Göğe Atılan Oltalar

Her şeye anlam vermek bazen ne kadar güç ve imkansız bazen ne kadar kolay, her an ulaşılabilecek bir dost gibi, diye düşündü. Ne zaman müstacel işleri olsa kendini böyle düşüncelerle oyalardı. Armudun sapı, üzümün çöpü. Acelesi yoktu. Sonra yaparım diyerek hep yarına, öbür güne ertelenen bu işlerin de hesap soracağı bir an nasıl olsa gelecekti. O zamana kadar burada gamsız bir korkuluk gibi durmak ve eşininin biraz önce getirdiği kahveyi içmek istiyordu. Zaten şu gökten inen ışık hüzmeleri geldiğinden beri yapacak başka bir iş de yoktu. Herkesin aklı fikri ışıklardı. Kimisinin dünya dışında yaşayan canlılardan bir işaret, kimisinin ise kıyamet alemi dediği ışıklarda… “Kendi zerrelerini toplayan Abdullah Efendi’den ne farkım kaldı?” diye sordu kendi kendine. “Gerçi o hikâye 1943’de yayımlanmıştı, bugün yazılsa kendi zerrelerini de toplamazdı.” Latife’nin gözlerine uzun uzun, sanki bir yabancıyla bakışıyormuş gibi baktı. Bir merdiven gördüğünde duyduğu çıkma arzusuyla, iki çift göze denk geldiğinde uzun uzun bakma arzusu ikizdi. “Niye böyle tuhaf hissediyorum ki?” diye mırıldandı. His, Orhan için hamile bir kelimeydi. Hissettiklerinin bir şeye gebe olduğuna emindi. Fakat bildiği diller, aklında bir köşeden başka bir köşeye savrulan sözcükler, hiçbir şey hissettiklerine tercüman olamıyordu. Kışın her şeyi askıya almasından hoşlanırdı, fakat ışıklar istisnaydı. İstisnalardan ve getirdiklerinden hoşlanmazdı. Işıklar geldiğinden beri kaybolan çocuklar, yaşlı insanların sağlığının bozulması, yaşanan hafıza kayıpları ve bazı şiddet olayları yüzünden sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Her şeyin kısıtlanabileceği bir hükümet şeklinin kapıları hükmedenlere, daha nazik bir tabirle yönetenlere sonuna kadar açılmıştı. Her şey hayatta kalmaktan ibaretti, diğer tüm erdemler, güvende hissettiğimiz anlarda aradığımız erdemlerdi. Kendimizi güvende hissetmediğimiz anda, dünyanın ücra köşesindeki bir Çinli bile başı derhal ezilmesi gereken bir haşereye dönüşüveriyordu.

Hep bir ağızdan okulların, tiyatroların, kafelerin, hatta ibadethanelerin kapatılması isteniyor, ölümü bekleyenler, evlerinden uzakta, hastane yataklarında, yapayalnız son nefeslerini veriyor, cenazeler törensiz defnediliyordu. İnsanın güvende hissetmek uğruna kurban etmeyeceği bir şey, ödemeyeceği bir bedel var mı, merak ediyordu Orhan, sanki birileri onu dinleyecek ve cevap verecekmiş gibi. Buraya, bu hayata meydan okumaya gelmedik mi? medeniyeti kurmak için gerektiğinde sağlığımızdan feragat etmedik mi? Aklına geçen kış, dışarıdaki soğuğa rağmen duvarın dibine istiflediği meşe odunları gelmişti. Kırıp kırıp istiflediği her odun gamını kasvetini almıştı. Bir an bile üşütmekten çekinmemiş, kuru meşeyi baltayla peynir dilimler gibi dilimlemişti. Şimdi, tüm hayatının değiştirilmesi talep ediliyordu ama boyun eğmeye niyeti yoktu. Bugün yola çıkacaktı. Dün boğaza açılacağı tekneyi hazırlamıştı. Hayatı askıya alan ışıkları yakından görmek, yaptıklarına kendi gözleriyle şahit olmak istiyordu.

