Suspiria (2018)

Yara hala açıktı ve kanıyordu; yalnızca gizlenmişti ve şimdi ışığa çıkmaktaydı.

Suspiria’nın yeniden çekileceğini duyduğumda Dario Argento’nun ’77 yapımı Suspiria‘sının bir hayranı olarak heyecanlanmıştım. Luca Guadagnino’nun daha önceki çalışmalarını da takdir ettiğimden nasıl bir yol izleyeceğini merak ediyordum. Sonunda film çıktığında, Guadagnino’nun farklı bir yolu tercih ettiğini gördüm. Kendine uygun biçimi belirlemeyi tercih etmişti. Merkezi sabit olmayan bir anlatımla, yalnızca anlamların süregiden çatışması ve ayrılığı üzerinden yeni bir anlatı kurmuş, “dağınık”, “savruk”, “ayrık” ve “düzensiz” bir anlatı kurarak daha canlı ve çoğulcu bir yapıt meydana getirmişti. Bunu yan hikayelerle yapmaktadır. Ana hikaye pek değişmemiştir. Susie Bannion, Madame Blanc’ın yönetimi altında dünyanın en ünlü okullarından biri olan Markos Tanz Company’de dans eğitimi almak için Berlin’e giden genç bir Amerikalı dansçıdır. Okula adım attığı ilk günden itibaren okulda tuhaf olaylar yaşanmaya başlar.

Karakterlerin farklı hayaletleri vardır. Susie, annesiyle sorunlar yaşamış, geçmişi karanlık bir figürdür. Annesi tarafından kabullenilmemiş, bir günah olarak nitelendirilmiş ve hiç sevgi görmemiştir. Diğer kızlarında birbirinden farklı sorunları vardır. Bazıları kendilerini ideolojilerin karanlık yüzüne kaptırmış, bazıları uyku problemleri çekmektedir. Doktor Klemperer ise yahudi eski eşini kurtaramamanın verdiği vicdan azabını yaşamaktadır. Agamben’in deyişiyle bu vicdan azabı bir “larva” hayalettir (Giorgio Agamben, “On the Uses and Disadvantages of Living Among Specters”, Nudities. Stanford University Press: Stanford, 2011, s. 39-40). Ardında bir ulusun geçmişiyle hesaplaşmasını da taşımaktadır (Bu konuya ilerleyen paragraflarda tekrardan değineceğim). Filmin karakterleri film boyunca rüyalarını, sanrılarını veya bazı görülerini anlamlandırmaya, onları okumaya çalışır. Fakat filmin de dikkat çektiği üzerine asıl açıklanması gereken belki de uyanık olduğumuz zamanlardır. Bu yüzden bu yazıda filmin başkarakterlerinden biri olan Susie ve Doktor Klemperer’in ilişkisinden ve bu ilişkinin neyi temsil edebileceğinden bahsedeceğim. Yani filmi açıklamak yerine yorumlayacak, bir ikizini üretecek, çok daha basit bir tüketim için detaylara inecek ve onları değiştirerek farklı bir bakış açısı sunacağım. Bu yüzden bunu bir film eleştirisi olarak görmemenizi rica ederim. Zira eleştirinin görevi yorumlamak değil, metni olduğu gibi kabul ederek açıklamaktır.

