Bilbo Baggins ve Yüzük

“. . .Burada rahat edecektir. Her şeyi ona bırakıyorum elbette, bir-iki ufak tefek şey hariç. Umarım mutlu olmayı başarır, tek başına olmaya alıştıktan sonra. Artık kendi kendisinin efendisi olma zamanı da gelmişti.”

“Her şeyi mi?” dedi Gandalf. “Yüzüğü de mi? Bunu kabul etmiştin, hatırladın mı?”

“Ee, şey tabii, galiba öyle,” diye kekeledi Bilbo.

“Nerede?”

“Çok merak ediyorsan, bir zarfın içinde,” dedi Bilbo sabırsızca. “Orada, şömine rafının üzerinde. Şey, yok değil! Burada, cebimde!” Tereddüt etti. “Bak şimdi, tuhaf değil mi?” dedi yavaşça kendisine. “Ama, neden olmasın? Neden orada kalmasın?”

J. R. R. Tolkien. Yüzüklerin Efendisi Tek Cilt Özel Basım, (İstanbul: Metis Yayınları, 2020), 46.

Bu alıntı, uzun zamandır aklımın bir köşesinde, bir yazma buyruğu gibi duruyordu. Yakın bir dostumla Yüzüklerin Efendisi’nde kötülüğün en güçlü tasvirinin ne olduğunu tartışırken ilk aklıma gelen bu sahne olmuştu. Konu Yüzüklerin Efendisi’nde kötülük tasviri olduğunda, yazının başında paylaştığım pasaj, akla gelen ilk sahnelerden biri değildi. Örnek olarak gösterilebilecek başka sahneler, alıntılanabilecek başka pasajlar vardı ama hiçbirisi beni yukarıdaki sahne kadar etkilememişti. Küçük bir detayın bende böyle bir etki bırakmasından dolayı bu alıntının üzerine biraz daha eğilmem gerektiğini düşündüm. Böylece hem edebi bir kötülük tasvirine nüfus edecek, hem de tasvirdeki bir obje üzerinden filme bir okuma kazandırılıp kazandıralamayacağı mevzusunu tartışmış olacaktım. Hep birlikte filmdeki sahneye tekrar bakalım. Bilbo yüzükle olan bağını koparabileceğini, onu bırakabileceğini düşündüğü anda, yüzüğün henüz onunla işinin bitmediğini, yüzükle kurduğu bağın sandığından daha derin olduğunu fark ediyor. Güç ontolojisine göre yüzük “var olduğunu duyuracak kadar” güç ifade ediyor. Öyleyse, var olduğunu duyuracak kadar güç ifade edebilen bir obje üzerine daha fazla düşünmemiz, ona öznelere gösterdiğimiz ilgi ve alakayı göstermemiz gerekmez mi? Gerekirse, bunu nasıl yapabiliriz? Bu noktada, konusu var olmak bakımından varlık olan, şeylerin ilk nedenleriyle ilgilenen, değişmeyen şeyleri sorgulayan metafiziğe başvurmamız gerekecek. Bu yazıda, kötülük tasviriyle beni etkileyen bu sahneden hareketle, Yüzüklerin Efendisi’nde varlığını ifade edecek kadar güç ifade eden tek yüzüğün, yani bir objenin merkeze alınarak, bir film okuması yapılabilir mi sorusuna cevap vereceğim. Bunun yanı sıra, genel olarak şeylere ya da artık kurucu bir özne olmadan da varolduğu bilinen nesnelere, kendi gerçekliklerinin ve otonomilerinin nasıl verilebileceğini tartışacağım.

