Nesne Yönelimli Ontoloji

Nesne yönelimli ontoloji de nedir? Ne anlama gelir? Bu yazıda kısaca bu düşünceye ve bu düşüncenin etrafında toplanmış olan isimlere değineceğim. Elimden geldiğince kavramları basit ve açık bir şekilde ele almaya çalışacağım. Çünkü bir keresinde Ludwig Wittgenstein’ın da dediği gibi “Bir şey hakkında konuşulabiliyorsa, o şey hakkında açık seçi konuşulabilir.” (Ludwig Wittgenstein, Tractatus logico-philosophicus, Werkausgabe içinde, Frankfurt/Main 2006, C.1, s.9.)

“Nesne yönelimli felsefe” terimi (2009’da bu terim Levi Byrant’ın tanımıyla “nesne yönelimli ontoloji” adını almıştır) ilk olarak “spekülatif” filozof Graham Harman (yayımlanmış 18 kitabı bulunan graham harman, Artreview dergisi tarafından 2015’in en etkili 100 kişisi, 2018’in de en etkili elli felsefecisinden biri seçilmiştir) tarafından 1990’da, doktora tezinde (bkz. Tool-Being: Elements in a Theory of Objects / Tool Being: Heiddeger and the Metaphysics of Objects adıyla genileştilmiş ve düzeltilmiş olarak yayımlanmıştır) kullanıldı. Temel prensipleri şöyle sıralanabilir: 1) İnsan (özne) merkeziciliğin reddi 2) korelasyonculuk (Kantçılık) eleştirisi (Graham bunu şöyle tanımlar: “Gelin görün ki, (…) Kant’tan beri modern felsefenin hükmü budur. Onlara göre, insanlar olmadan dünyayı, dünya olmadan da insanları konuşamayız, yalnızca bu ikisi arasında korelasyon ya da uyum olduğundan bahsedebiliriz: Quentin Meillassoux’nun korelasyonizm adını vererek haklı olarak eleştirdiği bir görüş.” 3) nesnelerin altının veya üstünün kazınmasının reddi 4) sonluluğun korunması 5) nesnelerin geri çekilme durumunun farkında olma. Şu an size yabancı veya anlaşılmaz gelen bazı maddeler yazının ilerleyen bölümünde açılacak ama daha detaylı bilgi için Graham Harman’ın Object-Oriented Ontology: A New Theory of Everything‘e (Tellekt tarafından Nesne Yönelimli Ontoloji adıyla Türkçe çevirisi yayımlanmıştır) bakabilirsiniz. Bu düşüncenin özü Graham Harman’ın The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism‘de de belirttiği üzere şudur: “Dünya insanlara (bize) tezahür eden dünya değildir; bizim düşüncemizin ötesinde bir gerçekliği düşünmek saçma değil, bilakis bir zorunluluktur.” Diğer bir deyişle, nesneler insan algısından bağımsız olarak vardırlar (Kant’ın noumenleri olarak) ve indirgenemezdirler. İnsan, bir zamanlar olduğu gibi (günümüzde de bu anlayış devam etmektedir) evrenin merkezinde düşünülemez ve bugüne kadarki antropomorfik felsefe bir kenara bırakılmalı, şeylere ya da artık kurucu özne olmadan da var olduğu/olabildiği kabul edilen nesnelere, kendi gerçeklikleri ve özerklikleri iade edilmelidir. Bu yüzden Graham Harman, bu düşünceyi felsefede dolaşan yeni bir hayalet olarak tanımlar.

