The Killing of a Sacred Deer (2017)

Bu yazı filme dair spoiler içermektedir.

Adını Euripides’in Iphigenia Aulis‘de (Eserin Türkçe baskısı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yapılmıştır) adlı eserinin sonunda yaşananlardan alan The Killing of a Sacred Deer‘da, kalp damar cerrahı Steven’ın bir hastasını kaybettikten sonra hastanın oğluyla olan yakınlaşmasıyla başlayan tuhaf olayları izliyoruz.

Yorgos lanthimos bu filminde, tekinsizliğin doğrudan doğruya bağlı olduğu faillik sorununu işliyor. “Yaşanan her olayda, bilhassa kara talih, bahtsızlık, kader dediğimiz olaylarda bir fail var mıdır, fail varsa kimdir? Fail kasıtlı hareket eden bir fail midir? Kader, kehanet gibi anlatılar da fail gibi hareket edebilir mi? Bizi etkileyen faillerden biri olarak görülebilir mi?” gibi sorular etrafında anlatısını kuruyor. The Killing of a Sacred Deer‘ın bir grup seyirci tarafından sevilirken, bir grup seyirci tarafından sevilmemesinin sebebi de doğrudan işlediği bu konuyla alakalı olabilir. Filmin adından da anlaşılacağı üzerine modern bir uyarlamasını yaptığı, Yunan mitolojisine ait bir öyküdeki zihniyetle günümüz insanın zihniyeti arasında büyük bir fark var. Tıpkı eski büyük hikayelerin, masalların ve destanların hükümdarları, kralları veya savaşçıları gibi ana karakterimiz Steven da felaketine yol açacak olan kehaneti duymasına (Martin karakterinin ağzından defalarca) rağmen o kehanetteki gibi hareket ediyor. Tüm uyarılara rağmen steven ve ailesi tam da Martin’in söylediği gibi hareket etmeye ve yine onun söylediği sonuçları yaşamaya mahkum oluyor. Başka bir deyişle, Doğukan Oruç’un da belirttiği gibi karakterlerimiz felaketlerine yol açacak kehaneti duymalarına rağmen o kehanetteki gibi hareket ederler ve modern insan bu durumu alaya alır, çünkü zihninde “kehanet”, daha genel konuşacak olursak “kader” konsepti yoktur, karakterin seçim hakkının olmaması gerçeğiyle yüzleşemez. Filmin ismini aldığı oyunda da benzer bir durum vardır. Agamemnon Truva’ya ilerlerken bir sorunla karşılaşır. Donanması ve ordusu Aulis’de toplanarak Truva’ya doğru hareket etmek için gemilerin yelkenlerini açmak istedikleri zaman, aksi yönden esen rüzgar, buna engel oluyor. Gemiler ilerlemekte sıkıntı çeker. Tanrıça Artemis, Agamemnon’a geyiklerinden biri öldürdüğü için öfkelidir ve hava durumuna müdahale etmektedir. Kahin Kahkhas, Artemis’in öfkesini yatıştırmak için, Agamemnon’un kızı Iphigenia’nın kurban edilmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine kral, bir süre sonra kızını Akhilleus ile evlendireceği vaadiyle yanına çağırır. Iphigenia, kurban olarak kesileceği sırada Artemis, bir dişi geyik göndererek kızın yerine onu kurban olmasını söyler ve Iphigenia’yı da Artemis Tapınağı’na rahibe yapmak için alır. Bu noktada bir grup seyirci, modern insan olarak günümüzün kaderin failliğine olan yabancılığından ve tekinsiz anlatılardan uzaklaştığından filmden zevk alamadığını düşünüyorum. Eğer Steven’ı Agamemnon, Martin’i Artemis ve Martin’in ameliyat masasında ölen babasını da Artemis’in geyiği olarak düşünürsek (Martin ve Steven’ın yemek yedikleri sahnede duvar kağıdındaki geyik detayını yakalayabilirsiniz. Benzer bir resim Bob hastalandıktan hemen sonra da görülmektedir. Steven’ın kızı Kim ise Ipheginia üzerine yazdığı bir essay ile İngilizce dersinden A+ almıştır) hikayenin bir çok seyircinin zihninde daha iyi oturacağına eminim (Bu modern uyarlama başarılı bulunduğu için 2017’de gerçekleşen Cannes Film Festivali tarafından En İyi Senaryo dalında ödüle layık görülmüştür). Yorgos Lanthimos’da, Yunan Yeni Dalgası adı altında izlediğimiz diğer filmlerinde olduğu gibi bilinçli bir tercihle bu konunun üstüne gidiyor olmalı, yani filme bu tepkilerin geleceği bile bile bu konuyu ele almak istediği kabulüyle hareket edebiliriz.