Latife’ye “Gözümüzü göğe dikerken burayı unuttuk” dedi ve gülümsedi. “Dünya’yı kavrayabilseydik, bunlar olmazdı. Onun hakkında bir düşünce oluşturmamıza gerek kalmazdı. Bilinmeyeni belirlemek ve her tezahürü anlayabileceğimiz bir şeye dönüştürmek için çabalamazdık. Bu yüzden kendimizi evrenle eş görmeye başladık. Dünya’yı bir köşeye bıraktık, kendimizi onun taşrasıyla bir tuttuk.”

“Evrene dünyanın taşrası diyorsun, ha? Aramızdaki makas çok açılmış, artık dediklerini anlayamıyorum veya daha kötüsü, sen zırvalıyorsun.”

“Aslında demek istediğim bu mesafeden baktığımızda dünya dışarıda bir yerdeymiş gibi görünüyor.” 

“İyisin, değil mi?”

“Gördüğün gibi iyiyim, sağlığım yerinde. Baş ağrım yok. Burun kanamam da…”

“Şu kar fırtınasıyla birlikte inen ışıklarla ilgili teorin bu mu? Dünyanın, onun taşrasıyla bir tutmak mı?” Sesinde alay vardı.

“Hala düşünüyorum.” Kahvesinden bir yudum daha aldı ve Büyükada’nın karşısında, sahile inen ışığa doğru baktı. Adanın dik bir sırtının üstünde, Maltepe’ye nezareti olan geniş sofalı, mor salkımlı, bahçesi gül ve hanımeli müzeyyen bir evde oturup olup biteni seyretmek vicdanını rahatsız ediyordu. Önü denize kadar çamlık, aşağısı kumluk, pencerelerinin önünden mavi denizi seyredebildiğin bir yerden bakıldığında, ne felaket gibi görünür ki, diye düşündü. Denize gömülmüş ağır kaya parçalarında münzevi bir hayatın kendisine göre olmadığında karar kılmıştı. Henüz bunu Latife ile oturup etraflıca tartışmasa da emindi. Şimdilik münakaşadan kaçınıyordu.

“Sence tuhaf bir grip ya da koronavirüs salgını mı?” diye sordu Latife, bütün bu karmaşanın sebebinin bir salgın hastalık olmadığını düşünüyordu. Orhan’ın da böyle düşündüğüne emindi. “Grip veya koronavirüs insanda böyle tuhaf davranışlara sebep olmaz, değil mi? Ortadan kaybolan ve sonra birden beliren insanlar varsa bunun ışıklarla alakası olmalı. Sen geçen şu ışıkları neye benzetmiştin, hatırlıyor musun?”

“Göğe atılmış oltalara.”

“Evet, dün gece bunu düşündüm durdum. Masal gibi bir şey… Sanki bazıları o oltalara takılıp ortadan kayboldu, bilmiyorum.”

“Öyle olmalı. Gerçeği hayallerimden ötede düşünemiyo­rum.”

“Ama nasıl?”