İş ayrılmaya geldiğinde Bilbo, yüzükten ayrılmak istemediğini fark eder. Sesi kuşku ve tedirginlikle değişir. Gandalf’a karşı saldırgan bir tavır takınır ve yüzüğün kendisine ait olduğunu ifade eder. Bir zamanlar ona Gollum’un verdiği adla seslenir: “Kıymetlim.” Hemen sonrasında Gandalf’ı yüzüğü kendisi için istemekle suçlar (s. 47). Gandalf, Bilbo’nun gözünü korkuttuktan sonra onu soymaya değil, yardım etmeye çalıştığını söyler (s. 48). Bilbo, Gandalf’ın yardımıyla sakinler ve özür diler. Son zamanlarda yüzüğün aklından çıkmaz olduğunu, onun ruhunu zehirlediğini fark eder. Kitapta bazen yüzüğün kendisini izleyen bir göz olduğunu hissettiğini belirtir: “Aslında onun derdiyle uğraşmamak benim için de bir rahatlama olacak. Son zamanlarda hiç aklımdan çıkmaz olmuştu. Bazen onun beni izleyen bir göz olduğunu hissediyordum. Ve durmadan onu takıp ortadan yok olmak istiyordum, düşünsene; veya emniyette mi değil mi diye bakmak için cebimden çıkartıp duruyordum. Kilitli tutmayı denedim, ama cebimde olmadı mı rahat edemedim bir türlü. Nedenini bilmiyorum. Ve bir türlü karar veremiyorum” (s. 48). Bilbo için karar vermek, yüzükten ayrılmak çok zordur. Ayrılma fikrini kabullense bile sanki yüzük bir yolunu bulup ona yapışıp kalmaktadır. Öyle ki, yüzüyü Frodo’ya bırakmaya karar vermesine rağmen kapıdan çıkmak üzereyken yüzük hala cebindedir. Kitapta yüzüğü zarfa koyup saatin yanına koyacağı sırada eli aniden geriye doğru çekilir ve paket yere düşer. Bu kötülüğün yapışkan doğasına dair leziz bir anlatıdır. Bu yalnız Bilbo’nun da başına gelmez. Frodo’da benzer bir durumu deneyimler, hem de daha yolculuğunun en başında: “Frodo Yüzük’ü tekrar cebinden çıkartarak baktı. Şimdi sade ve pürüzsüz görünüyordu, görünürde işaret veya nişan yoktu. Altın son derece ince ve saf duruyordu; Frodo renginin ne kadar zengin ve güzel, halkasının ne kadar mükemmel olduğunu düşündü. Hayran olunası bir şey, tam anlamıyla kıymetli bir şeydi. Yüzüğü ateşin en sıcak yerine fırlatıp atmak niyetiyle cebinden çıkartmıştı. Fakat şimdi kendisini iyice zorlamadıkça bunu yapacağını farkediyordu. Tereddütler içinde, Gandalf’ın ona anlattığı her şeyi hatırlamaya çalışarak Yüzük’ü elinde tarttı; sonra bir gayretle, sanki atacakmış gibi bir hareket yaptı – fakat bir baktı ki, tekrar cebine geri koymuş” (s. 73). 

