I’m Thinking of Ending Things – Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum

Uyarı: Henüz filmi izlemediyseniz, bu yazıyı lütfen okumayınız.

Thomas Mann şimdi anımsayamadığım bir yazısında, “Bir romanımı bitirdim, götürüp bankadaki kasama kilitledim, İtalya’ya geziye çıktım” der. Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum‘un ana karakteri olan Jake’in hikayesi her zaman gidebilecek bir yeri olan insanların hikayesi değildir. Eğer filmi daha iyi anlamlandırabilmek için birkaç parçaya bölecek olursak, ilk bölümünde Jake’i ve ailesiyle tanıştıracağı kız arkadaşını eve dönüş yolunda görürüz. Jake bir kuzunun ağıla döndüğü gibi eve dönmektedir (Her ne kadar evden hiç ayrılmamış olsa da. Hem eve dönmek için önce onu terk etmek gerekir mi? Jake’in hikayesini, evin onun için ne ifade ettiğini anlamaya çalışırsak Kaufman’ın filmdeki tercihlerini de daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum). Belki de bu yüzden, eve vardıklarında ağıldaki tüm kuzular ölü veya öldürülmüştür, kim bilir? Yolculuk esnasında ve evdeki aile yemeğinde kız arkadaşının ağzından sürekli aynı cümleyi işitir dururuz: “Her şeyi bitirmeyi düşünüyorum.” Bu esnada Jake’in ve kız arkadaşının ilişkisinde birtakım sorunlar olduğundan şüpheleniriz. Ortada en azından biri için mutsuz bir ilişki vardır. Jake de, (sonrasında hayalinde yarattığını anladığımız) kız arkadaş(lar)ı da tıpkı Ayhan Geçgin’in Gençlik Düşü romanındaki karakter gibi çıkış yolu aramaktadır: “Arayış önemlidir, ama arayıştan da önemlisi, en önemlisi bir çıkışı bulmaktadır. Yaşamdan bir yere doğru çıkmaktır. Yaşamı bir yere, bir yöne doğru açmak, bir yaşam yaratmaktır.” Nereye olduğu aslında çok da önemli olmayan bir çıkış yolu! Charlie Kaufman bize bu hissiyatı tüm kartlarını oynamak hissettirir. Yol sanki hiç bitmek bilmeyecek bir yoldur, kasvetlidir, soğuktur. Karakterler bazen espriler de yapsalar, konuşmaları genelde iç dünyalarındaki sıkıntıları yansıtır. Durup düşünüşlerinde, soluk alışverişlerinde bile bir özlem saklıdır.

Bu yolculukta karakterleri daha yakından tanımaya başlarız. Jake’in hayatına dair bazı ufak detaylar öğreniriz. Ama onu filmin daha ilerleyen dakikalarında, aile evinde daha yakından tanıyacağızdır. Yolculukta asıl tanıdığımız, hakkındaki tuhaflıkları keşfettiğimiz kız arkadaş(lar)ıdır. Bu karakter film boyunca farklı isimler, farklı meslekler, farklı hikayeler hatta farklı kıyafetlerle karşımıza çıkmaktadır. Değişmeyen tek bir yönü vardır. “Her şeyi bitirmeyi” istemektedir. O, Jake’in hayatında sahip olamadığı kız arkadaş(lar)ın bir yansımasıdır. Bazen bir fizikçi, bazen bir garson, bazen bir şair olarak karşımıza çıkar. Jake, izlediği filmlerden, okuduğu kitaplardan veya gerçek hayattaki bazı ufak deneyimlerinden onu yaratır, şekillendirir, değiştirir. Bu yüzden yolculuk boyunca çift olarak “ne kadar da ortak noktaları var” demekten kendimizi alamayız. Örneğin Jake’in “eve ve eve dönüş”le ilgili duygularını çok iyi anlatan ve kız arkadaşının ağzından, sanki o yazmış gibi duyduğumuz şiir, aslında Jake’in çocukluğunu, gençliği, hatta tüm hayatını geçirdiği odasındaki Eva H.D’in Rotten Perfect Mouth kitabından bir şiirdir. Fakat bu noktada, sorulması gereken bir soru daha vardır. Kaufman da bizim bu soruyu sormamızı ister. Birinin yalnızca bir fantezi olarak var olması onun var olmadığı anlamına gelebilir mi? Bu soruya vereceğim cevabı izninizle kendime saklayarak yazıya devam etmek istiyorum. Fakat devam etmeden önce filmle ilgili bir detayı daha sizinle paylaşayım. Filmin ilerleyen dakikalarında Jake, kız arkadaşına ısrarla Anna Kavan’nın dilimize de çevrilmiş olan Ice (Buz, Everest Yayınları) romanını okuyup okumadığını soruyor. Bu romanın ana karakteri de roman boyunca isimsiz, tuhaf doğası olan bir kadını takip etmektedir.

