz için değil, anılarda kalan bilmeceleri çözünce birçok sırrın açığa çıkacağını düşündüğümüz için yüreğimizi titretiyor. Bana sunulan görüntüde bir fotoğraftaki kadar bile hayat yoktu.

İkinci çeyrekte görüşmek üzere…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s