Bir Kaya Parçası

Bir ada, hatta bazı küçümseyen gözlerin nezdinde kaya parçası olduğunuzda, nizamını kimsenin içine nakledemiyormuşsunuz muamelesi görürsünüz. İnsanların gönlünde ve dilinde kurulma, zihnini yaratma bahtiyarlığını tatma hakkınız olmaz. Mutlak surette, siz, insanın dilinde tecelli edersiniz. İnsan sizin kaleminizi kullanmaya karar vermiştir. Onun zihni ve yüreği hazır olduğunda irfan yolları açılır. Meşe ağaçlarının haddine midir altındaki fideleri yıldırımlardan, doğanın musibetlerinden korumak! Yumurta kendini yumurtlayacak tavuğu hayal edemez, derler. Halbuki ben hep aksine inanmışımdır. Belki doğa yasaları dediğimiz şeyler bile zorunlu değildir ama zorunlu hale gelebilir. Gerçeğin, hatta çekinmeden söyleyeyim, hakikatin, hep kışkırtan yanını dillendiririm. Sanki bir yerlerde, zihin dünyasını çekip çevirmemi bekleyen başkaları varmış gibi hissederim. Bunun öyle ya da böyle, bir gerçeğe tekabül ettiğine de eminim. Yaşamın tüm büyüsünü bozup onu bilgiye indiren insanlar var ola dursun, ben her gün, hayatında büyü kelimesini hiç duymamış insanların dünyasına misafir olurum. Yassı bir kaya parçası olarak çıkarım kendini tabiatla insanın acayip bir terkibi zannedenlerin karşılarına, öylece dururum. Yanımdaki sivri burunlu ada, İstanbul’un sokak köpeklerine mezar olduğunda da öylece durmuştum. Tıpkı mehtap alemlerinin dilsiz şahidi olduğum gibi yine dilsiz, yine şahit kalmıştım. Bu, geriye çekildiğim anlardan biriydi. Evet, geriye çekildiğim, bir köşede sessizce beklediğim anlar oldu, bir gün onları da anlatırım. 

Kuvarsit kayaçlardan olma kollarımın üstünde kim bilir kaç mahkum, kaç şair, kaç yolcu durup düşünmüştür, bir iradeleri var mı diye, cevap hep aynıdır: “Olmadığına inanmak, mümkün mü?” Elli iki bin metre karede, hep aynı cevap… Hepsini de hatırlarım. Bizans devrinde siyasi mahkumlara bir hapishane, saray mensuplarına menfa, mütedeyyin insanlara manastır olduğum günlerden bugüne, yaşadığım her şeyi, aklımda tutarım. Şimal kıyımda, yanaşmaya müsait o sahil kısmında kaç balıkçının hayatını değiştirdiğimi bir ben, bir de onlar bilir. Her mevsim yanaşmaya elverişli iskeleler yapıldıktan, hatta bir mahkeme salonuna çevrildikten sonra da insanların hayatlarını değiştirmeye devam etmişimdir. İnsanlar mütekamil liman etütleri yaparlarken boş duracak değildim ya… Bazen geri çekilsem de gözlerden ırakken bile bir yanım hep çalışmaya, diğerleriyle iletişim kurmaya devam eder. Bunu Sir Henry Bulwer’nin şatosuna sorabilirsiniz. Her şeye rağmen kulak verenler terennüm eden anıları duyacaktır. Mesela Vasil’in mırıldandığı şarkılar hala kulaklarımdadır. Vasil’i bilir misiniz? Onun hayatı acıklıdır. Cihan Harbi’den hemen sonra Heybeliada’dan Vasil isimli bir çoban, adalıların koyun ve keçilerini burada, kuvarsit kayaçlardan olma kollarımda bakmaya başlamıştı. Ölünceye kadar burada misafirim olan bu adam, adadaki ayazmadan faydalanır, balıkçıların getirdiği nevale ile geçinirdi. Hay ve huy aleminden uzak, Robinson hayatı sürmüş bu adamın hali, rahmetli Gazi Paşa’nın da dikkatini çekmişti. Akıbeti meçhul kaldı. Belki uyuduğum, belki de geriye çekildiğim bir vakitti, bilmiyorum. Gazi Paşa’yla hiç görüşebildi mi, maaşa bağlandı mı, arayıp soranı oldu mu? Her şey söylenti oldu. Adaya gelen çapulcuların tecavüzüne uğradığı söylendi. Asırlar boyunca metruk ve harap vaziyette kalan, martılarla balıkçılara melce, maceraperestlerle çapulculara uğrak yeri olan bu kayalar, ihmal edildiğinden, hikayelere ve üniversite kürsülerine hakkıyla taşınmadığından, bu kayalarda yaşananları hiçbir zaman bilemeyeceğiz. En nihayetinde, bir kaya da bazen geriye çekilip arkasına yaslanabiliyor. İşte o zaman, bir tanık da kalmıyor. 

Halbuki arkama yaslanmadığım zamanlarda yalnızca üstümde değil, çevremde olup bitenleri de görürüm. Mesela İbrahim ve Ahmet’in hikayesi beni hâlâ güldürür. İbrahim Çallı ve Ahmet Refik bir zamanlar can ciğer kuzu sarmasıydılar. Çallı, Ahmet Refik’e “Üstad”, Ahmet Refik ise ona “Tanrım” diye hitap ederdi. Bir gün bozuşunca görüşmez oldular. Bu olaydan sonra Ahmet Refik, her sabah evinin bahçesinde palamut balığı bulmaya başladı. Sordu, soruşturdu. Sonunda palamutların her akşam hava karardıktan sonra Çallı tarafından bırakıldığı anlaşıldı. Her ikisini de yakinen tanıyan bir zat gidip Çallı’ya bunun sebebini sorduğunda “Ben onun tanrısıyım; darıldım diye rızkını kesemem ya!” cevabını aldı. Bu olayı bana darılmayacaklarını düşündüğümden sizinle paylaşıyorum. Dinince dinlesinler. Yoksa Moda’dan açılan sevdalıların, sandallarını akıntının ekseriya bu yassı kayaya sürüklediğini mi anlatmalıydım? Onu da belki 1946 Ağustos’unda beni ziyarete gelen Mehmed Bey size anlatır. Sakın bana “Hayırsız sen de!” demeyin. İşte ben böyle zarif, böyle centilmen insanlar tanıdım. “Seine Nehri” diyemeyip “Siz Nehri” diyeninden tutun, Moğolistan’ın başkentini söylerken “Affedersiniz Ulan Batur” diyenine kadar… Şimdi böyle insanları ara ki bulasın… Serüvenimi böyle insanlara hasret tamamlayacağım. Hasret, hamile bir kelime! Şimdi başlasam, kim bilir nelere gebe! 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s