Tam da bu noktada, yüzüğün canlılarla kurduğu ilişkiyi anlamada Martin Heidegger’in teknik üzerine yaptığı sorgulama acaba yüzüğe dair bize yeni bir perspektif kazandırabilir mi? Bu perspektifle kötülük daha da gün yüzüne çıkar mı? Yoksa böylesi modern bir yaklaşımla tek yüzüğü incelemek mümkün değil mi? Zihinsel bir alıştırma yapalım ve Heidegger’in yüzüğü nasıl ele alacağını düşünelim ve bu düşüncenin eksik yönlerinin neler olabileceğini tartışalım. Heidegger, Die Technik und die Kehre‘de araçsal olanın egemen olduğu yerde nedenselliğin, kausalitenin sürdüğü hükmü antik Yunan felsefesindeki dört nedenle şöyle açıklıyor: “i) causa materalis, kendinden örneğin yüzüğün yapıldığı madde, özdek ii) causa formalis, maddeyi içine alan form, biçim iii) causa finalis, amaç iv) etkiyi, yani bitmiş durumdaki gerçek kadehi sağlayan case efficiens, şu durumda yüzük ustası.” Ona göre, bizlerin neden, Romalıların ise causa dediği şeye, Yunanlılar aition der, bu, bir başkasını borçlu kılan anlamına gelmektedir. Dört neden, kendi aralarında birbirleriyle ilgili olan borçlanma yollarıdır (Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım, 2019, s. 15). Buradaki açıklamayı bir örnekle daha belirgin kılmadan önce ilk şerhimi düşmek isterim. Kelimeler etimolojik kökenlerinden yıllar içerisinde uzaklaşırlar. Bir süre sonra kökenlerinden gelen anlamını kelimenin mucidi olan topluluklar bile kullanmamaya başlarlar. Bu yüzden bugün causa ve aition arasında bir bağlam kurmanın bir anlamı yoktur. Bu yüzden OED gibi büyük sözlükleri hazırlayanlar kelimenin kökü olarak aition’u vermezler. Martin Heidegger’in burada kasıtlı bir kelime oyunu yaptığını düşünüyorum. Şimdi örneğe dönelim. Altın, kendisiyle hüküm dağının eteklerinde dövülen yüzüğün yapıldığı madendir (Altın, Tolkien’in evreninde önemli bir madendir, altına duyulan güçlü arzu ejderha hastalığı olarak da tanımlanır). Bu özdek biçimindeki altın, yüzüğü borçlu kılan nedenlerden biridir. Heidegger bunu “Bu anlamda yüzük, onu oluşturan madene minnettardır, yani varlığını ona borçludur” şeklinde ifade edecektir (Sanırım Heidegger’in dilinin ne kadar “wordy” olduğu, ne kadar “tautology” yaptığı anlaşılırmıştır). Ne var ki, hükmeden tek yüzük, yalnızca altına ve onu içine alan biçime borçlu kalmakla kalmaz. Yüzük olarak altına borçlanan altın yüzük, bir kolye ya da broş görünüşünde değil yüzük olarak belirmiştir. Böylelikle biçime de borçludur. Heideggerci bir yaklaşımda, içine, yüzük biçiminde görünmenin salınmış olduğu altın ile içinde altın olanın belirdiği görünüşün (yüzük biçimi) her ikisi de kendi tarzlarında “hükmeden” yüzüğü borçlu kılarlar. Burada şöyle bir itiraz yerinde olur. Heideggerci bir yaklaşım ancak bir tefsir sunar. Halbuki şöyle de ifade edilebilir, böyle bir varoluştan ziyade bizatihi Sauron’un Celembrimbor ile planlayarak ve gayet bilinçli olarak tasarladıkları bir obje vardır. Ortada adeta ilahi bir surette, Heidegger’in deyimiyle, “salınan” herhangi bir buyruk veya cisim yoktur. “Beliren görünüş”le ifade edilen tamamen metafizik bir yaklaşımdır. Belirtilen bir şey vardır, faili bellidir. Tek Yüzük’ün borçlu kılınması Heidegger’in “aition” ön kabulü sorunlu olduğu için çökmüştür. Fakat devam olacak olursak, sıra causa finalise, yani amaca gelir. Amaç tüm yaşamlara hakim olma iradesini gerçekleştirmektir. Bu yüzden, amaç varolanı sınırlar, onu olacağı şey olarak ortaya koyar. Bu da bana iktisadi anlamda meta/ürün/kaynak tartışmalarını anımsatıyor. Zaten ‘amacı olan’ üretimlere (ki hemen hemen her zaman böyle olur ve buna göre değerini alır) “ürün” deriz. Amaç var “olanı” sınırlamaz, amaç var “edileni” sınırlar. Burada eğer ürünü “var edilen” olarak ele aldığımızda konuya tüm bakışımız birdenbire değişir ve Yüzük’ten Hüküm Dağı’ymış gibi bahsetmekten vazgeçiriz. Fakat Heiddegerci bakışta, şeyin içinde tezahür edeceği bir anlam alanına ihtiyaç vardır. Bu fikir de kendi içinde sorunludur. Varlık kavramına antropomorfik bir sınırlandırma getirir. “Şeylerin var olabilmesi adına insanlarla ilişkili hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı”nı söyleyebilmek mümkün değil midir? Bu yüzden analitik düşünceyi savunmam biri için “anlam alanı” denilen kavram şeylerin özgün bir şekilde var olabilmesi için kategorik olarak bile kabul edilmemesi gereken bir tasnif biçimi olacaktır. Heideggerci düşüncede ise böyle bir duruş sorunlu değildir. Orta Dünya’nın hür halklarının düşmanı, Morgoth’un uşağı, bir zamanlar hediyeler getiren olarak bilinen (Annatar) Sauron altını logosla görünüme getirir. Elfler, insanlar ve cüceler kandırılmıştır. Karanlıklar Efendisi Sauron hükmeden yüzüğü dövmüş, bütün zulmünü, kinini ve tüm yaşamlara hakim olma iradesini (ileri de bu durumdan güç ontolojisi olarak da bahsedeceğim) hükmeden tek yüzüğe katmıştır. Özetlemek gerekirse, ilk üç borçlandırma tarzı, hükmeden tek yüzüğün vücuda getirilmesinde söz ve pay sahibidirler ve bu oluş biçimleri de yüzük ustasının onları görünme getirmesine borçludur. Bu yüzden Gandalf’ın ileri de Frodo’ya söyleyeceği üzerine yüzük ve karanlık efendisi Sauron birdir. Sauron’un doğası yüzüğü sahneye çıkarmıştır. Heidegger’in tanımıyla “şeyi biçimlenmeye bırakmıştır”. Ona göre, her fırsatta sahne arkasından çıkarak vücut bulmaya doğru seyreden bir şeyin sahneye sürülmesi, varlığa getirme (poiesis)dir. Bu bana Prometheus‘un David’inin aradığı yaratıcılığın da yalnızca varolanı bozma olmadığını ve bu açıdan bakıldığında, David’in ve Sauron’un da yaradan olarak nitelendirilebileceğini düşündürür. Öyleyse, nedir bu yaratıcılık? Sauron’un yaratıcılığı bozguncu, kirletici bir yaratıcılıktır, daha doğrusu bozulmaya meyilli olanı açığa çıkarmadır. Şeylerin özünde yer aldığını tahmin ettiğimiz bozulmaya meyilliği aşikar kılmaktadır. Söz konusu buyurma, bu bozulmayı meydan okumayla zorunlu kılar. Burada Heideggerci bakışın Tolkien’in evrenini anlamlandırmakta eksik kalacağını iddia edebiliriz. Zira Sauron ve Melkor’un Valar ve Eru hariç (Hatta Valar’ı bile potansiyel olarak bozabilir) bozamayacağı hiçbir şey yoktur. Bozulmaya meyilli olanı açığa çıkarmak, Tolkien’in evreninde de pek yer bulamayacak olan modern bir yaklaşımdır, modern bir anlatıyı zorunlu kılmaktadır. Orta Dünya’da yaratılmış olan her şey kusurludur. Bu yüzden yüzüğün ortaya çıkardığı ya da ortaya çıkarmaya zorladığı bir şey yoktur. Yaratılmış olan, her kim takarsa taksın, ister Bilbo, ister Frodo, ister Gollum, ister Galadriel (ve belki de hatta Valar zira onlar da Eru tarafından yaratıldı) bozulur, kötücülleşir (Tom Bombadil farklı bir sorun olduğundan buraya dahil etmiyorum ve Tolkien’in evreninde, Tolkien tarafından kasıtlı yerleştirilmiş bir ‘bug’ olduğunu düşünüyorum).

