Nimic (2019)

Dünya prömiyerini 72. Locarno Film Festivali’nde yapmış olan Yorgos Lanthimos’un kısa filmi Nimic (2019), MUBI Türkiye’de gösterime girdiğinde, Lanthimos’un aşina olduğumuz soğuk, kara mizahla dolu, absürt dünyasının hangi parçasıyla karşılaşacağıma duyduğum merakla ekranın karşısına geçtim. MUBI filmi şöyle sunuyordu: “Yorgos Lanthimos filmleri, topluma yansıttığımız kimliklerin ardındaki varoluşsal dehşeti ararken, korku türüyle flört halindedir. Lanthimos’un hiç bitmesin istediğimiz Matt Dillon’lı kısası, alışıldık rollerimiz sarsılınca hiçbir şeyden, kendi varlığımızdan bile emin olamayacağımızı gösteriyor.” Tekinsiz üstüne kurulu anlatılara duyduğum ilgiyle bu 12 dakikalık kısa filmi izlemeye başladım. Kinetta (2005), Dogtooth (2009), Alps (2011), Necktie (2013), Baby Asteroid (2014), The Lobster (2015), The Killing of a Sacred Deer (2017) (Şahsi kanaatime göre Yorgos Lanthimos’un filmografisi içinde derli toplu, tekinsizliği kurmakta en başarılı olduğu çalışmasıdır. Bu konuya başka bir yazımda daha detaylı değineceğim), The Favourite (2018) ile artık aşina olduğumuz Kuzey Avrupa soğukluğu, samimiyetten yoksun donuk hikaye anlatımıyla karşı karşıya olduğumuz Nimic bu filmografinin içinde nereye oturuyor? Tekinsizliği nasıl kuruyor ve bunda ne kadar başarılı? Nimic, bir kısa film olduğu için 12 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadım ama sunduğu perspektiften pek zevk almadığımı da itiraf etmek zorundayım.

Ailesiyle sıradan, sorunsuz bir yaşam sürdüğünü düşünen profesyonel bir çello sanatçısının yolu (Matt Dillon) metroda hiç tanımadığı biriyle (Daphne Patakia) kesişir. Matt Dillon’ın karakteri hemen karşısında oturmakta olan kadına “Vaktin var mı?” diye sorar ve bu soruyla birlikte tüm hayatının alt üst olmaya başlar. “Vaktin var mı?” gibi basit bir sorunun ardından ilginç olayların gelişmesi 12 dakikalık kısa filmi taşıyan ana unsur olur. Davetsiz misafir (Daphne Patakia’nın karakteri / eğer ona böyle diyebilirsek) ona yöneltilen soruyu Matt Dillon’ın karakterinin ses tonuyla, onun mimiklerini ve beden dilini taklit ederek sorar. Bunu takriben davetsiz misafirin Matt Dillon’ı taklit ederek onu evine kadar takip eder, hatta eve girerek (cebinde evin anahtarı da vardır) evin “yeni” adamı olmaya çalışır. Ana karakterin eşi ve çocukları da şaşkınlık içindedir. Ana karakter çocuklarından yardım ister ve “Çocuklar lütfen, annenize gerçek babalarının kim olduğunu söyleyin” der. Davetsiz misafirde aynı sözleri tekrarlar. Bu durum karşısında çocuklar “Nasıl bilebiliriz? Biz sadece çocuğuz” diye cevap verirler. Akşam olduğunda iki karakterinde yatakta eşiyle nasıl yattığını görürüz, çocuklar da sanki hakemlermiş gibi bunu seyrederler. Ana karakterimiz de davetsiz misafirde aynı hareketleri tekrarlar. Sonraki gün başladığında davetsiz misafirin ana karakterimizin yerine geçtiğini ve ana karakterimiz olduğunu, onun bir gün önceki eylemlerini tekrarladığını görürüz ve film bu şekilde sona erer. Yorgos Lanthimos’un hakkını vermem gerekir ki, kamusal yaşamın doğal bir ritüeli olan performans sanatına (daha önce üçüncü uzun metrajı Alps‘de de bir benzerini gördüğümüz gibi) bolca kara mizahı da filme dahil ederek değinmek herkesin girişmeye cesaret edebileceği bir iş değildir.

