Veba Geceleri

Kitapta yer alan Minger haritası.

Orhan Pamuk bir röportajında, “Romancılar bir parça benim gibi medyatik olurlarsa, hayattaki mutluluk imkanlarından yararlanabilirler (Bunu söylerken kahkaha atıyor). Alaycı bir şekilde söylüyorum bunu ama, dediğimde bir gerçeklik payı da var” demişti. Bu röportajın üzerinden yıllar geçti. Bazen özel hayatı, bazen yazım hayatındaki başarılar, bazense siyasi sebeplerden ötürü medyada kendine yer buldu. Buldukça okundu, tanındı. Bu yüzden, söz konusu Orhan Pamuk olduğunda, kitabın yayımlanmasıyla münakaşalar başladı. Bu münakaşalar esnasında, Orhan Pamuk’u sevenlerin de sevmeyenlerin de huzurunun kaçtığını gördüm. Bu yazının gecikme sebebi de buydu. Kendi fikrini, beni düşünmeden, olduğu gibi ifade eden adama öfkelenmem. Zira ya fikri bana da sirayet eder, yahut dünyama olan yabancılığını duyduğum için ondan uzaklaşır, kendimi bulurum. Muhafaza etmek istediğim intizam bozulmaz. Bu anlayışa sığınarak Veba Geceleri hakkında, Twitter’da paylaştığım fikirlerimi buraya da taşımak istiyorum. Vakti olmayan okurlarım için kitap hakkındaki kısa bir değerlendirmede de bulunmak isterim. İfadesinde kudret ve cazibe kalmamış, sık sık tekrara düşen bir anlatıya sahip olan Veba Geceleri, Orhan Pamuk’un Nobel’den beri yayınlamış olduğu en ‘zayıf’ roman.

Peki, neden böyle düşünüyorum?

Eleştirimde Tahsin Yücel’in eleştirilerinde yer verdiği Türkçe’nin “yanlış ve yabanıl” kullanılması mevzusuna mümkün olduğu kadar az değineceğim. Zira Orhan Pamuk henüz Tahsin Yücel’in bu eleştirisine dikkate değer bir cevap vermedi. Elbette cevap vermek zorunda değil. Röportajlarda kendisine sorulacak soruları önceden görme, istediği soruları seçme, isterse soruların cevaplarını önceden hazırlama hakkına sahip… Böyle tartışmalara herkes kendi mayasında bulduğu güçle, malzemeyle girer, diye düşünüyorum. Bu bana ayrıca Veba Geceleri’nin anlatanı Mîna Mingerli Hanım’ın şu sözlerini hatırlatıyor: “Orient ve Levant ya da Doğu ve Doğu Akdeniz tarihi hakkındaki her kitabın önsözünde transliterasyon sorunları anlatılır ve yerel eski harflerin Latin alfabesiyle nasıl karşılandığı açıklanır. O sıkıcı kitaplardan bir tane daha yazmadığım için memnunum”. Mîna Hanım’ın Osmanlıca ya da tarihyazımı eğitimi konusunda ciddi şüphelerim var ama bunu sorun etmiyorum, Türkçe’yi “yanlış ve yabanıl” kullanmasın, kâfi. Öyleyse, yani böyle bir eleştiriyi yapabilecek donanıma ve kariyere sahip bir kişinin sözleri değerli görülmediyse, benim sözlerimin de bir değeri olmayacaktır. Bu yüzden tartışmayı bu yönde devam ettirmek bir anlam ifade etmiyor. Yine de, Türkçe’nin yanlış ve yabani kullanımıyla neyi ifade ettiğimi anlamak isteyen okurlar, Tahsin Yücel’in “Kara Kitap Üzerine” adlı eleştirisine başvurabilirler ya da Veba Geceleri‘nin herhangi bir sayfasına müracaat edebilirler. Söz konusu yanlış ve yabani kullanımların, yeterli Türkçe dil bilgisi eğitimi almış bir okurun dikkatinden kaçmayacağına eminim. Veba Geceleri’nin Türkçe dışındaki sıkıntıları ise anlatan seçimiyle eleştiriye kapalı bir tutum sergilemesi (Tugay Kaban, sitesinde yayımlanmış olduğu eleştirisinde, Pamuk’un bu yöntemle, yalnızca bir ideolog değil, bir gazeteci ve hatta siyasetçi olduğunu da gizlediğini söylüyor, kendisine katılıyorum), tarihi mevzulara çiğ yaklaşımı, anlatının tekrara düşmesi, tekrara düşen anlatının edebi bir zevk uyandırmaktan uzak oluşu… Oysa Orhan Pamuk, Baran Başarır’a verdiği bir röportajda, “Yazmak yeniden yazmaktır, tek sır bu, bir daha bir daha bir daha: Mükemmele dek. Ve yazdıkça yazan da değişiyor, sürüp gidiyor bu didişme” dememiş miydi? Üzülerek söylüyorum ki, Veba Geceleri, sürüp giden bu didişme hiç yaşanmamış hissiyatı veriyor. Anlatanın bir tarihçi olması, bir yandan Pamuk’un çizeceği ‘tarihçi’ karakterini ve tarihçiliği merak etmemizi sağlarken, diğer yandan Tugay Kaban’ın da ifade ettiği üzere romanın bazı sorunlu noktalarını eleştiriye kapatıyor. Fakat şunu da belirtmeliyim ki, Pamuk, bir taraftan erkeklerin dünyasına (dolaylı olarak erkekler tarafından şekillendirilmiş olan tarih disipline) eleştirel bir bakış için Mîna Hanım’ın bakışına sığınsa da, farkında ya da farkında olmadan erkek bakış açısından azade olmayan bir karakter çizimi gerçekleştiriyor. Mîna Hanım, tıpkı bir kadından bekleneceği gibi, inançlarını ve duygularını ön plana çıkaran bir tarihçiliği tercih ediyor. Aksi olsaydı, belki Veba Geceleri‘nin Mîna Hanım’ını uzun yıllar hatırlar, anardık. Bu haliyle, Mîna Hanım’ın ölü doğmuş olan bir karakter olduğunu düşünüyorum. Veba Geceleri‘nin kaçırdığı en büyük fırsat bu olabilir. Bunun yanı sıra, Mîna Hanım’ın sesini kullanan Pamuk, birçok açıdan sorunlu olan anlatımını şöyle postmodern bir oyun postuna sokuyor: “…en duygulu anlarda okura bilgiler, rakamlar verdim ve kurum tarihleri anlattım. Ya da tam bir kahramanın ince duygularını anlatırken, onun bilemeyeceği bambaşka bir kahramanın düşüncelerine hızlı ve pervasızca geçtim”. “Pervasız” kelimesi Veba Geceleri‘ni tanımlamak için kullanabilecek en uygun kelime olabilir. Orhan Pamuk, bu romanında “pervasız” bir dil kullanıyor ve bu dil bir postmodern oyun olarak sunulsa da tüm okuma deneyimine zarar veriyor. Mîna Hanım’ın dillendirdiği tercih, bir amaca hizmet etmiyor. Okura makul bir sebep sunmuyor. Eğer bu noktada, Pamuk’un bu “pervasız” tavrının kasıtlı ve doğru bir tercih mi yoksa işe yaramayan bir formül mü olduğunu tartışmaktan öteye gidemeyeceksek, ne yapacağız? Ya bir okur olarak okuma deneyimini baltalayan bu tercihten hoşnut kalmadığımızı dile getirecek ya da yenilik uğruna her “pervasız”lığı sineye çekeceğiz. Tercih okura kalmış.