Tartışmadan kopmamak ve Heidegger’in muhtemel analizini tamamlamak için dört nedene geri dönelim. Sauron’un doğasında bulunan hakim olma tutkusunun çözülmesi, çözülmüş olanın bir yüzüğe dönüştürülmesi böyle açıklanabilir. Dört nedende hüküm süren görünüşe getirme iradesi, yani aşikar kılma eylemi, varlığa getirmedir. Bu yüzden Martin Heidegger’e göre teknik, bir açığa çıkarma biçimidir. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik, 3. ve 4. bölümünde tekhne ile episteme arasındaki farkı ortaya koyuşu da böyledir. Tekhne, kendi kendine sahneye çıkamayan, biçimlenemeyen, varlığa gelemeyeni ve henüz ortada olmayan, bu nedenle de Heidegger’in düşüncesinde kah şöyle kah böyle görünüp biçim alabilen şeyi, örneğimizde tüm yaşamlara hükmetme iradesini, açığa çıkarır. Böylece işini görmeye buyrulmuş olduğu kadarıyla açığa çıkarılmış olan yüzük, kullanıma ve varolmaya hazır bir biçimde sahnede durur (Bu durumu, Markus Gabriel’in varoluşu, bir şeyin bir anlam alanında görülmesi olarak tanımlamasıyla da açıklayabiliriz). Böylece filmin anlatısı da iki cesur Hobbit’in hüküm dağına süren yolculukları ekseninden çıkar. Nesne yönelimli bir yaklaşım, özne olmasa da zaman zaman özneden daha fazla güç ifade eden bir marazın nesnesi üzerinden filme yeni bir bakış çevirme şansı elde ettiğini düşünür. Peki, bu düşünceye nasıl itiraz edebiliriz? Tolkien’in evreni dahilinde düşündüğümüzde, yüzük hiçbir zaman özneden daha fazla güç ifade eden bir marazın nesnesi olamaz. Kitabın adı the Ring değil, the Lord of the Rings‘dir. Tek Yüzük, Sauron’dan daha fazla güç ifade eden bir nesneye asla dönüşemez. Hikayedeki mesele de güç ifade etme meselesi değildir. Tek Yüzük hür halkların iradesini boyunduruğu altına alır, bu özgür iradenin zapt edilme hikayesidir. Normal şartlar altında, Sauron’a asla itaat etmeyecek birisi (mesela Gandalf) bile Celembrimbor’un Nazgûl yüzüklerinden birini takarsa en nihayetinde yüzük tayfı olur ve Sauron’un boyunduruğuna girer.