Luca Guadagnino diğer filmlerinde olduğu gibi Suspiria da duyulara hitap eder. Bu yüzden dans okulundaki kızlar gibi seyirci de her türlü kullanıma ve manipülasyona açıktır. Bir yandan feminist bir anlatı kurarken (hemen hemen bütün oyuncu kadrosu kadınlardan oluşmaktadır) diğer yandan bir zamanların Almanyası’ndaki solun marjinalleştirilme sürecini seyircinin üzerinde başarıyla uygular. Her ne kadar Almanya’nın çalkantılı gündemini geri çekilmiş bir gündem olarak sunsa da seyircinin aklında şiddet eyemlerine (bombalı saldırı, adam kaçırma vb.) başvuran, Hitlerjugend’i aratmayan bir sol imajı kalır. Filmin arka planında anlatılan bu hikayelere Guadagnino’yu suçlayan bir perspektiften bakmak mümkündür. Örneğin Doğu Almanya’nın soğuk, cansız ve totaliter bir rejimin altında çürümekte olduğu tasviri bazı sol görüşlü çevrelerin Luca Guadagnino’nun niyetini farklı değerlendirmesine sebep olabilir. Diğer bir deyişle, arka plandaki hikayeler ana hikayeye tekinsizlik katsa da sorunlara gebe yapıdadır. Zira tanıklık çağında (yani artık kurbanların, mağdurların ve faillerin hikayeleri üzerinden bir tarih anlatılarının kurulduğu zamanda), adsız ve sessiz kurbanlarla dolu, farklı okumalara açık bir anlatı kurmak tehlikeli bir iştir. Luca Guadagnino’nun bu konuda risk almayı tercih ettiğini düşünüyorum. İyi ki de böyle bir risk almayı tercih etmiş ve tarihin bellekle kendilerine özgü zamansallığını bir cadı hikayesine yerleştirmiş. Sürekli kesişen, çarpışan, iç içe geçen bu anlatılarla Guadagnino birçok remake (yeniden yapım) filmin düştüğü hataya Suspiria‘nın düşmesine engel olmuş. Ne de olsa Gus Van Sant bize bir remake filmin hangi koşullarda başarısız olacağını öğretmişti, değil mi?

Peki, Luca Guadagnino Suspiria‘sı neden Berlin’de geçmektedir? Niçin Dario Argento’nun hikayesini olduğu gibi veya Gus Van Sant’ın Psychosuvari bir biçimde ele almamıştır? Bu soruya bir cevap verebilmek için Birleşik Devletler’den Almanya’ya gelen bir dansçı olan Susie’nin ve Susie’nin içindeki “anne”yi incelememiz gerekiyor. Susie aslında beyazperdede görüp görebileceğimiz en eli kanlı, en kötücül “anne” tasvirlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Dario Argento’nun final girl (sona kalan kız)’ünden kötü karaktere dönüşür. Geçmişini asan Alman ulusunun bir sembolüdür. Tarihteki bir sayfayı kesin olarak çevirmeyi, bir soykırımı unutmayı, belleği silmeyi savunur. Doktor Klemperer’in kapısına, dolayısıyla Almanya’nın geçmişine dair anılarını silerken “Utanç ve suçluluk duygusuna elbette ihtiyacımız var ama seninkine değil” demesi bir iyilik, bir yardım olarak görünebilir mi? Evet Susie’nin filmde Markos (sahte anne) gibi kötülükler yaptığına şahit olmayız. Hatta bazı noktalarda aslında “büyü” gibi görülen olayların birer “sanrı”dan veya “yalan”dan ibaret olma ihtimalleri de düşünürüz. Bu açıdan Luca Guadagnino’nun kadınların “şeytanlaştırılması”na bir tepki gösterdiği ve farklı bir Susie karakteri yarattığını da iddia edebiliriz. Fakat bu Dario Argento’nun “anne üçlemesi”nin açık bir reddiyesi olurdu. Guadagnino’da çalışmasını Argento’nun bir reddiyesi olarak görmemekte, daha feminist bir anlatı kursa da cadı hikayesini yıkmamaktadır. Film toplumun (bilhassa erkek egemen yapının) kadınların sorunlarına “sanrı” olarak bakmasını eleştire de filmde gerçekleşen ritüeller, büyüler ve cadılar da en az kadınların sorunları kadar gerçektir. Susie, Doktor Klemperer’in anılarını silerek kolektif bir suçun, hatanın ve kötülüğün yükünü onun sırtından almaktadır. Fakat bu aslında çok da iyi niyetli bir yaklaşım değildir. Çünkü hatırlamak, bilhassa kusurlu bir geçmişi unutmamak kurtuluş olarak görülebilir; yani geçmişi kurtarmak, şimdiyi değiştirmek anlamına gelebilir. Bu açıdan bakıldığında, bağışlayan/unutan bir dünya sandığımız kadar iyi ve temiz kalpli bir dünya değildir. Luca Guadagnino burada bir kez daha yeteneğini konuşturarak ulus devlet anlatısını ve mekaniklerini bir anne silüetine sokmuştur.

