Yakup Kadri’nin Horatius (Horace) Tercümesi

Horace, tasvir Anton von Werner’e ait.

Yakup Kadri Bey eski zaman içinde en çok sevdiğini söylediği şair olan Horatius’un eserlerini, bazı istisnalarla, tercüme ile bir cilt ha­linde neşr etti. Yakup’un «Livre de chevet»sini teş­kil eden ve yirmi seneden beri her fırsatta zikr et­tiği Horatius «humanités»lerin istinatgâhlarından ve dünya edebiyatının pirlerinden biridir. Eski zaman içinde yükselen ma’betler arasından bize en yakın ve munis geleni onun eseridir. Horatius vaktinde de bir siyasiyat ve fırka adamı değil, barıştırıcı ve birleştirici bir üstattı. Sükûn ve reha verici bir fikir ve kalem sahibiydi. Yakup Kadri’nin bize nakl ettiği sahifelerinden ahengini bulmuş ruhlardan intişar eden bir sükûn sirayet ediyor. Yüksek ma’nasiyle bir Epikürien olan Horatius: «Her gün (Ben yaşadım) diyen kimsedir ki kendine sahip ve bahtiyardır!» diyor.

Horatius şehrin dağdağasından ve hâyu-huyundan uzakta kalan âsude kırlar içinde sakin malikânesinin sükûnunu ve inzivasını, sade ve âlâyışsız re­fahını o kadar munis bir tarzda ifade ve bu haya­ta muhabbetini o kadar ısrarla tekrar ediyor ki, içinde bâzan şehre tahassür etse de, bu kır haya­tını samimi bir surette sevmiş ve her türlü ömre tercih etmiş olduğu sarahatla görülüyor. O, tabiatla o kadar mütahassistir ki bu itibarla muasırı Virgilius’u hatırlatmıyor değildir. Bütün eserinde tabiat hakimdir. Bildiğimiz ve bilmediğimiz otların, sebze­lerin ve ağaçların isimlerini, Kontes de Noaillesin gençlik devresindeki ilk asri şiirlerinden evvel, hep burada buluyoruz. Esaretin daha ilga edilmemiş olduğu bir za­manda, dünyada paranın az ve yemeklerle içkilerin daha zahmetle istihsal olunan kıymetli şeyler olduğu bir devirde, galeyanlı bir beşeriyet içinde, bir çok tecrübeler geçirerek ve ince ince düşünerek yaşamış olan şair kendini mütemadiyen bu kır ve inziva ha­yatının şiir ve füsununa bırakmak istiyor. Eserle­rinde mütemadiyen sevgili dostlarından ve munis hizmetkârlarından, kölelerden ve «kendininkilerinden», yiyecekler ve içeceklerden, ve bâzan da geçici he­ves ve rabıtalarından bahseder. Ne ailesinden, ne çocukluğundan bahsetmeyen şair münzevi bir hayat geçirmişe benziyor. Onun hakkında, bu tercümesi­nin başlangıcında, güzel bir etüt yazmış olan Yakup Kadri bu hususta tafsilat vermiyor ve bir şey kayd etmiyor.

Horatius ma’kul, mu’tedil, ihtiyatlı, sabırlı, a’sabına hakim, menfaatını müdrik, nüfuzlar ve servetler peşinde koşmakta hiçbir istifadesi olmadığını idrâk eden bir adamdı, ve hayatını istediği gibi tanzim et­miş olduğu görülüyor. Eserini Çezar’a (Sezar) takdim etme­si için emanet ettiği bir dostuna ne kadar teyakkuz ve ihtiyat tavsiye ediyor. Bir şairde bu, ne müthiş bir diplomat zekâsı!