Romanın en tesirli silahı, yapı ve kurgu her ne kadar önemli olsa da, verdiği edebi zevktir diye düşünüyorum. Orhan Pamuk, eğer yanılmıyorsam, dünya edebiyatı ve çeviri uğruna bundan elini eteğini çekiyor. Bu yüzden Veba Geceleri, bende, vasat bir doktora tezi ya da alternatif tarih metni okuyormuşum hissiyatı yaratmaktan öteye geçemedi. Okuruyla muhaveratı siyasi ve sosyal bir takım meselelere değinmekten (modernleşme, siyasal islam vb gibi) ibaret kalan bu son roman, her ne kadar Pamuk’un iç dünyasında icmal eden bazı meselelerin bir yansıması olarak yazarın ileride hayatını çalışacakların başvurabileceği bir kaynak olsa da, yazarın eserleri arasında hacimli ancak zayıf bir eser olarak anılacaktır diye düşünüyorum. Peki, can verdiği karakterlerin iç çatışmaları ve titizlikle yaratmaya çalıştığı Minger Adası, okura ne kadar geçiyor? Duyuş ve ritim eksik kaldığı için Pamuk’un sunduğu anlatı, dönemin İngiliz veya Amerikan seyyahlarının Osmanlı coğrafyası anlatılarını aşan bir roman anlatısına bürünemiyor. Alternatif de olsa bir dönem romanı olan Veba Geceleri‘nde dönemin diline dair “zat-ı Şahane” (Zat-ı şahane yanlış bir kullanım olmasa da basit bir Google araması ile zat-ı Şahaneleri kalıbının daha çok kullanıldığı görülebilir. Zat-ı şahane için 13.800 sonuç çıkarken, zat-ı şahaneleri için 96.000 sonuç çıkıyor) ve “maatteessüf” gibi bir iki kalıp kelime dışında bir kullanıma denk gelmiyoruz desem, abartmış olmam. Bu, eserin çevrileceği diğer diller için bilinçli bir tercih olabilir. Fakat sokağa çıkıp gözlem yapmakla, insanlarla sohbet edip notlar almakla, fotoğraf çekmekle (bir gazetecinin tavrını andırıyor, değil mi?) ve döneme dair kitaplar, makaleler okumakla bu sorun çözülemiyor. Bu sizi iyi bir romancıdan çok iyi bir gazeteci yapıyor. Sokağın, pazarın ve kahvenin ritmini yakalamak, sanıldığından daha zor bir iş… Oradaki sohbetlerin bir çalgı quartetinden farkı yok. Kalıp cümleler, ortak tonlamalar ve vurgular vardır. Pamuk’da bu yapıların kasıtlı bozulduğuna ya da başarıyla kullanılamadığına şahit oluyoruz. Oysa bu quartetde hangi fikrin hangi fikri takip edeceği, bir kelimeden sonra hangi kelimenin veya kalıbın onu izleyeceği bellidir. Bu konuda Refik Halid, Hüseyin Rahmi, Peyami Safa ve Nahid Sırrı’yı başarılır bulur, takdir ederim. Bu, bilardo oyunu takip eder gibi takip edilebilir. Fakat bu romanda, bunun esamesi okunmuyor (örneğin “küçük ama eşyası az Hamidiye Hastanesi”, “ötekiler savaş günü ricat edip evlerine dönenlerdi” ya da “evli iki kızı” yerine “iki evli kızına” gibi tuhaf kullanımlarla okurun kulağı tırmalanıyor). Yaratılan mekan, oturtulduğu zaman diliminde yakalaması gereken ritmi, bugünden geçmişe bakılarak yazılmış olan veba anlatımının ötesinde yakalayamıyor. Yine de, okurun yeni bir dil, yeni bir anlatım arzuladığını biliyor, bu arzuyu anlıyorum. Bu yönden, Orhan Pamuk’un yaratıcı ve başarılı olduğunu kabul ediyorum. Kara Kitap, hatalarına rağmen Türk Edebiyatı’nın en önemli romanlarından biri. Tam da bu yüzden, övgülerin de yergilerin de hakkaniyetli, tutarlı ve ölçülü olması gerektiğini düşünüyorum. Tekrara düşmediği, siyasi anlatılar içinde kaybolmadığı, titiz bir tarihyazımı gerektiren noktalara değinmediği müddetçe, romanın bize takip edilebilir bir hikaye sunduğunu ve bu hikayenin türlü imkanlara gebe olduğunu düşünüyorum. Bu imkanların değerlendirilmemesinin bende yarattığı hayal kırıklığıyla bu yazıyı kaleme alıyorum. Tenkitin de takdir kadar önemli, hatta iltifat olduğunu düşünüyorum. Hiçbir yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şikayet ettiği tenkitsizliğe terk edilmemeli.