Filmi beğenmemin iki nedeni var. İlki, filmin tekinsizlik hissiyatını yaratmakta oldukça başarılı olması. Peki, nedir bu tekinsizlik hissi? Tekinsizlik hissi, ya hiçbir şey olmaması gerekirken bir şeylerin olma durumundan ya da bir şeyleri olması gerekirken hiçbir şeyin olmaması durumundan ortaya çıkar. Başka bir deyişle, “tekinsiz” olan sık sık şüpheye yer bırakan, bilinmezlikle flörtleşen bir kavramdır. Öyleyse Yorgos Lanthimos, tam da yapması gerekeni yapıyor. Çünkü Martin’in söyledikleri biz izleyicilere, yani modern insanlara her ne kadar imkansız da görünse gerçekleşiyor ve biz bu gerçekleşen şeylerin sebebini bilmiyoruz. Her şey kaderin bir cilvesi mi? Martin, Macbeth’in karşılaştığı cadılar gibi mi? Yoksa aileden bazı kişilerle işbirliği içinde mi? Martin’in doğaüstü güçleri mi var? Yoksa tüm bu doğaüstülüğün ardından tamamen seküler bir faillik mi söz konusu? The Killing of a Sacred Deer, bu soruların hiçbirine cevap vermeyerek tekinsizlik hissini yaratan belirsizliği korumayı tercih ediyor. Nasıl eski masallarda bir kahin, hükümdara gideceği fallanca köyde katledileceğini söylemesine rağmen hükümdar başka işi kalmamış gibi o köyden geçip katlediliyorsa, Steven da Martin’in tüm uyarılarına rağmen ailesini yaklaşmakta olan felaketten kurtaramaz. Başta Martin’in kehanetini ciddiye almaz, onu kendinden uzaklaştırır, tıpkı modern bir adam gibi Martin’in kehanetini saçma bulur, onunla dalga geçer, kehanet işler gibi göründüğünde öfkelenir, zıvanadan çıkar ama sonunda Martin’in kurallarına göre oynamak zorunda kalır. Nasıl olduğunu bilmesek de Martin haklıdır. Steven’in içinde bulunduğu durumun, Yahudi bir çocuk tarafından öldürüleceği söylenen Firavun’un bir sürü çocuğu kesecek kadar merhametsiz olmasına rağmen suyun getirdiği bir yetimi sarayına almasından pek de farkı yoktur. Kader, faillerin faili ağlarını örmüştür. Başka bir örnekte, Muhammed Peygamber, yeğeni ve damatı Ali’ye katilinin ismini, cismini söyler, hatta gösterir ama Ali, bu konuda hiçbir tedbir alınmaz. O katil döner dolaşır Ali’yi katleder. Ali, kader denen failin farkındadır. Onu süre, geri dönecek; hançer saplasa, öldüğünü sanıp yanılacaktır. Kaderinden kaçması mümkün değildir. Kendi kendini gerçekleştiren kehanet bir fail olarak sahnededir. Tayin edilebilir bir başlangıcı olmaksızın devam eden bir eylem veya koşul da tedirgin edicidir.