Susie, belki de Alman ulus devletinin bir temsili (mental temsilcisi) olarak belleğin (hatırlamanın ve anımsamanın) suntasını Alman halkının hayatından söküp çıkarmakta, onları Shoah’ın (Yahudi Soykırımı) gölgesinden aydınlığa çıkarmaktadır. Bu Susie’nin “mother suspiriorum” olduğunu açıkladığı ve kendisinin yerine geçme niyetinde olan tüm sahte annelere lanet okuduğu sahnede de görülmektedir. Susie, göğsünü yarıp açarken (ki bu yara aynı zamanda bir kadın cinsel organına da benzetilebilir) anlarız ki Susie’nin temsil ettiği kadınların veya Alman halkının yaraları hala açıktır ve kaynıyordur; yalnızca gizlenmiştir. Geçmişle samimi bir yüzleşme asla gerçekleşmemiştir. Bu yüzden halkın iştirak ettiği kötülüğün özünde yatanlar gözardı edilmiş, bir konsensüs ile tarihsel bir bilinçle sınırlandırılmıştır. Fakat insanların itibarı da iade edilmediğinde araf benzeri bir yapı yaratılmıştır. Doktor Klemperer’in de unutana kadar bu yapıda kapana kısılmış insanlardan biri olduğu söylenebilir. Yani Luca Guadagnino, korku sinemasının kült filmini almış ve bi’ hayli politik bir anlatıya dönüştürmüştür. Bir tarihçi olmadığı için gönül rahatlığıya yargıda bulunmuş; yargıçların yerine karar vermiş ve Susie’yi Alman halkını hayaletlerinden kurtaran bir mekanizmaya çevirmiştir. Günün sonunda Doktor Klemperer için tüm yaşanmış olanların eski bir evin duvarına kazınmış iki harften farkı kalmamıştır.

Vahşetin kendisinden daha korkutucu olan da bu değil midir? Tüm yaşanılan vahşetin bir gün unutulma ihtimali…

4 Comments

  1. Sizin gibi ben de bir Suspiria hayranı idim. 1977 eylülünde filmi Kızıltoprak kent sinemasında izleyip görsellik, ses ve müzikle hayli etkilenmiş bir şekilde sinemadan çıktığımda, bu bir korku filmi ise, daha önce seyrettiğim aynı tür filmler neydi demiştim kendime… Elinize sağlık güzel bir remake değerlendirmesi olmuş, şüphesiz Guadagnino’nun filmi de hayli etkileyici bir yapıt. Ben filmin sonundaki Susie’nin kapıya ve bize uzun uzun bakıp parmağını uzattığı sahneyi soracaktım, onu nasıl okumak lazım sizce??

    Beğen

    1. İyi günler dilerim, öncelikle yorumunuz için çok teşekkür ederim. Okurların da katkı da bulunması ve yorum yapması beni çok mutlu ediyor. İki film de kendi kulvarında, sizin de belirttiğiniz gibi çok başarılılar. Ben yazıdaki genel okumamı Susie’nin o sahnesine de bağlıyor, bizi doktorla aynı kadere davet ettiğini düşünüyorum. Bu davet üzerinden Guadagnino’da “unutma/unutturulma” mevzusunda doktordan bir farkımız olmadığı yönünde günümüz toplumuna ve bireylerine bir eleştiri yöneltiyor diye düşünüyorum. Siz nasıl okudunuz, size nasıl hissettirdi?

      Beğen

      1. Açıkçası son sahnede ben de bir silme işlemi yaptığını düşünmüştüm ancak ne olduğunu anlayamamış ve doktora yaptığıyla arasındaki bağlantıyı kuramamıştım, yazınızı okuyunca taşlar yerine oturdu. Yönetmen filmde çok güzel dokunuşlar yapmış desenize. Ben filmin finalini de oldukça şaşırtıcı bulmuş ve klasik Suspiria seyircisini ters köşeye yatıran sahnelerde kurbanın birden avcı olmasını keyifle izlemiştim… Başka yazılarınızda buluşmak üzere… Kolay gelsin.

        Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s