Graham Harman, çalışmasında felsefe tarihinin (bilhassa kıta felsefesi tarihinin) insanın nesnelere tahakkümünün tarihi olduğunu öne sürer. Bununla, modern düşüncenin karteyzen ikiliklerine, özellikle doğa-kültür, özne-nesne ve fail-yapı ayrımlarına, indirgemeciliğe, Aydınlanma’yla yükselen “düşünen-bilen özne” tahakkümüne ve düşünceyi radikalleştirerek sınır noktasına ulaştıran Kantçı “kurucu özne”nin ayrıcaklı konumuna karşı bir tavır alır: “Immanuel Kant’tan beri batı felsefesinin (bilhassa kıta) yaklaşık iki yüzyıldır nesnelerle yalnızca özneden yola çıkarak ilişki kurmak zorunda kaldığını”, dolayısıyla “nesnelerin kendi aralarındaki ilişkiyi düşünmenin neredeyse tabu halini aldığını” söyler. Konuyla ilgili olanlar ayrıca Lee Braver’ın (University of South Florida’da felsefe profesörlüğü yapmaktadır. Uzmanlık alanı kıta felsefesi, bilhassa Martin Heidegger ve Michel Foucault’dur. Analitik felsefe ve kıta felsefesi arasındaki tartışmaları konu alan makaleleri değerlidir) A Thing of This World: A History of Continental Anti-Realism adlı çalışmasına göz atabilirler. Braver bu kitabında, kıta felsefesi tarihinin bariz bir gerçekçilik karşıtlığı tarihi olduğunu sözünü sakınmadan, kışkırtıcı bir şekilde dile getirmiştir. Harman’a dönecek olursak, ana argümanı, nesnenin illa öznenin karşısında dikilen bir şey (Heidegger’in deyimiyle gegenstand) olmadan da özneden tamamen bağımsız olarak, kendi içinde ve diğer nesnelerle ilişkiye geçme kapasitesi ve edinimi olan bir varlık olduğunu öne sürmesidir (bu açıdan nesneleri özerkleştirme çabası olarak da nitelendirdim). Harman’a göre Kant kendinden şeyleri ortadan kaldırır. Nesne yönelimli ontoloji ise tersine, kendinden şeylerin varlığını ve otonomisini destekler. Bu açıdan, nesnenin iki temel bilgi türünden birine indirgenemeyeceği savunur. Bu noktada, uyarmam gerekir ki Harman’ın felsefesini bir materyalizm biçimi olarak yaftalamamak gerekiyor. Zira var olan her şey, Harman’a göre “fiziksel olmak zorunda değildir”. Var olan her şey “gerçek olmak zorunda da değildir”. Daha da önemlisi, var olan her şey düzanlamlı önerme diliyle doğru bir biçimde ifade edilebilir nitelikte de olmak zorunda değildir. İlgililer Harman’ın Amerikan İç Savaşı’nı da bir nesne olarak ele aldığı bölümü kitabın Türkçe veya İngilizce baskısından inceleyebilirler.

Nesne yönemli ontolojiye göre ilişkiler, şeyler için tesadüfidir, ilişkiye giren şeyler ilişki tarafından oluşturulmazlar; dahası, her ilişki, bileşenlerin üzerinde kalıcı izler bırakmaz. Öte yandan, “iletişim, zor da değildir. İnsanlar, içinde bulundukları toplum ve politik sistemlerle etkileşebilirler ve onları etkileyebilirler, ancak böylesi her etkileşim iz bırakmayabilir. Nesneler arasındaki iletişim ne kolay ne de imkansızdır; yani hem mümkün hem de zordur”. Nesneler eyledikleri için var olmaz, “var oldukları için eyler”. Nesne yönelimli ontoloji, nesne kelimesini alışılmadık ölçüde geniş bir anlamda kullanır (benzer bir kullanım yazının ilerleyen safhalarında değineceğimiz Timothy Morton için de geçerlidir); nesne, büsbütün birleşenlerine veya başka şeyler üzerindeki etkilerine indirgenemeyecek bir şeydir. bir nesne parçalarından fazlası, etkilerinden azıdır. Harman’ın bu açıklamaları nesne yönelimli ontolojinin küçük bir özeti olarak görülebilir. Hala güncel ve üretken bir tartışma ortamı mevcut alan bu alanla ilgili yayınlar, konferanslar ve seminerler devam etmektedir. Hatta her geçen yıl katılımın ve ilginin arttığı da söylenebilir. Nesne Yönelimli Ontoloji birçok farklı alanda da (mimari gibi) ses getirmeye başlamıştır (bkz. David Roy ve Tom Wiscombe’nin çalışmaları).