Horatius yazı yazmağa min-tarafillah o ka­dar ram ve mahkûm idi ki bir şi’rinde : «Sözün kısası, ister rahat bir ihtiyarlık beni beklesin, ister şimdiden ölümün kara kanatları üstümde gerilmiş dursun, zengin veya fakir, Roma’da bulunayım ve­ya başka bir yerde sürgün olayım, taliin dileğine göre, ömrüm ne suretle geçerse geçsin, mutlaka ya­zacağım!» diyor ve iyi yazmak için hem istiydadın, yâni mütemadiyen yeni görünmek ve mutlaka nev’i şahsına münhasır olmak sevdasında değil, fakat söy­lenmiş ve bellenmiş en doğru his ve fikirleri yük­sek, selis ve sağlam bir ahenk ile ifade etmek is­terdi. Kendisinden evvel yazılmış şeylerden onun na­sıl istifade ettiğini görseler bizim acemi münekkitle­rimizin çoğu ona intihalci deyeceklerdi. Bununla be­raber bu klasik vaktinde eskilere karşı yeniliğin müdafiiydi. «Şiir ve üslup şarap gibi eskidikçe eyileşen bir şey değildir!» diyordu. Hattâ bundan do­layı eski edebiyatın kızıl bir düşmanı olmuştu.

Horatius kemale ermek isteyen ve ancak mükem­meliyete ehemmiyet veren bir şairdi. O, edebiyatperestlerin, ilmi şiirle meze etmeyi seven şairlerin ve san’atın kanunlarını düşünen sanatkârların bir piri, üstadı ve ulusudur. Bu şairin bir çok sahifelerinin mevzuu — eski ve yeni edebiyatçıların bir çoğunun olduğu gibi — doğrudan doğruya san’at eserinin fel­sefesi, tekniği ve ilmidir. Hulasa o bir «estet» dir. Mösyö André Gide gibi bir adam. Arada bâzı ifadeleri bize sert ve kaba gelen bu eski zaman şairi yalnız bir renesans (rönesans) adamına benzemez, onda asri bir cephe, bir realist tarafı da vardır. Hattâ, işte, natüralistler gibi bize bâzan bu cihetten kaba ve adi geliyor ve bu yoldaki asri bâ­zı muharrirleri hatırlatıyor. Onun şi’rinin unsurları mütenevvi’dir ve realizmin garp kültüründe bu yolda nice eski an’anelere istinad ettiğini gösterir. Şark şi’ri daha dar bir vadide cereyan etmekle bir cihetten belki daha safi kalmıştı. Fakat bu tenevvu’ ve bu realizmden de mahrum kalmıştır. Şairin muhaverelerinden mürekkep bâzı hicviyeleri ise Anatole France’ın «La Vie littéraire»inde bulunan bu yoldaki yazılarına bir numune ve meşk olmuşsa benzer ve tamamen bu edibin, muasırlarımızı teşhir etmiş olan üslubundadır.

Şairin en çok sevdiği ve eserlerinde en çok tekrar ettiği bir müşahedesi ve bir cümle tarzı var­dır. O da insanların tabiatlarındaki muhtelif hususi­yetleri, tezatları, manasızlıkları ve cinnetleri yan yana saymak ve sıralamaktır: «Kimi şunu sever, ki­ mi bilakis şundan zevk alır, kimi, benim gibi, yazı yazmazsa rahat uyuyamaz, v. s.» «Ne kadar kafa varsa o kadar zevk vardır. Bunların sayısı binlere çıkar v. s.» La Bruyère de «Les Caractères»inde aynı noktai-nazar ve merakla bu muhtelif mizaçla­rın tezatlarını sayıp söylemektedir.

Biz Horatius’u bilhassa salim bâzı hislerimizi ve hayattaki tecrübelerimizin iriştiği bâzı lıâkîkatları, sağlam bir tarzda söylemiş olduğu için seviyoruz: «Denizlerin ötesine aşmakla yalnız iklim değişmiş olur. Ruh değil… Gemiler, arabalar içinde saadet avına çıkmak ne beyhude zahmet, ne boş didinme!» O, bize muttasıl nasihatlar veriyor: «ketum ol, bir defa ağzından kaçırılmış söz artık hep uçmakta devam eder!» Ve nihayet bu Epikürien şairin ruhundan ve eserinden bile hakîkatlardan ve hayattan sızan hü­zünlü bir hava eser ve biz, bu zamanlar, kırların tabii melaline benzer bir ses duymuş gibi oluruz. Zira hayat fenalık içindedir ve bunu kendi de bi­lir: «Her şey sahibini değiştirir; hiçbir şeyden edebiyyen kim almağa imkân yoktur.» – «Ve yıllar kendileriyle beraber bize birçok meziyetler getirirler. Fakat bir çoğunu da alıp götürürler.» – «Ve işte bütün bu fanilerin işleri onlar gibi (kendileri gibi?) mahv olacaktır!» Yakup Kadri de “Erenlerin Bağından” gönderdiği nefis bâzı sahifelerinde bize bu ilham ve bu teesürle hitab etmişti.

