Rüya dediğiniz şey neden şu oturduğunuz masadan daha gizemli olsun ki?

Kızının boğulduğu gün, tıpkı geçen sene babasını bir trafik kazasında kaybettiğinde tüm arabaların yoldan çıkmasını istediği gibi, denizlerin üstündeki her geminin, teknenin, kayığın, hatta canlının suyun dibini boylamasını istemişti. Hayat türlü türlü imkanlarla dolu olduğu halde her birini elinin tersiyle itmiş, en iyi niyetten en kötü neticeleri çıkarmış, mesut etmek istediği herkesi bedbaht etmişti. “Muvazenesiz, her şey muvazenesiz” diye mırıldanırken yüreğinde peyda olmuş bu isteğin ağırlığıyla başını bile kaldıramıyordu. Tüm hayatı sallantıdaydı. Yüzünden düşenin bin parça olduğunu gören garsonlardan biri yanına gelip sırtını sıvazlamış, bir bardak su isteyip istemediğini sormuştu. “Sağ ol, hiç gerek yok,” demişti. “Zaten bu gece boğulacağım.” Sonra garson tam onu yalnız başına bırakacakken garsonun kolunu tutmuş, “Bilir misin,” demişti. “rüyada insanlar birbirinin gözlerine bakamazlar. Eğer olur da bakarlarsa, neden bilmem, derhal uyanırlar. Sen hiç birinin gözlerine baktın mı?”

“Rüyada mı?”

“Evet, rüyada.”

“Bi-bi-bilmem. Hiç fark etmemiştim.”

“Çoğu fark etmez ve çoğu bakmaz.” Bir lahza durdu, etrafına bakındı. Etraftaki insanların rahatsız olmasından endişelenerek garsonun kolunu bıraktı. “Çoğu ızdırapsız ve meselesiz kalmak istiyor. Kafam rahat etsin de… ne olursa olsun!” Garson bir müddet ne diyeceğini düşünür gibi durdu, sonra kendi kendine, aklına bir şaka gelmiş gibi kıkırdadı. “Rüya dediğiniz şey neden şu oturduğunuz masadan daha gizemli olsun ki?” diye sordu, fakat cevabı beklemeden onu çağıran başka bir masaya yöneldi. Belki de garson haklıydı, tüm bu rüyaların hiçbir anlamı yoktu. Belki de uyuduğumuzda hiçbir yere gitmiyorduk. Ölüm onun için her şeyi yutmuş, suyu bulandırmış olabilirdi. Zira sevdiklerini kaybettiğinden beri gök başka, mevsim başka, rüyalar başlaydı; o zaman, şimdi ağırlığını omuzlarında hissettiği bir acı yoktu. Önünde duran kitaba baktı, kapağında yazan adı okudu: “Les blancs et les bleu.” Ne tesadüf ki beyaz pantolonunun üzerine mavi bir kazak yakıştırmıştı. Bir an için babasıyla paylaştıklarını hatırladı. Aileden yadigar yaralar, doğduklarında doğumhaneye çöken sessizlik ve o sessizliği bölmek için göğüslerine doldurdukları hava birdi. Bu düşünceyle duruldu, kaderci bir sakinlikle acı acı gülümsedi. Babasını severdi. Nihat Bey, ailesiyle hiç ilgilenmemiş olmasına rağmen dürüst bir adamdı. Ona maddi manevi mukaddesatını emanet edip giden kim olursa olsun, yıllar sonra geldiğinde hepsini yerli yerinde bulurdu. Boş zamanlarında çalışma odasına çekilir, İstanbul’u anlatan yazılar kaleme alırdı. İstanbul’u onun kadar iyi bilen, tanıyan, onun gibi anlayan, hatta sezen hiç kimse yoktu. Bir semtten bahse başladı mı, o semt, semtin hususi havası, çeşnisi, rengi, kokusu, hülâsa semtin bütün varlığı diline sinerdi. Zamanın İstanbul’un sokakları ve çehresi üstündeki perde perde değişimini yalnız o yakalamış, İstanbul’u deşen kör kazmadan her yazısında ve sohbetinde bahsetmişti. Bu yüzden ki, çalışma odası boş kaldığında yalnızca ailesi değil İstanbul da biraz eksik kalmıştı. Kızı da babasına benzerdi. Tıpkı onun gibi sessiz bir gururu, bükülmez bir vekarı vardı, kalabalıkta “yok” denilecek kadar sessizdi. Gözlerinde bakanı okşayan, muhatabından da aynı nüvazişi bekleyen tatlı bir hava vardı. Hır çıkarmaktan hiç hoşlanmazdı. Öyle tuhaf bir çocuktu ki, bazı geceler evin balkonunda birlikte yatar, ellerini gökyüzüne doğru kaldırıp parmaklarıyla yıldızları ayıklarlar, gecenin kayıtsız takibi altında oyunlar oynarlardı.