“Nesneler nitelikler olmadan var olamayacağı için ve tersi, yalnızca dört mümkün kombinasyon vardır. Bu kombinasyonlar çemberler arasındaki dört çizgiyle gösterilmiştir.”

Graham Harman, Object-Oriented Ontology‘de bu düşünceyi apolitik olmakla suçlayanlara da uzun bir cevap verir. Ona göre isimlendirebileceğiniz şeylerin hiçbirinin özünde öznelerden ve kavramsal şemalardan daha az gerçek, yaşamsal veya diğerlerinden daha önemli olarak düşünülmesi apolitik bir duruş olarak görülemez. Bu özünde oldukça politik bir duruştur. Ekolojik bir bakış yaratır. Fakat şu da kabul edilmeli ki Graham Harman’ın felsefe dışındaki alanlara ilgisi diğer filozoflara (bkz. Agamben, Zizek) göre gözle görülür düzeyde azdır. Röportajlarında da kendi alanıyla daha fazla ilgilendiğini ve bunun normal, hatta ideal olduğunu savunmuştur. Yalnızca felsefenin değil siyaset biliminin de insan olmayan varlıklara eskisinden çok daha büyük rol vermesi gerektiği fikrine katılsam da nesne yönelimli ontolojinin “insani” olanı “gözardı” etme tehlikesi, ihtimali unutulmadan bu fikir üstüne çalışmaların devam ettirilmesi sağlıklı olacaktır. En azından benim gözlemime göre, bu düşünce etrafında toplanan filozoflar buna dikkat etmektedir.

Bu alandaki bir diğer dikkat çeken isim, Jacques Derrida’nın eski öğrencilerinden biri olan Maurizio Ferraris’tir (bkz. A Taste for the Secret). Torino Üniversitesi’nde felsefe dersleri veren Ferraris, aynı zamanda üniversitesinin kurucusu olduğu Ontology and Deputy Rector for Humanities Research Center’ın başkanlığını yürütmektedir. Temel çalışma alanları yorumbilgisi, estetik ve toplumsal ontolojidir. Peki, Maurizio Ferraris’i önemli kılan şey ne? yeni realizm düşüncesini kıta felsefesi geleneği içinde yeşertme çabalarıdır. Kariyerinin ilerleyen safhalarında Derrida’nın fikirlerine karşı eleştirel bir tutum takınan Ferraris, yakın çevresinde nesne yönelimli ontolojiyle ilgilenen herkesin düşüncesini yansıtmasa da bir manifesto yayımlamıştır (bkz. Manifesto of New Realism, ilgiler Kollektif tarafından Türkçe’ye çevirilen kitaba, Yeni Gerçekçilik Manifestosu‘na da başvurabilir). Bu kitapta Maurizio Ferraris açık bir şekilde postmodernizm eleştirisi sunmaktadır. Ferraris’e göre postmodern düşüncenin iki dogması vardır. Birincisi, bütün gerçeklik toplumsal olarak inşa edilir ve sınırsızca manipüle edilebilir; ikincisi, hakikat işe yaramaz bir kavramdır çünkü dayanışma nesnellikten daha önemlidir. Ferraris’e göre bu düşünce Kıta Avrupa felsefesini domine etmektedir: “Yorumların olgulara üstünlüğü, nesnellik mitinin aşılması gerçekleşti, ama bunu savunanların öngördükleri özgürleştirici sonuçlar ortaya çıkmadı. Ne ‘gerçek dünya’ masala dönüştü, ne gerçeklik son derece yekpare, bütünlüklü, buyurgan bağlarından kurtuldu, ne de televizyon kanallarının (1970’li yıllarda inanıldığı gibi) çoğalması ve kökten özgürleşmesine karşılık gelen bakış açıları toplumsal alanda çoğalıp yapıbozuma uğradı.” Diğer bir deyişle, Ferraris postmodern düşüncenin bugünkü politik figürlerin (Donald Trump, Recep Tayyip Erdoğan vb.) daha da önünü açtığını savunmaktadır diyebiliriz. Yani postmodernizm her savın içini boşaltarak düşünceyi bir seyirlik oyun haline getirmiştir: “Önce hakikatin eski bir metafordan, yani bir tür mitten ibaret olduğu ve güç istencinin bir tezahürü olduğu söylendi. Bilgi özerk bir özgürleştirme değerine sahip değildi. daha ziyade bir egemenlik ya da aldatma aracıydı. dahası, hakikat diye bir şey yoktu, yalnızca kuvvetler ve savaşlar alanı vardı. Sonra, mitle logos ya da gerçek dünyayla görünür dünya arasında farkın kalkmasıyla sağın mirası olan yeni mitoloji projesi sol tarafından sahiplendi. Radikalleştirilen bir kantçılıkla, dünyaya ancak kavramsal şemaların ve temsillerin ortaya koyduğu dolayımla erişilebileceğini öne sürmeye başladılar.” Bu yüzden şüpheciliğin ve hakikate vedanın en saldırgan çehresinin politik alanda görüldüğünü söylemektedir. Buna örnek olarak Bush’ın şu sözlerine yer verir: “Artık biz bir imparatorluğuz ve hareket ettiğimizde kendi gerçekliğimizi yaratıyoruz. Siz gözlemcilerin incelediği bir gerçeklik; onun üzerine yenilerini yaratacağız ve siz onları da inceleyeceksiniz.”

