Biçerdöver

Zaman denen biçerdöverin önüne uzandım ve hiçbir şey yapmadan durdum.

Bu sabah kendimi kötü hissetmemiştim; hiçbir şey hissetmemiştim aslında. Gerçi doktora sorsam, bir şeyler hissetmemi, belki de içimin hayatla dolup taşmasını gerektiğini söylerdi. Oysa ben hayattaydım. Her şey hayattaydı. Ölen hiçbir şey yoktu. Herkes, her şey daima hayata dönüyordu. Yer ayaklarımın, kelimelerin aracılığından kaçamayan bedenimin altındaydı. Hayatın filizlendiği yerden bana doğru sürükleniyordu. “Dışarıdan uzun süre ayrı kalan insan, işte bu her türlü hayaletten daha korkunçtur.” Yüreğimi ve zihnimi yoklamıştım. Burada ne bir hayalet, ne de bir hortlak vardı. Asıl kendinden uzun süre ayrı kalan insan… işte bu her türlü hayaletten daha korkunçtu. İnsan, yekpare görülecek, topyekün sevilecek yahut da nefret edilecek bir şey değildi. Bilakis, tetkik ve muhakeme edilecek bir manzaraydı. Hayatın anlamı buydu, normalde bize sıradan gelen bir şeyi tuhaf bir ışığın altına koyardı. Bir eylemi sahneye koyar, filmini çeker, çerçeveler, bir akordan daha önce işitilmemiş bir senfoni çıkarır ya da bir şiirin içine kapanan ve açılan diliyle konuşurdu. Bu gerçeğin karşı konulmaz istilasıydı, alışılmadık bir bakışa maruz kalırdım.

Düşünceler birbirini izlerken komşunun yeni aldığı devasa boyuttaki çim biçme makinesine gözüm takıldı. Küçükken, tarlada çalışırken, bir çim biçme makinesi olmasa da bir biçerdöverim olsun istemiştim. Sonra aniden, sanki komşuma yakalanmış gibi ilgimi kaybettim. Makineyi unuttum. Hemen burnumun dibinde olduğu halde, hiç umursamadım. Niçin umursayaydım ki? Çene kemiklerinden yapılma, sanki bir gecede döşenmiş yolları umursayanlar var mıydı? Veya etobur reklamları? Balçıkla kaplı zihinlerini orta sınıfın? Prefabrik durakları, hani o hepimizin ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi bilemediğimiz zamanlarda soluklandığı? Velhasıl, komşumuzun bahçesi de saydıklarım kadar yabancı, sevimsiz ve soğuktu. Yine de bahçenin içinden taşan bir şeyler vardı. Tıpkı evinden, evinin bana bakan pencerelerinden taşan bir şeyler olduğu gibi…

Dün sabah o eve misafirdim. Beni evin hizmetçisi karşılamış, içeriye buyur etmişti. “Yalnız saat çok erken. Uyuyanlar olabilir, ses çıkarmayın, lütfen” demişti. Ufak bir taşlığı geçip, bir merdiven yukarı kata çıktım. Karşımda beliren yarı açık kapıdan içeri girdim. Pancuları kapalı, loş odanın içindeki karyolada, sigarasını yakan bir kadın vardı. Bir eliyle sigarasını yakmaya çalışırken diğer eliyle geniş salonu işaret ederek “Çocuğu salona al, buraya getirecek ne var!” diye hizmetçiye çıkışmıştı. Böylece salona geçtik. Perdelerin ikisi kapalı, biri de yarım açıktı. Oturduğum koltuğun hemen karşısında bir yazı masası duruyordu. Kapı tarafına düşen kısımda yanmakta olan, zarif bir şömine vardı. Odanın ne kadar karanlık olduğunu, şöminenin kendini bile zor aydınlattığını düşünürken, biraz önce gördüğüm ve evin hanımı olduğunu düşündüğü kadın, üzerinde rengi soluk bir robdöşambr ile içeri girdi. Yorgun ve ihtiyar görünüşüne rağmen gene de insana yukarıdan bakan, hakim bir hali vardı. Hemen oturduğum yerden kalkıp elimi uzattıysam da elimi kibarca iterek “Rahatını bozma, lütfen” dedi. Odanın içinde, insan elini nereye atsa bir sigara alabilirdi. Her masada, hatta pencerelerin hemen önündeki sehpaların üstünde bile sayısız küllük vardı. Kadının parmaklarının arası da sigara içmekten sapsarı kesilmişti. Tıpkı dişleri gibi… Katipliğini yapacağım yazar oydu. Bunu parmaklarından anlamıştım. Parmakları anlatıldığı gibi bir örümceğin bacaklarını andırıyordu.

Tam lafa girmeye hazır bir haldeyken beni pencerenin yanına çağırdı. Yarı açık perde bir fakülte binası inşaatını görüyordu. “İki gündür bu inşaatı seyrediyorum. Senin katipliğini yapacağın kitap da böyle bir sahneyle başlayacak. Henüz her şey kafamın içinde tam yerine oturmadı ama…”

“Bütün kitaplarınızı okudum. Eminim bu kitap da tam hayal ettiğiniz gibi olacak.”

Tam bir şey söylemek üzereyken, belki de lafını böldüğüm için bana kızacakken inşaatın olduğu yerde büyük bir gümbürtü koptu. Sesin geldiği yerdeki toz bulutu geçtiğinde gördüklerim asla unutamayacağım cinstendi. Bir iş kazası! Düşen bir vinç! Kopmuş bir bacak! Bacağı ve işçiyi inşaat alanındaki konteynırın duvarına yaslamışlardı. Ne bir ilk yardım malzemesi ne de bir ambulans vardı. Adam bağırmıyor, yardım istemiyordu. Gözlerine durmuş olan acıyla sessiz bir kabulleniş içindeydi. Şaşkın işçi kalabalığının ve insanların arsız bakışları altında bacağını ondan koparıp alan vinci seyrediyor, bacağından fışkıran kanı biraz olsun durdurmak için yaraya eline tutuşturulan havluyu bastırıyordu. Üstündeki atlet kandan vıcık vıcık olmuş, kil hamuruna benzer bir hal almıştı. Bir müddet bağırış çağırışın ardından işçilerden biri kopmuş bacağı çöp poşetine koydu. Etrafındakilere bacağı soğuk tutabilecekleri bir şey olup olmadığı sorduğunu hayal ediyordum. Doğru da hayal etmiştim. Sonunda su şişelerini çıkardıkları bir kutuya bacağı koydular.

Evin hanımın yüzünde ise tuhaf bir gülümseme vardı. “Aklınıza bir şey geldi!” dedim, cevap vermedi. “Bir şey geldi, değil mi?” diye üsteledim.

“Bahçedeki çim biçme makinesini görüyor musun?”

“Evet, gördüm.”

“Onu çalıştırmanı ve önüne uzanmanı istiyorum ama kendini tamamen tehlikeye atmana gerek yok. Sana yaklaştığında önünden çekil, olur mu? Biliyorum, tuhaf bir istek…”

“Kitabınız için değil mi?”

“Evet, kitabım için.”

“Metafor mu olacak?”

“Evet, bir metafor olacak.”

“Anlıyorum.” Merdivenlerden inişimi, makineyi çalıştırışımı hiç hatırlamıyorum. Yalnızca onun bir biçerdöver olduğunu hayal ettiğimi ve canımın çok yandığını hatırlıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s