Eski günleri düşündüğünde kemikli yüzü tuhaf bir hal aldı. Kızının ölümünden hemen sonra kendini Beşiktaş Sahili’nden denize bıraktığı anı hatırladı. Bir an için, yanında yürüdüğü deniz, sanki kızının sesiyle ona seslenmiş, kendini boğazın soğuk sularında bulmuştu. Balıkçılar tarafından sudan çıkartıldığında genzindeki su tadından başka hiçbir şeyi düşünememişti. “Kim bilir o ne kadar su yutmuştu” diye mırıldandı. Bu ona başka bir rüyayı hatırlattı. Rüyasında midesi bulanmaya başlayınca vida kusmaya başlamıştı. İçindeki bütün vidaları kustuktan sonra kustuğu vidaları yerden almış, eklem yerlerine sokmuş, soktuğu vidaları sıkmıştı. Aynı çaresizliği hissediyordu. Çaresizlik gittikçe büyürken karşı masadan oturan küçük bir kızın mantosundan kopup fırlayan bir düğme önüne düştü. Düğmede ufak bir kan lekesi vardı. Kan lekesini temizlediğinde düğmenin üstünde kızının adının baş harfinin olduğunu gördü. Düğmeyi o an hatırladı. Babası bu düğmeleri kızının doğum günü için hazırlamış, her birini mantosuna dikmişti. Yüreğini yokladım, asıl korkunç olan neydi? Suyun dibini boylamak mı yoksa bir anının böyle yuvarlanıp meçhule gidişi miydi? Unutulmak, işte bunun çaresi yoktu. Kendini bitmek tükenmek bilmeyen bir geceye hapsolmuş gibi hissediyordu. Düğmeyi cebine koyarken dışarıda yağmur yağdığını fark etti.  İsteksiz yağ yağmurlarının aksine bu yağmurda merhamete ve umuda dair hiçbir şey yoktu. Sanki bir şeylere öfkeli gibi camları dövüyordu. Bardaki müşterilerden biri titreyen sesiyle “Korkutmadan yağdır Allah’ım” diye mırıldandı. “Havanın sıkıntısı var, sıkıntısı…” Gök aniden gürledi. Sanki bütün bi’ dünya yeni bir barbarlığa yönelecekmiş gibi hissetti.  Kulaklarındaki yağmurun sesi, gittikçe kuvvetlenen başka bir sese dönüştü. Bir kadın saçını tarıyordu, duyuyordu.

Bu sesi gönlü kaldırmamış, başını ellerinin arasına almıştı. Kendi suretini ve anlamını kaybeden zamandan korkuyordu. Bir müddet öylece durdu. Barın içi arabaların farlarıyla dolduğunda annesinin işten dönüşlerini hatırladı. Babasının ölümünden sonra annesinin işte dönüşlerini gözler olmuştu. Salona geçer, evin önünden geçen arabaların farlarından annesinin arabasını seçmeye çalışırdı. Arabasının farları dizlerine sıçrar, gözlerinden ısırırdı. Bardaki müşterilerden biri sanki o farlar tarafından ısırılmış gibi “Etim yanıyor! Etim!” diye bağırdı. “Ne oluyor yahu?” diye sordu. “Bu olup bitenin anlamı ne?” Çocukluğunda İcadiye’den atılan yedi pâre topun sesi hâlâ kulaklarındaydı. O korkunç yangını daha dün gibi hatırlıyordu. Sirkeci civarında Hocapaşa mahallesinde başlayan yangın, on kola ayrılmış ve şehrin koskoca bir semtini bir iki saat içinde âdeta bir yanardağ hâline getirmişti. İstanbul hep yangınlara gebe bir şehir olduğundan her yangında, yalnız insanlar değil, sanatkarane eserler, paha biçilmez yazmalar, minyatürler, müzehhep yazılar, daha nice maddi ve manevi zenginlik bir gecede kül olurdu. 

Gözünü açıp barın içine dolan araba farlarına bakarken bu akşam barda kimsenin gözlerine bakmadığını fark etti.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s