Maurizio Ferraris’in ana argümanı dış dünyanın, kavramsal şemaların ötesine geçen ve onlardan bağımsız bir gerçeklik olduğudur. Ontoloji aracılığıyla varlık-bilgi safsatasına, eleştiriyle saptama-kabul safsatasına, aydınlanma üzerinden de bilgi-iktidar safsatasına cevap vermeye çalışır. Peki, “nesne yönelimli” ontolojiyle ne yapmaktadır? Ontoloji Ferraris için neyi ifade eder? Doğrudan alıntı yaparsak, Ferraris şöyle diyor: “Dünyanın kendi yasaları vardır ve dünya bunları dayatır, yani kavramsal şemaların kurucu eylemini yerine getireceğimiz uysal bir koloni değildir.” Buna örnek olarak sudan bahseder: “Suyun h2o olduğunu bilmek için dile, şemalara ve kategorilere ihtiyacım olduğu açık. Ama suyun h2o olması, benim her tür bilgimden tamamen bağımsızdır; o kadar ki su kimyadan önce de h2o’ydu ve hepimiz yeryüzünden yok olsa da öyle olmaya devam edecektir. ” Bu Ferraris’in “düzeltilemezlik” dediği şeydir, gerçekliğin öne çıkan özelliğidir. Halbuki, postmodernler gördüğümüz şeyi, bildiğimiz şeye bağlı kılar; her yerde kavramsal şemalar dolayımının etkin olduğunu varsayar ve son olarak, kendinde şeylerle asla ilişki kurmadığımız, her zaman ve yalnızca fenomenlerle ilişki kurduğumuz ileri sürülür. Eski şüphecilerden farklı olarak postmodern inşacılar dünyanın varlığından şüphe duymazlar; dünyanın kavramsal şemalarla inşa edildiğini, bu nedenle kendi nezdinde biçimden yoksun ve belirsiz olduğunu iddia ederler. Ferraris’in argümanına göre gerçekçi, gerçekliğin var olduğunu söylemekle yetinmez. İnşacıların inkar ettikleri bir tezi, yani “varlık=bilgi”nin doğru olmadığını savunur, hatta ontolojiyle epistemoloji arasında inşacının dikkat etmediği birçok temel farklılık olduğunu söyler: “İnşacı ateş yakıyorsa, su ıslaksa ve terlik halının üzerindeyse, bunun kavramsal şemalara bağlı olduğunu eder. Oysa ki, dünyayla kavramsal şemalar aracılığıya ilişki kursak da dünyayı kavramsal şemaların belirlediği sonucu çıkarılamaz. istediğim her şeyi bilebilirim (veya bilmezden gelebilirim); dünya gene olduğu gibi kalır. Düzeltilemezlik bize dış dünyanın varlığını gösterir. nesnelliğin (bilimsel olanının da) temel koşullarından birinin dönüşümler karşısında değişmezlik olduğunu kabul ediyorsak, öznenin (veya genel olarak epistemolojinin) kavramsal şemalarına göre nesnenin bağımsızlığının, daha güçlü bir nesnellik ölçütü olduğunu hayli hayli varsaymamız gerekir. dış dünya genellikle kavramsal şemaların dışındadır ve bu açıdan düzeltilemezdir. Ayrıca gerçekçilik hepsinden önce gelen yapısal bir rabıtaya sahiptir. Bütün deneyimlerimin doğruluğundan kuşkulanabilirim, yine de genel olarak bir şeylerin var olduğu gerçeğinden kuşku duymam.” Başka bir örnek vermek gerekirse, Ferraris’in dikkat çektiği nokta şudur; hasta olduğunu bilmekle, evli olduğunu bilmek arasında fark vardır. Her ikisi de epistemolojinin kurucu ilkesine aynı oranda maruz kalmazlar. “Doğaya uygun yaşayın” demek, “kanatlarınız olmadan bir uçaktan atlamayın” demektir, “heteroseksüel aile doğanın bir hükmü ve toplumun temelidir” demek değildir. 