Osmanlı coğrafyasında yaşayanların -en azından münevver kesimin anılarından çıkardığımız bu- Sultan Hamid’in istibdatından bunaldıklarını, umumi yerlerde, toplantılarda söz söylemeye ve fikirlerini olanca hudutları ile meydana koymaya alışık olmadıklarını biliyoruz. Orhan Pamuk’un Minger Adası’na taşıdığı istibdat anlatısında da buraya kadar bir sorun yok. Konu II. Abdülhamid portresine geldiğinde, Mîna Mingerli Hanım’ın çizdiği portrenin eksik, bazı noktalardan sığ olduğunu düşünüyorum (İlgili okurlar daha dengeli ve gerçekçi bir portre için Nahid Sırrı Örik’in Abdülhamid Düşerken‘ine bakabilirler). Portre tekdüze, duygu yüklü, ideolojik, yalnızca belirli bir grubun perspektifini yansıtıyor. Bir tarihçinin değil, bir ideoloğun sesi duyuluyor. Abdülhamid değerlendirmeleri tarih bölümü birinci sınıf öğrencilerinin yapacağı türden. Romanın başında sıkıcı bir tarih kitabı yazmayacağını iddia eden birinin kaçınması gereken bir anlatı. Bunun yanı sıra, portre oldukça presentist (şimdici/bugüncü), yani mevcut iktidarın Abdülhamid tasavvurunun tam tersinin karikatürize edilmiş hali. Bu yüzden, yazar, gülünç bir şekilde Abdülhamid’e siyasal islamı ‘yeniden’ keşfettiriyor. Pamuk’un tüm anlatıları elbette sorunlu değil. Konusuna ilişkin araştırma yaptığını, vebaya karşı alınan önlemlere ve çatışmalara değindiği bölümlerde anlıyoruz. Örneğin Amasya Bayezid Camii’nde kılınan öğle namazını müteakip hocalar cemaatin dağılmamasını isteyip, şeriatta yeri olmayan karantinanın ve karantina hekiminin def edilmesi için bir dilekçe hazırlanacağını söyleyerek Müslümanları camiye çağırtırlar. Mustafa Efendi’nin, “Haydin şu kafiri getürün” demesiyle harekete geçen ayak takımı karantinahaneye saldırır. Rum kilisesine sığınan Dr. Paldi, kapıyı kırıp içeri girenler tarafından öldürülür. Orhan Pamuk bu olayı yeniden kurguluyor. 1893 Ağustos’unda İstanbul’da bulunan Paris Sefiri Esat Paşa’nın koleraların öldüğü evlerde, hasta odasındaki eşyanın yakılması ve odanın dezenfekte edilmesini bir tedbir olarak padişaha bildirdiğini biliyor. Bunun yanı sıra dönemin eczanelerinde bulunan “zâc-ı Kıbrıs” (göztaşı / bakırsülfat) gibi detaylara da yer veriyor. 1845’te Hicaz’dan dönen hacıların Adana’da karantinaya alınmasıyla gelişen olayları hatırlatan anlatıları da dersine çalıştığını gösteriyor. Fakat bunlar, tarihyazımı eğitimi almamış birinin elinden çıkmış olduğu izlenimi veren yaklaşımlarla tatsızlaşıyor. Bunun yanı sıra Pamuk, oryantalist kalıplardan kaçamıyor, anakronizme kayıyor, dini mevzulara yabancı kalıyor (Örneğin, Pamuk, uzun süredir çalıştığı romanında, esmâ-i hüsnâ (el-esmâü’l-hüsnâ) mevzusunda bilgisinin olmadığı izlenimi veriyor. Tabii seçtiği postmodern yöntemden ötürü bunun Mîna Hanım’a ait bir eksiklik bile olduğu iddia edilebilir. Neyse ki, Pamuk’un böyle eksikleri sergilediği tek roman Veba Geceleri değil, Derin Terzioğlu benzer bir yorumu Beyaz Kale için dile getirmişti). İkilikler üzerinden kurduğu anlatısı herhangi bir zarafet taşımıyor, başka tartışmalara kapı aralamıyor ve ilham vermiyor. Pamuk belki yüz kere okuduğumuz bir hikayeyi, dezenfeksiyon uygulamaları ve karantinaya gelen tepkiler üzerinden yeniden anlatıyor. Bunu yaparken de hiçbir tarafın hikayesindeki farklı resimlerle ilgilenmiyor. Gelir kaybına uğrayan esnaf takımına ve eğitimsiz nüfusun itaatsizliğine bir romancı bakışında bulunmuyor. Halbuki Osmanlı coğrafyasında, birbirinden uzak bölgelerde yaşayan insanların karantina-dezenfeksiyon uygulamalarına verdikleri tepkilere verdiği benzer tepkiler üzerinden, bu tepkilerin dini ve kültürel değerlere indirgenemeyecek oluşunun altı da çizilseydi, belki hedeflenen “world literature” için de daha hayırlı bir okuma olurdu. Günümüzde de koronavirüs konusunda benzer bir durumu yaşamıyor muyuz?