Yakup Kadri sevdiği şairini tercüme ederken ihtimal ki büyük bir zevk duymuştur. İhtimal ki de beğendiği bu cümlelerin saf ve şeffaf üslubunu nakl etmekteki müşkülat ile yorulmuş ve sıkılmıştır. Tercüme etmek istediği metne mutabakat sevdasıyla (halbuki ele aldığı metin de bir tercümeden ibaretti!( lisanında her zaman o kadar asîl bir ahenk mevcut olan edibimiz bir takım nahiv hatalarına bile düşüyor. Metnin ilk sahifesindeki birinci türküde «kimisi» dedikten sonra «onları» diyor ve «birisi» dedikten sonra da «o biri» diyor. Bir de Yakup Kadri’nin bu selis lisanında ve bu mu’tena nesirde kullandığı bâzı kelimeleri gûya türkçeleştirmek için kabul ettiği şekiller gariptir: «Stoisizma, Platonizma, epikürizma, hümanizma» ve hattâ «ritma» diyor. Şimdi bizde bu usule uyup «kemalizma», «kemalizmacı» mı diyelim? Ve eskiden beri lisana girmiş olan kelimeleri değiştirerek «sosyalizme, bolşevizma, romantizmi ve klasisizma» mı diyelim? Kelimelerin sonunu böyle uzatmağa ne luzum var ve Fransızca telaffuz şekli yerine lisanı­mıza vaktiyle İtalyancadan girmiş olan kelimeler­deki şekle ittiba’da ne ma’na vardır? Zaten mu­harririn kendisi de nafile tatbik etmek istediği bu usulü arada unutup yerine bizim gibi mesela «Stoistler» diyor. Esasen bu şekillerin lisanın hu­susi dehası iytibariyle de doğru olmadığı muhte­meldir. Buna dair Ahmet Cevat Bey’in yeni intişar eden ve tesadüfen «Horatius» tercümesiyle aynı zamanda okuduğum «Yeni bir gramer metodu hakkında layiha» ünvanlı büyük eserinde – 225inciden 231inci sahifeye kadar – beynelmilel eklentiler bahsinde mülahazamı te’kidli eden iyzahat var: İlim ve mesleke delalet eden kelimelerin lisanımızda müsta’mel olan bugünkü şekillerini al­mış oldukları ve daha ziyade «concret» yâni mü­şahhas şeylere, cisimlere delalet eden cevheri isim­lerin «izma» eklentisi ile nihayet buldukları görü­lüyor: «romantizma» ve «manyatizma» gibi.

Mütercim bir taraftan böyle bir Türkçecilik gayretiyle, me’nus olmayan şekiller gibi kelimeler de kullanıyor: «Yergiler, yergici, örüntü, okurlar, (okumak bilenler değil, kariler ve okuyucular ma’nasına), verimkâr» gibi. Fakat diğer taraftan da lisanına «apoteoz» gibi Fransızca kelimeler karıştırıyor. Sonra coğrafya isimlerini de an’anevi irfanımıza göre değil, garp kültürüne göre istiymal ediyor. Rodos dediği bizim eski Rados adasıdır, Samos dediği de bizim eski Sisam adası! Ehemmiyetsiz gibi telakki edilen bu şeyleri bu kadar teferruat ile kayd ettiğimiz mazur görülmelidir, zira bunlar hep lisanımızla hüküm süren teşevvüşü gösteriyor. Bu tezebzübü mümkün mertebe izaleye elden geldiği, lisanımızın yettiği kadar çalışmalı değil miyiz?

Abdülhak Şinasi Hisar’ın bu yazısı Muhit mecmuasında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s