“Evet, nasıl? Bunu bilmiyorum, bilemiyorum. Her şeyi bu ışıklar gittiğinde veya ne olduklarını anladığımızda çözeceğiz. Şu an her şey muğlak… Yanardöner, ikircikli… Ben de bu ışıklardan sonra tuhaf olaylar yaşadım. Anlam veremediğim şeyler…” Koltuğunun altındaki, Ahmet Rasim’in Kitabe-i Gam romanını düşürdü. Kitabı almak için yere eğildiğinde sahilde ışıkların titrediği fark etti. “Fark ettin mi?” diye sordu. “Işıklar titredi.” Panik içinde, sanki bir şey yakalamış gibi bir iki adım geri attı, arkasındaki yazı masasına çarptı. Masanın üstündeki kalemler dağıldı. “Allah kahretsin!” diye mırıldandı. Latife’nin dağılan kalemleri topladığını görünce bir anlık öfkeyle bağırdı: “Bitmek bilmeyen bu takıntılarından bıktım usandım! Bırak dağınık kalsın! Sürekli bir şeyleri düzeltmen, toplaman, kendine dert edinmen bana dokunuyor, anlıyor musun? Dokunuyor! Bu dünya dağılır, olması gereken bu! Dağılıyor, dağılacak! Bu topladığın her şey sen toplasan da dağılacak. Bu masayı birkaç saat sonra yine dağınık bulacaksın. Sen istediğin kadar topla, dağılacak! Anlıyor musun? Sen de dağılacaksın.” Masanın etrafında kıracak bir şey arar gibi dolandı, elindeki kahve bardağının baktı, son anda bardağı kırmaktan vazgeçip hışımla bir köşeye fırlattı. “Çöpleri karıştıran kediler gibi ayağımın altında dolanıp durma! Bir şeyleri topladığını görmek, sesini duymak istemiyorum. Beni yoruyorsun!” Masanın üstünde ne var ne yok dağıttı. Başını ellerinin arasına alıp bir müddet düşündü. “Bunlar böyle kalacak!” diye bağırdı. Derin derin nefes aldı. Latife hiç kımıldamadan durdu, öne eğilen başını yerden kaldırmadı. Orhan’ın sakinleşmesini beklerken özür diledi. Orhan, Latife’nin sesinin titreyişini fark ettiğinde, bir anlık öfkeyle, kendini kaybettiğine pişman oldu. Öfkesi saman alevi gibi söndü. Gözlerini kaçırarak Latife’den ettiği ağır lafları unutmasını istedi, af diledi. Son günlerde neden bu kadar hassas olduğunu anlattı. “Ne olursa olsun,” dedi. “Bunun acısını senden çıkartmam doğru değil. Bunun mazereti olamaz, olmamalı.” Yargılanıyormuş, izleniyormuş, kınanıyormuş gibi hissetmek bir anlık öfkeyle nelere sebep oldu, diye düşündü. 

“Tekneyle açılacağım. Işıklara…”

“Bunca insan korkarken sen neden korkmuyorsun? Neden dün akşamdan beri inat ediyorsun? Gitme, yapma, demedim mi? Daha kaç kere söyleyeceğim.”

“Söylenen bu, hep bu söyleniyor! Evden çıkma, ışıklara bakma, ışıklara yaklaşma!” Bir müddet bekledi, Latife’nin tepkilerini ölçtükten sonra kalbini göstererek “Ama ne yalan söyleyeyim, burada hiç korku yok. Radyodan ve televizyonlardan tekrar edilen anonsları dinlemekten bıktım usandım.”

“Selçuk Hanım’ın ve çocuklarının başına gelenleri sen de duydun. Baş ağrıları olduğunu söylemişler, sonra burunları kanamaya başlamış. Selçuk’un halini gördün. Kadın perişan haldeydi. Kanamaları sanki hiç durmayacaktı gibiydi, dedi.”

“On, bilemedim on beş dakika sonra durmuş.”

“Evet, ama ya sonra? Uzanmak istemişler. Birkaç saat sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi uyanmışlar. Sonra, sonra evden çıkmak istediklerini söylemişler. Onlara kar fırtınası olduğunu, dışarı çıkmamaları gerektiğini söylemesine rağmen Selçuk Hanım’ı dinlememişler. Sanki beni tanımıyorlardı, dedi. Ne dediğini hatırlıyorsun, değil mi?”

“Evet.”

“Söyle.”

“Ben de onları tanımıyordum. İnsan evlatlarını tanımaz mı?”

“Bakışları, davranışları tuhafmış. Senin de mi başına aynısı gelsin?”