Maurizio Ferraris kitabında özetle şunları savunur: 1) Doğal nesneler epistemolojiden bağımsızdır ve doğa bilimlerini meşru kılarlar. 2) Deneyim bilimden bağımsızdır. 3) Toplumsal nesneler epistemolojiye bağımlı olmakla birlikte, bu sebeple öznel değildir. 4) “Kavramsız sezgiler kördür” öncelikle toplumsal nesneler için geçerlidir, buna bağlı olarak da doğal dünyaya epistemolojik bir yaklaşım için daha az geçerlidir. Bu yüzden Ferraris, “Varlığın ve deneyimin düzeltilemez bir çekirdeğinin olduğu ve bu çekirdeğin kavramsal şemalardan ve bilgiden tamamen bağımsız kendini gösterdiği gerçeğine bağlı kalmalıyız. Öte yandan bu katman üzerine kavramsal, dilsel, bilinçli ve her şeyden önce özgürleştirici bir etkinlik olarak bilgiyi inşa etme ihtimalini açık bırakmalıyız” diyerek manifestosunu sonlandırır. Fakat daha öncede altını çizdiğim gibi bu manifesto çalışması, “nesne yönelimli ontoloji” çalışan diğer düşünürlerin fikirlerini tamamen kapsamamakta ve yansıtmamaktadır. Maurizio Ferraris’in bu düşünürler arasında daha “radikal” bir pozisyonda yer aldığını söylemek pek de yanlış olmaz. “Nesne yönelimli ontoloji”ye dair değerlendirmemizi yaparken bu detay gözardı edilmemelidir.