Her ne kadar Matt Dillon, Yorgos Lanthimos ile çalışmaktan zevk aldığını ve Avrupa sinemasının farklı okumalara açık olmasından hoşlandığını söylese de (kendisini yakın bir zamanda Lars von Trier’in kariyerinin en kötü filmi olduğunu düşündüğüm The House that Jack Built‘da izlemiştik) ben kendisiyle aynı duygu ve düşünceleri paylaşmadığımdan, bu kısa filmin detaylı bir analizini yapmak yerine tekinsizliği nasıl kurduğu ve bunu yapmakta ne kadar başarılı olduğunu tartışmaya açmak istiyorum. Dışarıda kalan, alışılmış algının, oluşun, bilişin ve deneyimin ötesinde olduğunu düşündüğümüz her şey tekinsiz midir? Yorgos Lanthimos’un filmi, Nimic, herhangi bir huzursuzluk yaratmakta mıdır? Zira filmde insana uzak gelen herhangi bir durum veya olay görülmemektedir. Aşina olunanın garipliği söz konusu değildir (Bu konuda daha başarılı bir örnek izlemek isteyenler, Jonathan Glazer’ın The Fall adlı kısa filmine bakabilirler). İnsana uzak gelen herhangi bir şeyler uzun soluklu bir kaçış yoktur. Daphne Patakia’nın karakteri her ne kadar eve ait değilmiş gibi dursa da bu durum da uzun sürmez. Faillik sorunu zayıftır. Belki karakterlerin kendinden bir şeyler saklama durumuna değinecek olursak, kısmi bir bilinçdışı failliğinden söz etmek, yani kendimizden bir şeyler saklamanın mümkün olup olamayacağı sorunu bir tekinsizlik yaratıyor denilebilir. Bu yine de zorlama bir yorum olacaktır. Varlık ve yokluk üzerine sorgulama yetersiz olduğundan, Yorgos Lanthimos’un tekinsizlik yaratımı ucuz mühendislik oyunlarından ibaret kalır.

Yorgos Lanthimos, filmin sinematografisinden sorumlu Diego Garcia ile modern bir ev ve şehir yaşamı yaratımında başarılı olmuşlar. Bu konuda da haklarını teslim gerekir. Lanthimos sinemasında aşina olduğumuz solgun renk paleti, deneysel soundtrack, wide, low anglelar ve fish-eye lens kullanımı ile tekinsiz gelişmelere açık bir atmosfer de kurulmuş. Bunlar Lanthimos’un sinemasında hoşlandığım teknik detaylar ama tekinsizliği yalnızca mühendislik ile kurmak mümkün değil diye düşünüyorum. Eğer mümkün olsaydı, son zamanlarda korku sinemasında gördüğüm başarılı işlerden biri olan It Follows‘un da bir hikâyeye ihtiyacı olmazdı. Birinin taklidine maruz kalmak veya bir taklitten ibaret olmak varlığını değillemeyeceğinden ötürü tekinsizliği vermekte başarılı olamıyor. Lanthimos hiçliği, yani bütünün, var olanın temelden inkarını tercih etmiyor. Böylece daha ilginç bir fikre giden yolu kapatarak kendini kimlik siyasetinin tuhaf bir yansımasına hapsediyor. Başka bir değişle, Lanthimos hiçlik imkanının taklitten ve kimlikten daha kaynaksal olduğunu fark edemiyor ya da ıskalıyor. Var olanı köklü bir surette eritmek yerine çoğulluyor, artık kimsenin satın almayacağı/almak istemeyeceği kendinden bahseden, postmodern bir anlatıya dönüştürüyor. Dahası, kimlik yani aslında cogitans ön planda olduğundan, hiç kimse ya da hiçbir nesne var olduğu duyuracak kadar güç ifade edemiyor. Bu yüzden gerçekliğin insan zihninin içeriğinden bağımsız da var olabildiği bir evrende de sinemanın mümkün olduğunu görmek isterdim. Daima muallak olanla yetinmek, bunu bir alışkanlık haline getirmek, sinemaya hizmet etmediği gibi birçok olasılığın da önünü tıkıyor, yönetmenin içinde var olan ve var olması gereken doğa filozofunu öldürüyor. İzninizle, bu konuyu biraz daha açmaya çalışayım.