Sonunda eve varıldığında, her şey daha karışık ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Jake’in ebeveynlerinin oldukça tuhaf hareketlerde bulundukları, hatta gençleştiklerini veya yaşlandıklarını görürüz. Zaman sanki Jake durabileceği, tutunup yaşayabileceği bir zamanı arıyormuş gibi sürekli değişir. Jake sonunda öyle bir an bulamaz, bulamayacağının farkına varır. Fakat bu sahneler Jake’in aile hayatına dair önemli detaylar barındırmaktadır. Jake’i daha yakından tanırız. Bu tanıma sürecinde bize en çok yardımcı olanlar odasındakilerdir. Pauline Kael’in film incelemelerinin yer aldığı For Keeps: 30 Years at the Movies‘i, Guy Debord’un Society as Spectacle‘ı ve David Foster Wallace’un denemelerinden oluşan A Supposedly Fun Thing I’ll Never Do Again. Jake ayrıca iyi bir sinema seyircisidir. Odasında Carrie‘den The Thing‘e, The Thing‘ten A Beautiful Mind‘a kadar birçok filmin DVDsini görürüz. Filmin sonuna doğru yaptığı Nobel konuşması da A Beautiful Mind‘daki ödül konuşmasının yeniden canlandırılmasından ibarettir. Fakat Jake, her şeyden önce, küçük bir kasabada sorunlu bir anne babayla büyümüştür. Orta sınıfa mensuptur, sıradan bir eğitim almıştır, hayatı ev-dondurmacı ve okul üçgeninden çıkamamıştır. Küçük, yalnız küçük başarılara imza atabilmiş, asla kendini gerçekleştirememiştir. Kız arkadaşı evden ayrılmak istediğinde nasıl “Birazdan” dediyse, kendi hayatı içinde hep “birazdan” diyerek eylemde bulunmayı ertelemiştir. Potansiyelini kullanma fırsatı yakalamamıştır. Bu yüzden tüm film boyunca “Hayatım nasıl olabilirdi? Hangi mesleği yapabilirdim? Neyi başarabilirdim? Nasıl bir kızla tanışır, onu ailemle nasıl tanıştırırdım?” gibi sorular bir kenarda durmakta ve hikayeyi devam ettirmektedir. Yüzleşmekten korktuğu her şey, hademe kıyafetleri bile bodrumda onunla yüzleşmeyi bekler. Jake aslında her ne kadar kafasında yarattığı hikayeyi değişiklikler de yaparak sürdürse de bunlarla yüzleşmeye başlamıştır (Bazıları bunu yalnızca bir kaçış olarak da okuyabilir. Bu okumaya da açıktır).

Bu yüzden “Ortada dağılmış bir evin olmaması mı Jake’in dünyasının daralmasına sebep oldu?” diye sormadan edemiyorum. Jake’in evin dağıldığıyla kalacağından korktuğunu da hissediyorum. Zira Jake’in evinin yerine koyabileceği başka bir şeyinin olmadığını görüyoruz veya Gürbilek’in deyimiyle “Biz evin içinde olduğumuz sürece, ev de bizim içimizde” (İkinci Hayat, s.29). Diğer bir deyişle, Jake’in ikamet edebileceği başka bir evi yok. Yaşadığı kasaba, anne ve babasıyla paylaştığı ev, bu küçük dünyası ona başka bir şeyle meşgul olma fırsatı vermiyor. İçine doğduğu hayat onu bir bakıma kendine mahkum ediyor. Kendisinin durağan bir varlık olduğunu, zamanın onu ezerek üstünden geçtiğini düşünüyor. Bu yüzden Jake’in bu dünyada tutunduğu tek dal her şeyi bitirme arzusu oluyor. İçinde doğduğu dünyanın onu konuşmaya zorladığı dile sımsıkı tutunmasının sebebi de bu korku. Dili her ne kadar zengileşse, dil haznesi gelişse, kültürü artsa da konuşmaya zorlandığı dilin içinden çıkamıyor. Tüm o yaratılan, izlenilen hayaller kendi içine çöküyor ve çöktükleri noktada Jake, hademe Jake’in (yaşlı Jake) yapması gerekeni yaparak kendi içine çökmüş olan kurgusunu (ölmüş genç dansçı halini), içindeki umudun son kırıntılarını paspasıyla temizliyor. Böylece yaşlandıkça geçmişin hatıralarına daha da bağımlı olan Jake’in “her şeyi bitirmeye” karar verdiğini anlıyoruz. Diğer bir deyişle, bütün bir filmin aslında Jake’in yani yaşlı hadememizin monologundan oluştuğunu anlıyoruz.

Charlie Kaufman da tıpkı I’m Thinking of Ending Things‘in yazarı Ian Redd gibi evin, hatta içinde yaşadığımız ve belki de bazı yazarların iddia ettiği gibi artık eski anlamlarını yitirmiş dünyamızın tekinsiz bir yer olduğu kabulüyle bizi hayaletlerimizle yüzleşmeye itiyor. Fakat kaçımız bu yüzleşmeyi yapıyoruz? Tam aksine, yüzleşmek yerine, Jake’in mahvolmuş hayatı üzerinden kendimizi nasıl emniyete alabileceğimizi mi düşünüyoruz? İzleyici koltuğunda oturmuş Jake’in mahvoluşunu, hayatının çöküşünü izleyen bizleri Kaufman’ın (okul bahçesindeki araba sahnesinde) “sapık” olarak yaftalaması da boşuna değil. Jake hayatına devam edebilecek gücü kendinde bulamaz ve içindeki son umudu da öldürürken yani her şeyi bitirirken biz hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ederiz. Filmin bitişiyle bizde kalan en büyük intibah, Charlie Kaufman’ın ne kadar başarılı bir uyarlama yaptığı veya ne kadar karmaşık bir anlatıya imza attığından ibarettir. Günün sonunda her izleyici, puanını verir, yorumu yapar ve hayatına (belki Jake’in evine döndüğü gibi belki başka bir şekilde) geri döner. Diğer bir deyişle, Jake ilerleyemezken veya ilerlemesine gerek olmadığını düşünürken biz çoktan yarın neler yapacağımıza karar vermişizdir.

Filmi kimler izlemeli? Charlie Kaufman hayranları, eve dönenler ve evden kaçanlar.

Film, 4 Eylül Cuma günü Netflix’de izleyicilerin beğenisine sunuldu.

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s