Bu yazıda değineceğim bir diğer yazar ise Markus Gabriel’dir. Bonn Üniversitesi’nde kıta felsefesi üzerine çalışan Gabriel, nesne yönelimli ontoloji denildiğinde akla gelen isimler arasında en genç isimlerden biridir. I Am Not a Brain adlı çalışmasıyla ses getiren Markus Gabriel’in makaleleri bir tarafa bırakılırsa nesne yönelimli ontoloji açısından en önemli eseri Warum es die Welt Nicht Gibt (Türkçe’ye Dünyanın Neden Var Olmadığı Üzerine diye çevrilen kitap Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmıştır)’dir. Gabriel bu çalışmasında, yalnız yeni realizmin ana hatlarını anlatmakla kalmıyor, diğer yandan ontoloji üzerinden konstrüktivizme ve kıta felsefesinde hakim olan metafizik anlayışına da eleştiriler getiriyor. Öncelikle Maurizio Ferraris gibi postmodernizme eleştirel görüşlerini paylaşan Gabriel şöyle der: “Postmodernizm, insanın varoluşunu, tüm katılımcıların birbirini baştan çıkarmaya, diğerleri üzerinde egemen olmaya ve onları manipüle etmeye çabaladığı bir Fransız sanat filmi yerine koydu.” Yeni gerçekçilik, Gabriel’e göre, postmodernizme bir alternatiftir. Yeni Gerçekçilik düşüncesine göre “Dünya ne sadece seyircisiz bir dünyadır ne de sadece seyircilerin dünyasıdır”. Hemen sonrasında, kışkırtıcı bir biçimde olumsuz ontolojinin temel önermesi olan dünyanın aslında var olmadığı önermesini savunur. Ana argümanı da bir şeyin ancak içinde tezahür edebileceği bir anlam alanı bulunduğunda var olabilmesi, dünyanın tüm anlam alanlarının anlam alanı oluşu, bu yüzden dünya hariç her şeyin var olduğu, fakat mutlak bir fikrin veya nesnenin tezahürünün mümkün olduğu bir anlam alanının olmaması şeklinde özetlenebilir: “Her şeyi kapsayacak bir anlam alanı olamayacağı için sınırsız çoklukta anlam alanları vardır.” Diğer bir deyişle, birbiriyle kısmen örtüşen, kısmense her bakımdan birbirinden bağımsız sonsuz çoklukta dünyaların olduğu düşüncesine varır. Dünya bir anlam alanı içinde tezahür etmez, ait olduğu bir anlam alanı yoktur. Gabriel’e göre bir şeyin var olduğunu ileri sürdüğümüzde, bunun belli bir anlam alanı içinde mevcut olduğunu ileri süreriz. Bu düşüncesi, henüz taze bir fikir olan blobjektivizme (Her şeyi kapsayan tek bir nesne alanının mevcut olduğu ve bu nesne alanının kendisinin de bir nesne olduğu şeklindeki tezdir. Konuyla ilgili olarak Austere Realism: Contextual Semantics Meets Minimal Ontology kitabına başvurulabilir) de bir eleştiri olarak görülebilir.

Timothy Morton’ın bu alanda yayımlanan kitabı da yine Tellekt’in yayın programından çıktı. Hipernesneler adını taşıyan bu kitap, nesne yönelimli ontoloji ve ekoloji üzerine başka çalışmaları da olan (bkz. The Ecological Thought, Ecology Without Nature, Dark Ecology: For A Logic of Future Coexistence) Morton’ın en önemli çalışması olarak da değerlendirilebilir. Morton bu kitabında, insanlara kıyasla zaman ve uzayda büyük oranda yayılmış olan şeylere atıfla hipernesneler terimini kullanır. Hipernesneler, bir nesne ne kadar karşı direnç göstermeye çalışırsa çalışsın dokundukları diğer nesnelere yapışırlar. Bu şekilde, hiperobjeler ironik mesafenin üstesinden gelir, yani bir nesne bir hipernesneye ne kadar direnmeye çalışırsa, hiper nesneye o kadar yapışır. Hipernesneden kaçmak mümkün değildir. Bu nesneler o kadar büyüktür ki uzay-zamanın sabit, somut ve tutarlı olduğu fikrini çürütürler. Hipernesneler, belirli bir yerel tezahürde bütünlükleri sağlayamayacak ölçüde zaman ve mekanda dağılmış haldedir. Hipernesneler, diğer varlıkların normalde algılayabileceğinden daha büyük bir alanı kaplar. Bu nedenle, hipernesneler üç boyutlu uzayda gelip gidiyor/var oluyor gibi görünür, ancak çok boyutlu bir görüşe sahip bir gözlemciye farklı görünebilir. Hipernesneler, birden fazla nesne arasındaki ilişkilerden oluşur. Nesneler bir hiper nesnenin diğer nesneler üzerindeki izini yalnızca bilgi olarak açığa çıktığında algılayabilir. Örneğin, küresel ısınma, diğer nesnelerin yanı sıra Güneş, fosil yakıtlar ve karbondioksit arasındaki etkileşimlerden oluşur. Yine de küresel ısınma, emisyon seviyeleri, sıcaklık değişiklikleri ve okyanus seviyeleriyle açıkça görülüyor ve küresel ısınma, kendi ölçümünden önce gelen bir nesneden ziyade bilimsel modellerin bir ürünü gibi görünmesine neden oluyor. Ayrıca şunları da ekliyor: “Alışık olduğumuz insan-ölçekli zamansallıklardan son derece farklı olan zamansallıklar barındırırlar. Özellikle bazı devasa hipernesneler, örneğin gezegenler, hakikaten Gauss zamansallığına sahiplerdir: Genel göreliliğe uygun olarak uzay-zaman burgaçları oluştururlar. Hipernesneler, zamanın esnemesinden ötürü insanlara görünmez kalmalarını sağlayan çok boyutlu bir evre uzayını işgal ederler. Etkilerini nesnelerarası olarak ortaya koyarlar; yani nesnelerin estetik özellikleri arasındaki ilişkililikleri ihtiva eden bir uzayda saptanabilirler.” Morton’a göre şu anda insanların görüş alanına giren ve yerkürenin kendisinin de kesinlikle aralarında yer aldığı hipernesnelerin saldırısının beraberinde getirdiği şey, dünyanın sonudur ve bunun jeolojik döngüleri yalnızca insani olgu ve değerlere göre düşünmeyen bir jeofelsefe gerektirir. Morton kitabında bu düşüncenin temellerini atmaya ve ana hatlarını çizmeye çalışır.