“Kendi gözlerimle görmek istiyorum” dedi, ses tonunda Latife’nin hiç sevmediği o yörük inadı vardı. Sessiz sedasız, bir köşede unutulmuş bir eşya gibi dünyadan el ayak çekebilecek bir adam değildi. 

“Neyi görmek istiyorsun? Kadın, çocuklarını İnönü Stadı’nın arkasında eski Gazhane’ye kadar takip etmiş. Sonrasını anlatmaya dilim varmıyor.” Söylemek istediği çok şey vardı ama yutkunmakla yetindi. İstanbul’un neredeyse kütüğünü çıkartacak kadar yazı yazmış bir adamın böylesi anlamsız bir keçi inadı sergilemesini anlayamıyordu. Orhan, Latife’yi daha fazla üzmeden nasıl ikna edebileceğini düşündü. Eski bir anı aklına geldi. Latife’yi koltuğa oturttu, “Beni bir dinle,” dedi. “Küçüklüğümüzde adanın şu metruk bölümündeki konak hakkında anlatılanları hatırlıyor musun? Hani, şu terkedilmiş konak, havuzlu olan.”

“Hayır, hatırlamıyorum.”

“Hatırlamana yardımcı olayım. Her tarafını sarmaşıkların ele geçirdiği konaktan bahsediyorum. Çatısı çökmüştü, yeşil çerçeveli pencereleri kırıktı. Ermeni bir aileye aitti hani, terk edilmişti. Çocuklar ve gençlerin gizli buluşma yeriydi. Sonra bir dedikodu çıktı. Havuzun içinde yaşlı, cüzzamlı bir kadının yaşadığına dair hikayeler anlatılırdı. Hatırladın mı?”

“Hayal meyal.”

“Katil bir ahtapot, kocaman bir örümcek olduğunu söyleyenler bile vardı. Havuzun içindeki yuvalardan bahsedilirdi. O yuvalar, su yollarına, adanın su tesisatına uzanıyor derlerdi. Bir süre çocuklara banyo yaptırmak anne babalar için işkence olmuştu. Uzaylı filmleri yeni yeni moda olduğu için başka boyuttan, uzay-zaman yırtılması sonucu gelen bir yaratıktan söz edenleri de hatırlarsın. Ne çıktı oradan? Bugün hala sevgililer orada buluşmuyor mu? Ne cüzzamlı bir kadın, ne katil bir ahtapot, ne de kocaman bir örümcek çıktı. Hiçbir şey yoktu. Peki, neden bir süre banyo yapmaktan korktuk? Neden oraya gitmeyi kestik? Çünkü büyüklerden biri, oraya gitmemizden rahatsızdı ve bir yalan uydurdu. Hepimiz o yalana inandık.”

“Ama, ama bir çocuğun cesedi çıkarıldı…”

“Evet, bir çocuk havuzda boğulmuş. Boğuldu, dediler. Otopsiden başka bir şey çıkmadı.”

“Bunun senin ışıklara gitmenle ne alakası var?”

“Belki ışıklarda da hiçbir şey yok. Belki sadece fiziksel bir anomaliden ibarettir. Belki de küresel ısınmayla ilgisi vardır. Bilmiyorum, belki önemsiz bir şeydir.”

Latife, Orhan’a ne derse desin onu ışıklara gitmekten vazgeçireceğinin farkındaydı. Orhan’ın İstanbul’da yangın seyretmeye gelen ecnebilerden farkı yoktu. Sermet Muhtar yangını seyre çıkıyorsa, Orhan da ışıkları seyre çıkacaktı. Karındaş olmasa bile aynı ruh, aynı kan, diye düşündü. Alacağı cevabı bile bile “Hiç değilse karın dinmesini beklesen?” diye sordu.

“Tekne hazır bekliyor.”

“Peki, ya sen de oltaya yakalanırsan?”

“Bu durumda, oltanın ucundaki sazan olurum.” Yüzünde ışıkları hafife alan bir tebessüm belirdi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s