The Mist (2007)

Bir Stephen King hikayesinden beyazperdeye aktarılan The Mist (Türkiye’de Öldüren Sis adıyla vizyona girmiştir), korkunun insanların davranışlarında oynadığı rol üstüne tuhaf ve tekinsiz bir anlatımdır. Maine’de küçük bir kasaba, şiddetli bir fırtınanın ardından kasabanın üstüne çöken sisle daha önce hiç deneyimlemedikleri bir felaketi deneyimlemek zorunda kalır. Başkarakterimiz olan David ve küçük oğlu acil ihtiyaçlarını karşılamak için kasabanın merkezindeki süpermarkete gitmeye karar verirler. Onlar alışverişlerini yaparken nereden geldiği bilinmeyen bir sis tüm kasabayı kaplar. Dahası sisin içinde kana susmamış bazı yaratıklar vardır. Kasabadaki bir grup insan sisten ve sisin içindekilerden korunmak için saklandıkları süpermarketin içinde kapana kısılırlar. Ama tehlike yalnızca dışarıda değildir. Tıpkı, Night of the Living Dead ve 30 Days of Night filmlerinde de olduğu gibi korku insanların karakterlerini değiştirmekte, verdikleri kararları etkilemektedir. Bu da onları dışarıdan gelen tehlikeye karşı daha kırılgan hale getirir.

Mark Fisher’a göre”tuhafı tuhaf yapan asıl şey, dışarıdan gelen bir şeyin bu dünyayı işgal etmesidir”, [1] öyleyse The Mist, tuhaf ve dolayısıyla tekinsiz bir anlatı kurmanın belki de en önemli özelliklerden birini taşır. Stephen King’in de birçok söyleşisinde kendisinden oldukça etkilendiğini söylediği H. P. Lovecraft’ın 1927’de Weird Tales‘ın (Tuhaf Öyküler) editörüne yazdığı mektupta bu anlayış görülür: “Yalnızca insani sahne ve karakterler, insani niteliklere sahip olmalı. Bunlar (ucuz bir romantizmle değil) amansız bir gerçekçilikle ele alınmalı; fakat bir kere sınırı geçip de o uçsuz bucaksız ve iğrenç bilinmez -gölgelerin dadandığı Dışarıya- adımımızı attık mı, insanlığımızı ve dünyaya ait her şeyi eşikte bırakmayı unutmamalıyız.” [2] The Mist‘de kasabanın üstüne çöken dehşet de tıpkı Yüzyılın Fırtınası’nda gördüğümüz dehşet gibi dışarıdan gelen bir dehşettir. Konu bakımından olmasa da dışarı gelen kavramından dolayı akla Lovecraft’ın “Uzaydan Gelen Renk” ve “Zamanın Dışından Gelen Gölge” çalışmalarını getirir. Dışarıdan gelen bu tehdit adım adım, bir sisin ardında kasabaya çöker ve tahakkümünü kurar. İçinde yabancısı olduğumuz yabancı unsurlar da vardır. Bunlar her ne kadar dünya üzerindeki bazı hayvanları anımsatsa da daha önce hiçbir insanın karşılaşmadığı mahlukatlardır (fakat Lovecraft’ın yarattığı panteon ve yaratıklar gibi de has ve biricik değillerdir). Tekinsizliğin hammaddesi de budur. Fisher’ın da iddia ettiği gibi tekinsizlik hissi ya hiçbir şey olmaması gerekirken bir şeylerin olması durumunda ya da bir şeyler olması gerekirken hiçbir şeyin olmaması durumunda ortaya çıkar. Sisin şimdiye kadar karşılaşılan doğa olayından bir farkı olmaması gerekir, fakat siste normal olmayan, ters giden bir şeyler vardır. Maruz kalınan sis, şimdiye kadar maruz kaldıkları sisten daha yoğundur. Kasaba halkı daha önce böyle bir sisle hiç karşılaşmamıştır ve sisin içinde kana susamış, hatta yamyamlık bile sergileyen yaratıklar vardır.