Böylece film boyunca bir şeylerin yanlış olduğu hissi bizimle birliktedir. Oyunculuklar (ailedeki herkesin neredeyse duygusuz ve mimiksiz oyunculuğu), kullanılan soundtrack, Edward Hopper’ın resim çalışmalarını hatırlatan sahne tasarımları ve kamera kullanımı da tekinsizlik hissini besleyen, Yorgos lanthimos’un harika bir işçilik çıkardığı noktalar, bu noktaları da es geçememek lazım. Film, kaderin failliği üzerine bir anlatı kurduğu kadar orta-üst sınıf ailelerin toplumdakileri statülerini koruyabilmek için verdiği mücadeleyi, bu mücadelenin ne kadar yıpratıcı olduğunu da gösteriyor. Bu mücadele yüzünden ister istemez aile içinde otantik bir ilişki kurulamıyor. Eşler ve çocuklar arasında sahte, kurallara dayalı bir yapı oluşuyor. Aile yitiyor, geriye sadece proje kalıyor. Yorgos Lanthimos, oyuncu yönetimiyle bu anlatımı kusursuz bir biçimde sağlıyor. Öyle ki, bu durum filmin ilerleyen dakikalarında karşımıza çıkan ilişki ağlarını da daha mantıklı bir çerçeveye oturtuyor. Yalnızca Kübler-Ross modelini (inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme) izleyen ana karakterimizin yıkılışını değil aynı zamanda bir ailenin, hatta daha ileriye götürecek olursak ideal aile olarak sunulanın yıkılışını izliyoruz. Steven’in ve ailesinin sunmak istedikleri hayat ellerinden kayıp gidiyor. Filmi daha ilginç kılan kısım ise Martin ne kadar haklı, Steven ne kadar haksız, bunu tam olarak bilemiyoruz. Bazı ipuçları Steven’ın aleyhine olsa bile, Martin’in bunu bir kan davasına veya intikam alma mevzusuna (kendince adalete en yakın şey ne ise) çevirmesi de anlaşılır bir hal alıyor. Steven önce inkar ediyor, başka mantıklı ve rasyonel açıklamalar getirmeye çalışıyor, tıpkı bir modern adam gibi hareket ediyor. Sonrasında öfkeden deliye dönüyor, öfkesini eşine ve çocuklarına, hatta Martin’e yansıtıyor. Çaresizliğini fark ettikten sonra Martin’le anlaşma yoluna gidiyor ama bunun da işe yaramayacağını, bu oyunun kurallarını değiştiremeyeceğini fark ediyor. Bu gerçekle tam anlamıyla yıkılıyor ve en doğru, en mantıklı kararı vermek için ilginç yöntemler geliştirmeye çalışıyor. Bir süre Martin’e işkence ediyor, hangi çocuğunundan vazgeçebileceğine karar vermek için okuldan çocuklarının durumuyla ilgili bilgi alıyor. Hatta eşi tarafından tüp bebek yöntemiyle yeni bir çocuk yapabilecekleri teklifini bile duyuyor. Ne yaparsa yapsın, sonunda kaderin failliği üstün geliyor. Tüm mantığını ve akılcılığı bir kenara bırakarak işini şansa bırakarak kurban edeceği çocuğunu seçiyor.

Bir de filmi “tuhaf” kılan bir yan var. Filmi tuhaf kılan asli şey ise, dışarıdan gelen birinin (Martin) ve bir şeyin (kader, kehanet, hissikablelvuku) Steven ve ailesinin dünyasını tam anlamıyla cehenneme çevirmesidir (gerçi cehenneme çevrilmeden önce yaşadıkları hayat ne kadar samimi bir hayattı, o da ayrı bir konu, bir önceki paragrafta kısaca değindim). Velhasılıkelam, 2017’de gerçekleştirilen Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü alan The Killing of a Sacred Deer, benim için 2017 senesinin en iyi filmiydi. Her ne kadar, son yıllarda antropomorfik anlatılardan sıkıldığımı sık sık bile getiriyor olsam da The Killing of a Sacred Deer‘a bir torpil yaparak onu bu tartışmanın dışında tutmak istiyorum. Modern düşüncenin karteyzen ikiliklerine, özellikle doğa-kültür, özne-nesne ve fail-yapı ayrımlarına, indirgemeciliğe, aydınlanma’yla yükselen “düşünen-bilen özne” tahakkümüne ve düşünceyi radikalleştirerek sınır noktasına ulaştıran kant’çı “kurucu özne”nin ayrıcaklı konumuna nasıl olsa tekrar değinecek bir fırsat bulurum.

Eğer bu filmi severseniz benzer bir gözle Groundhog Day (1993)’i de izlemenizi tavsiye ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s