Bunun yanı sıra, yüzüğün gerçek doğasını Shire’daki kimsenin, hatta Bilbo Baggins’in bile fark etmemesi de Martin Heidegger’in varlık sorununu ele alışıyla açıklanabilir. “Peki, bu nasıl açıklanırdı?” diye düşünelim. Yüzük doğrası gereği, onu varolan kipinde kavramaya çalışan her türlü açıklamadan ve yaklaşımdan sıyrılır. Sanki kendini sakınırcasına, belirlenebilir ve kanıtlanabilir olandan kendini çeker. Heidegger’e göre şeylerin gerçekliği doğrudan erişilebilir değildir, daha ziyade daima geri çekilmiştir ya da örtülüdür; dolayısıyla, bu gerçekliği düzanlamlı, doğrudan bir dille kavrama girişimlerinin hedefi ıskalaması kaçınılmazdır. Bu noktada, onun araç analizine de değinmek gerekir. Bu analize göre nesnelerin tümü bilincimiz başka şeylerle meşgulken kendi halinde işlerini görür. Çekiç örneğini verir; normalde bu aracı, işlevini yerine getirmekte başarısız olana ve aniden bilinçli bakışımıza maruz kalana kadar fark etmeyiz. Öne çıkan örneklerinden bir diğeri de üstü kapalı bir perondur. Bu sadece fiziksel malzemelerden müteşekkil bir yapı değildir, aynı zamanda söze dökmeye gerek duymadığımız yağmurdan ıslanmama arzumuz uğruna genellikle görünmez hale gelir. Yani Heidegger, dünyanın “araçlar” (sadece gündelik anlamı ile araçları değil, biz farkında olmadan işleyen her şey) ile “bozulan araçlar” (herhangi bir nedenle açıkça fark edilir hale gelen her şey) arasında sürekli bir yer değiştirmeden ibaret olduğunu düşünür. Onun çekici Husserlci bir fenomen değil, derinlerde sessizce çalışan bir gerçek nesnedir. Bir şey büyüdüğü yere kök salar ve orada anlam bulur. Tüm bunlar gizlice, sessizce ve zamanı geldiğinde gerçekleşebilir. Bu yaklaşımda beni cezbeden “existenz” sözcüğü üzerine düşündüğümüzde, bu sözcüğün Latince’de “oluşmak, ortaya çıkmak” anlamına gelmesinin yanı sıra olduğu gibi çevrildiğinde “dışarıya durmak”, “öne durmak” ya da “öne çıkmak” olarak da anlam kazanmasıdır. Öyleyse, “Var olana öne çıkar, yani nitelikleriyle öteki nesnelerden ayrılır mı?” sorusu meşru hale gelir. Meşru hale gelen bir diğer soru da şudur: “Eğer var olan öne çıkıyorsa, bazen de geri çekilir mi?” Tıpkı Heidegger’in gündeme getirdiği gibi! Öyleyse, buradan hareketle, ayırt edici yönleriyle bu lichtung (Alman dilinde hem “aydınlık alan” -örneğin bir sokak lambasının karanlığın içinde aydınlattığı alan- hem de “ormandaki ağaçsız, açık alan” anlamına gelmektedir. Lichtung kavramının ayrıntılı bir açıklaması için Yeniden Heidegger başlıklı Ömer Aygün’ün yazısına bakabilirsiniz. Yazı, Cogito’nun 26. sayısında yayımlanmıştır) içinde beliren yüzük üzerinden Yüzüklerin Efendisi serisinin film uyarlamasına yeni bir okuma önerebiliriz. Bilhassa “film uyarlaması” diye belirtmemin asıl sebebi, J. R. R. Tolkien’in fantastik edebiyata ve eserlerine yaklaşımı konusunda muhafazakar tutumuna duyduğum saygıdır. Yazdığı mektuplardan ve verdiği röportajlardan çıkardığım sonuç şu ki, eserlerine bu tarz “spekülatif” yaklaşımlardan hoşlanmıyor, bu yaklaşımları doğru bulmuyor. Eserin sahibine asgari bir saygı gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden, yaklaşımımı yalnızca film uyarlaması için öneriyorum. Ayrıca belirtmeliyim ki, edebiyatta “özne” merkezli/yönelimli okumalardan kaçmak pek mümkün değil. “Nesne” merkezli/yönelimli bir okumanın film çalışmaları için daha uygun olacağını düşünüyorum. Yazının devamında yüzüğün film uyarlamasındaki doğasına ve nasıl merkeze alınarak bir film okuması yapabileceğimize odaklanacağım.