Yorgos Lanthimos’un nesnelere bakış açısı hep ilgimi çekmiştir. Filmi izleyecek olan seyircilerin de Lanthimos’un nesnelere olan “tuhaf” yaklaşımını fark edeceğini düşünüyorum. Tabii, bu yaklaşım Lanthimos’un insan ve kimlik merkezli sineması yüzünden arka planda, bir anlam ifade etmeyen sahnelerden ibaretmiş hissiyatı veriyor. Tıpkı felsefe de olduğu gibi ontoloji terk ediliyor ve olumsuzlamadan ibaret bir epistemolojiyle (nesnelerin neredeyse inkar edilmesine varan bir ilgisizlikle) ve bunun sinemaya yansımasıyla yola devam ediliyor. Gilles Deleuze’ün uyardığı ve dikkat çektiği, düşüncenin dogmatik imajında, önce “ben” sonra “dünya” sabitleniyor. Eğer Lanthimos, filmde yer verdiği nesneleri niteliklerine göre değil de etkinlikleri, yaptıkları ve güçlerine göre düşünmeyi denerse sinemasının başka olasılıklara açık bir hâl alacağı kesin! Başka bir değişle, bizi o şeyle ilgili nitelikleri sıralamaya götürecek biçimde bir şeyin “ne olduğunu” değil de, şeylerin “ne yaptığı”nı sorduğu takdirde Lanthimos sinemasının taşıdığı potansiyeli eksiksiz sunma fırsatını yakalayacak. Her niteliği tözde kaynaklanan bir olay, bir oluş olarak düşünmesinin zor olmayacağı kanaatindeyim. Böylece bu filmde gördüğümüz yumurtaların “haşlanmış” olduğunu değil, kaynadığını söylerdik. Bu da bizi çok daha farklı, henüz tam anlamıyla denenmemiş, insan merkeziyetçiliğin içine hapsolmamış bir sinemaya götürebilirdi. Ne yazık ki, şuan Lanthimos’un tüm nesneleri, bilhassa rez extansayı (yayılım gösteren/gösterebilen nesneleri), Kantçı anlamda bir numenal alanının yerleşik sakini olarak kalıyor. Halbuki, şeylerin kendi içlerinde oluşlarından kaynaklanan bir gerçekliği kucaklayan ve bu gerçekliğin her zaman insan bilincinin kuşatabildiğinden fazla, çeşitli etkileşimlere dünyası olarak tezahür edebileceğini gösteren bir sinema dili kurmak, bana sorarsanız, ilginç olurdu. Belki de böylece sinema biraz olsun temsile teslimiyete sebep olan mahşerin dört atlısının, yani özdeşliğin, karşıtlığın, analojinin ve benzerliğin hapsinden kurtulur, her şey bir temsil dünyasına indirgenmezdi. Duyu organlarımızla gözlemlensin ya da gözlemlenmesin, orada-dışarıda, kendi başlarına özerk var oluşlara sahip pek çok şeyin, varlığın ya da nesnenin var olduğunun üzerine yeni bir anlatı dili kurulabilirdi. Ontolojik anlamda gerçekçi, tek tözcü ya da plüral, insan merkezci olmayan, içkinci ve düz bir sinema dilinden bahsediyorum. Bu konuya ilerleyen yazılarımda da değineceğim. Şimdilik tartışmayı burada sonlandırayım.

Hayatta haşlanmış yumurtalardan daha tedirgin edici imgeler olduğunu düşünüyorum.
Örneğin çarpışan arabalar!

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s