Dahası sisin neden ve nereden geldiği bilinmemektedir. Tekinsizlik hissinin döl yatağı bilinmezliktir, muammadır. Sorulara cevap verildiği an tekinsizlik hissi ortadan kalkar. Bu yüzden The Mist, seyirciye sisin ne olduğuna ve nereden geldiğine dair bazı bilgiler verse de sisin sebebine doğrudan bir cevap vermez. Sis, çevre kirliliğinin, iklim krizin, hatta bilimsel araştırmalara ve ahlaksızlığa öfkelenen Tanrı’nın öfkesinin bir sonucu olarak görülür. Film bir noktaya kadar bu teorilerin tümüne eşit mesafede durur gibi görünür. Bazen bir teoriyi güçlendirerek önümüze atar, bazen o teoriye duyduğumuz güven duygusunu zayıflatır. Yine de en güçlü teori, ordunun yaptığı bir deneyin sonucunda tuhaf bir sisin dünyayı kapladığı teorisidir. Anlatının da bu teorinin yanında olduğu hissedilir. Fakat bu bilgi, tekinsizlik hissiyatını zedeleyeceğinden film bu seferde deneye dair detaylı bilgi vermez, öğrendiklerimiz üst düzey olmayan bir askerin bildikleriyle sınırlı kalır (Konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyen okurlarımız, Stephen King’in The Dark Tower (Kara Kule) evreni ve “thinny” (incecik) kavramı üzerine okuma yapabilirler. Filmin başında David’in The Dark Tower‘ın efsanevi karakteri Roland’ın posterini de görüyoruz).

Karakterlerin sergilediği mantıksız hareketler veya “delilik” diyebileceğimiz ruh halinin sebebi, tıpkı Lovecraft hikayelerinde de olduğu gibi dışarıyla ve dışarıdan gelenle olan karşılaşmanın yarattığı travmadır. Bunun en iyi örneği de Mrs. Carmody’dir (Marcia Gay Harden’ın başarılı oyunculu takdire şayandır). Radikal dini fikirlerin etkisinde kendini “sahte” mesih olarak ön plana çıkartır. Bunun nedeni güç istencinin bir tezahürüdür. İnsanların korkusu arttıkça ve umutlar azaldıkça takipçi sayısı artar. İnsanlar yavaş yavaş bir önder ilkesiyle (führerprinzip) arkasında toplanır. Bilimin bir özgürleştirme değil daha ziyade bir aldatma aracı olduğunu söyleyerek ona inanmayanları takipçilerine hedef olarak göstererek insanların sığındıkları süpermarketi içinde yaşanmaz bir hale getirir. Artık korkunun bir mental temsilcisidir. Dünyaya ancak kavramsal şemaların ve temsillerin ortaya koyduğu dolayımla erişebileceği düşünen Mrs. Carmody, radikal dini fikirleriyle süpermarkete sığınmış insanların korkularını da suistimal ederek onları kurban fikrine ikna eder. Kurban edilecek olan da David’in henüz ergenlik çağına ulaşmamış, masum oğludur. Bu noktadan sonra David ve onun yanında olan insanlar için süpermarketi terketmek dışında bir seçenek kalmamıştır. Dehşete kapılarak şüpheciliğe ve hakikate veda eden insanların arasında kalmanın intihardan farkı olmayacaktır.

Kapana kısılmış bir ortamda, dayanışma içinde olması gereken insanların karşılaştıkları sorun karşısında dehşete düşmesi durumda nelerin olabileceğine dair korkunç bir anlatı kuran The Mist, korku filmi hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir film ama daha önce The Green Mile ve The Shawshank Redemption gibi filmlere imzasını atmış Frank Darabont’un filmografisi içinde zayıf kalacak.

Kimler izlemeli? Stephen King hayranları ve canavar filmlerinden hoşlanan seyirciler.

  • [1] Fisher, Mark. The Weird and the Eerie. Repeater Books: London, 2016, 16.
  • [2] Fisher, Mark. The Weird and the Eerie. Repeater Books: London, 2016, 20.

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s