Doğrudan olmasa da Quentin Meillassoux da bu düşünceye yakın bir yerde kendini konumlandırmaktadır (bkz. new materialism/yeni materyalizm ve De Landa). Matematik felsefesiyle de ilgilendiğinden çalışmalarında sık sık deneysel bilimlerin insana “göreli” beyanlarda bulunmadığını, özellikle matematiğe dayalı olarak beyan ettiklerinin mutlak (insana göreli olmayan) bilgiler olduğunu öne sürüyor; bu doğrultuda ispatlar yapmaya çalışıyor. Mutlak olanı terk eden veya daha doğru bir tabirle mutlak olanla arasında mesafe koyan kantçı anlayışı ve Kant’ın transandantal felsefesini eleştirdiği çalışmalar, nesne yönelimli ontoloji çalışmalarıyla birlikte okunabilir.

Tüm nesnelerin, hayal bile olsa, diğer herhangi bir nesneyle aynı derecede varoluşa sahip olduğunu iddia eden bir gerçeklik söyleminden (düz ontolojiden / Roy Bhaskar’a göre düz ontoloji, her şeyin eşit derecede beşeri bir deneyim olduğunu söyleyerek her şeyi düzleştiren bir felsefedir. Bu, Bhaskar’ın reddettiği ampirist bir bilim felsefesine yol açar, zira Bhaskar, deneyimde hiçbir zaman tam olarak çıkmayan ancak dünyanın daha derin veçheleri olan gerçek nedensel mekanizmalarla ilgilenir) doğan, genişleyen ve ayrılan nesne yönelimli ontoloji, son dönemin ilginç felsefi akımlarından biri olarak alanla ilgisi olan okurların ilgisini hak ediyor diye düşünüyorum. Konuyla ilgili olanlar ayrıca Graham Harman‘ın blogunu okuyabilir ve nesne yönelimli ontoloji alanında çalışmaları yayımlanmış olan Ray Brassier, Levi Bryant, Iain Hamilton Grant gibi isimlerin çalışmalarına da bakabilirler. Eğer nesne yönelimli ontolojiye gelen eleştirilere de göz atmak istiyorsanız, en ünlü ve güncel eleştiri Peter Wolfendale’e ait, Object-Oriented Philosophy: The Noumenon’s New Clothes kitabını okuyabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s