Okurlar, Veba Geceleri’nin turist kamerasına yakalanan fotoğraf karelerinin büyüsüne kapılarak o fotoğraf karesinin sahteliğini, eğreti duruşunu ve yabancılığını fark edecek mi, bunu zamanla göreceğiz.

Veba Geceleri‘nin kendi kendisine hak veren, sesinin perdesi yükseldikçe söylediğine kanaati artan tavrının verdiği rahatsızlığın, Mîna Mingerli’nin önsözde bahsettiği ‘tarihsel roman’ biçiminden kaynaklanıp kaynaklanmadığı da anlatı çerçevesinde dönen tartışmaların bir konusu olacaktır. Her ne kadar kitabın yarattığı hayal kırıklığıyla bu tartışmalarda yer alma arzum son bulmuş olsa da bu tartışmaların yazar ve okur arasındaki muhaverat söz konusu olduğunda faydalı olacağına inanıyorum. Son olarak, biliyoruz ki, günümüzde karantina nizamına dini bir motivasyonla karşı çıkış sönük kalsa da sağlığın yeni bir erdem olarak ön plana çıkması, pandemiyi kontrol altında tutmak için getirilen kısıtlamaların kişilerin ekonomik ve sosyal hayatlarına verdiği zararlarla birleşince pandeminin şekillendirdiği yeni hayata eleştiriler ve tepkiler gelmeye başladı. Roman bu konuda, bir iki kelam etme fırsatını da kaçırıyor. Belki roman bu konuyu da hesaba katsaydı, okura daha ilginç bir deneyim sunabilirdi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s