İnsan zihninden bağımsız var olabilen ve insandan da ifade ettiği güç ölçüsünde (burada bize güç ontolojisi terimi kazandırdığı için Çetin Balanuye’ye teşekkür etmemiz gerek) -güç ifade eden başka her şey gibi ve onun kadar- etkilenerek dönüşen yüzüğün ortaya çıkışı, sıradan bir hadise değildir. Bu ortaya çıkış, olduğu her yerde insanı kendisine ait kılan, onu “öz-leyen” bir gözleyiş ve gözükmedir; bir anlamda emrivaki, olup bitmedir. Belki de bu yüzden Balanuye, varlıkları Arda Denkel gibi nitelikleri ya da ilineklerine göre değil de etkinlikleri, yaptıkları ve güçlerine göre düşünmeyi dener. Arda Denkel’e göre ise evrende sadece tikel nesneler vardır, tümel dediğimiz şeyler kavramlardan ibarettir; nesne tikel özelliklerinin birlikteliğinden başka bir şey değildir. Yani bir nesnenin içerdiği özsel özelliklerle o nesnenin sadece üzerinde taşıdığı ilineksel özellikleri birbirinden ayırır ve nesneyi sadece ilk sözü geçen türdeki özelliklerin bir aradalığı olarak tanımlar. Gerçek benzerlik sınıflarını oluşturan bu özellikler, nesnenin özsel doğasını meydana getirir. Nesnelerin bilgisi ise esas itibariyle algısaldır. Böylece Denkel epistemolojik açıdan bir tür deneyimciliği, ontolojik açıdan ise tikelci-realist bir görüşü savunur, bu ikisini özgün bir biçimde bağdaştırmaya çalışır. Bu görüşten farklı bir pozisyonda durarak Balanuye, tek tözcü, insan merkezci olmayan, içkinci ve düz bir güç ontolojisini ortaya koyar. Gilles Deleuze’den etkilenerek (ağaç yeşil yerine ağaç yeşeriyor demek) nitelikleri tartışırken, her ilineği tözde kaynaklanan bir olay, bir oluş, bir edim gibi düşünür. Bu bakış, Tek Yüzük’e dair yeni bir anlayış kazandırsa bile müphem bir bakıştır. Dil aracılığıyla ifade edilemeyecek bir şeyi aktarmaya çalıştığımız izlenimi vermektedir.

Bir önceki paragraftaki yüzüğün gerçek doğasını Shire’daki kimsenin, hatta Bilbo Baggins’in bile fark etmemesi mevzusuna nesne yönelimli ontolojinin penceresinden baksak daha gerçekçi, daha ayakları yere sağlam basan bir bakış olur muydu? Nesne yönelimli ontolojide, nesneler iki durumda bulunurlar. İlkinde, nesneneler “geri çekilmiş” haldedir. Bu durum, Heidegger’in bir nesne kullanımda olmadığı zaman ilişkiler ağına çekilmiş olduğu (bkz. zuhandenheit) fikrine dayanmaktadır. Bu haldeyken nesneler insanın erişimine kapalı, kendi ilişkiler ağına gömülmüşlerdir. Yüzüğün Shire’daki günleri böyle değerlendirilebilir. İkinci durumda, nesneler insan deneyiminin nesnesi, yani duyumsal nesne haline gelir, böylece ancak duyumsal nitelikleriyle deneyimlenebilirler. Böylece insan olmayan şeylere de bir faillik alanı açılır. Yüzüklerin Efendisi’nde yüzüğün failliği gözlemlenebilir bir durumdur. Bu nesneler doğrudan temasta bulunmadıkları için dolaylı bir failliktir. Graham Harman’a göre nesneler özellikleriyle özdeş olmayan yapılarıyla gerilimli bir ilişki ağındalardır ve bu ilişki ağı, dünyada vuku bulan tüm değişimlerin müsebbibidir. Bu noktada Harman’ın her şeyin teorisi olarak ortaya attığı nesne yönelimli ontolojiye dair birçok eleştirinin olduğunun altını çizmeliyim, nesnelerin özellikleriyle arasındaki gerilimin dünyadaki vuku bulan tüm değişimi açıklamada ben de yetersiz kaldığını düşünüyorum ama bu başka bir yazının konusu olsun, biz sadece nesne yönelimli ontolojiyi film okumalarına uygulamaya devam edelim. Nesne yönelimli ontolojinin nesneyi ele alış biçiminde, yüzük hem gerçek hem de duyusal bir nesnedir. Gerçek nesneler o anda başka şeyler üzerinde etki gösterip göstermemelerinden bağımsız olarak var olurken (ki yüzük hiçbir etki göstermediği zamanda vardır, tıpkı bir kaya gibi), duyusal nesneneler başka gerçek nesnelerle iletişim halinde olmalarıyla var olurlar (bu özellikle de yüzük için geçerlidir). Fakat nesneler doğrudan temas etmekten kaçınıyorsa yüzüğün kurduğu temaslar nasıl açıklanabilir? Graham Harman’a göre böyle bir temasın gerçekleşmesi için ilişkiye üçüncü bir birleşenin, yani bir aracının katılması gerekir. Bunu kendi twitter adresinde de şöyle ifade etmişti: “Objects cannot make direct contact, but require a vicarious mediator.” Bu aracı da Sauron’un iradesidir. Sauron’un iradesini içeren, onun bir parçası olan yüzük efendisinin çağrısı doğrultusunda bir yüzük taşıyıcısını terk edebilir. Bu yüzden, ak divanda yüzüğün bir okyanusa atılma önerisinin reddedildiği düşünebilir. Başka bir örnek vermek gerekirse, doğrudan Gandalf’tan şu alıntıyı yapabiliriz: “Bir Güç Yüzüğü kendi başının çaresine bakar Frodo” (s. 68). Aynı sayfada yüzüğün Gollum’u terk edişi Gandalf tarafından şöyle anlatılır: “…sahibi bir kez daha uyanıp karanlık düşüncesini Kuyutorman’dan yayıncı yüzük Gollum’u terk etti.”

Şöyle bir itiraz getirebiliriz ki, yüzük o yıllarda bir anlamda “etkisiz”dir. Barad-Dûr yıkılmış ve Sauron güç kaybetmiştir. Yüzük tam bu yıllarda Shire’a gelmiştir. Sauron, Minas Morgul’u tam anlamıyla kontrol altına aldığı gibi yüzük harekete geçmiştir. Olaylar yine deterministik ve klasik bir edayla zuhur etmiştir.

Yüzük taşıyıcıları her ne kadar yüzüğü parmaklarına takmak yerine boyunlarında ya da ceplerinde taşımayı tercih ediyor olsa da yüzüğün efendisine dönmesi için yüzük taşıyıcılarını yüzüğü parmaklarına takmaya sevk etmesi gibi eylemler de akla Graham Harman’ın aktardığı bir anektodu, Alphonso Lingis’in canlı nesnelerin bile kendilerine özel ve uygun bir şekilde davranılmasını talep ettiği savunmasını getirir. Bu düşünceye göre bir ibadethanede rap müzik dinlemememizin tek sebebi toplumsal kurallar veya dini inançlarımız değildir, bunu bizden talep eden gizli bir buyruk da vardır. Bu gizli buyruk, mimarinin yarattığı yücelik hissi ve benzeri bir “şey” olabilir.

Bu düşünce bizi nereye götürür? Bir yere ulaştırır mı? Bu soruyu cevaplamak zor çünkü yazıda bahsedilen her yaklaşım, Tolkien’in yarattığı evreni çarpıtmadan yaklaşımı muhafaza edemez. Böyle sagavari bir evrenin ister marksist eleştiri, ister nesne yönelimli ontoloji olsun, ister Heideggerci bir okuma olsun, hiçbir modernist-postmodernist okuma ile eksiksiz ve doğru bir şekilde analizi yapılamıyor. Son zamanlarda, beşeri ve sosyal bilimler özelinde Tolkien’i modernist modeller üzerinde okuma furyası var. Halbuki bu disiplinlerin teorileri çoğunlukla sosyologların, antropologların ve edebiyat eleştirmenlerinin sürekli birbirine atıflarından & kanıt sunmadan kuvvetli yargılarda bulunmalarından oluşuyor. Herhangi bir yorumları da yalnızca bir cümleyle bile yerle bir edilebiliyor. Tolkien’in mektuplarını ve Peri Masalları Üzerine adlı konferans çalışmasını okuyarak aslında ne yapmaya çalıştığını, nasıl İzlanda sagalarıvari bir alternatif mitoloji yaratma isteği içinde olduğunu görebilirsiniz. Bu yazımla, analiz, analiz nesnesinden ne kadar soyutlanırsa ve aradaki bağ “ilk bakışta görünmez” hale gelirse o kadar değerlidir diyen bir anlayışı beslemekten imtina ettiğim için bu yazıyı tekrar gözden geçirip yayımlama kararı aldım. Beyaz ve batı üstünlüğü, kapitalizm, araç analizi, nesne yönelimli ontoloji gibi kavramları ve Hobbes ve Machiavelli gibi düşünürleri işin içine sokmak sagavari bir eseri modernist bir hikayeyi inceler gibi incelemek hatasına düşmek olur diye düşündüm. Kısmen teoriyle fazla haşır neşir olma kaynaklı ama aynı zamanda akademi kendi içinde bu türden “özgün” yorum yapma eylemini teşvik ettiği için böyle hatalara sık sık düşüyoruz. Halbuki hem gerek yok, hem de oldukça kırılgan sonuçlara ulaşıyoruz. Tolkien’in verdiğiyle yetinmek yine hikayeye dair en tutarlı ve en yeterli açıklamayı sağlıyor. Bunun sebebi de Tolkien’in evreninin sagavari bir yapıda olması, aynı durum İzlanda sagalarında da açıkça görülüyor. Okur buna sevinmeli. Evreni ve hikayeyi anlamak için başka birinin aklına, açıklamasına ve analize muhtaç durumda değil. Tolkien yazdıklarıyla ortada. Artık her grup kendi anlatısını oluşturup yayabiliyor ama günün sonunda en açık, en tutarlı anlatının yine Tolkien’in kendi elinden çıkması kendisinin ne kadar başarılı bir yazar olduğunu gösteriyor.

Fakat görsel anlatım metafizik bir kullanıma da sahip olabilir, yani bir anlamda, perisi belayla barışıktır. Bu açıdan nesne yönelimli bir bakış mümkündür ama ontolojinin, yani varoluşun ne olduğunu ve varoluş ifadesinin ne anlama geldiği sorusunun sistematik bir yanıtının henüz her şeyi açıklamada eksiklikleri mevcuttur. Gerçeğin, varolanın meşru sakinlerinin neler olduğunu eksiksiz bir ölçüt olma çabasında olan filozoflar ve düşünceler olsa da bu henüz başarılmış değildir. Fakat bu durum, sinemayı epistemolojinin sınırlarına hapsetmeksizin, insandan ibaret kılmadan okuyamayacağımız anlamına gelmemektedir. Nesneyi tesis eden Kantçı anlayışa bir tepki göstermesinden ötürü bile spekülatif realizme teşekkür edilebilir. Bu yazıda, bir filmin, tek bir nesnesinin bile ele alınarak farklı düşünürler üzerinden nesne yönelimli bir film okunmasının yapılabileceğini göstermek istedim. İster Martin Heidegger’in “şey” makalesinden, ister alet analizinden hareketle, ister Çetin Balanuye’nin güç ontolojisini film okumalarına uyarlayarak, isterse nesne yönetimli ontolojinin (bkz. Graham Harman, Timothy Morton, Ian Bogost, Tristan Garcia) mimariye olan yansımalarını sinemaya çevirerek insan merkezci yaklaşımdan uzaklaşmanın, bir alternatif yaratmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Nesne yönelimli ontoloji bir nesnenin nasıl anlaşılacağı sorusunu merkeze aldığı için diğer yaklaşımlardan bir adım öne çıkabilir. Böylelikle genel olarak şeylere ya da kurucu özne olmadan da var olduğunu bildiğimiz nesnelere, kendi gerçeklikleri ve otonomileri içinde yaklaşmanın yolunu bulabiliriz. Bu yazıda bunun bir denemesi ve reddiyesi olarak görülebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s