Kıbrıslı Genç Bir Yazar, Ahmet Şimşek’in İlk Öykü Kitabı Hammurabi

Mustafa Türkan: Hammurabi’yi Ağustos ayında, henüz yaz bitmeden okuyabildiğim için çok şanslıyım. Siz ne düşünürsünüz bilemiyorum ama Hammurabi benim için hep yazla özdeşleşen bir kitap olarak kalacakmış gibi hissediyorum. Hikayelerinizi dünyayla paylaştığınız ve bu nazik sohbet teklifimi kırmadığınız için size çok teşekkür ederim. Böyle söyleşilerde yazarın kendisini tanıtarak sohbete başlamasını doğru bulmadığımdan, kitaba ve kaleminize odaklanmak istiyorum. Hammurabi’yi okurken insanlar olarak yaşadığımız dünyanın yaşayabileceğimiz dünyadan daha küçük olduğunu düşündüm. Diğer bir deyişle kendimizi sınırladığımız, hapsettiğimizi hissettim. Bilhassa Kıbrıslı bir yazar olarak bu bakış açısını nasıl değerlendirirsiniz? 

Ahmet Şimşek: Kıbrıs’ın yaz sıcağı çekilir cinsten değil ve birkaç öyküde güneş ve yüksek sıcaklık öykü kahramanlarını ister istemez etkiliyor, bu yüzden yaz kitabı olarak özdeşleştirmen çok doğal. Ve nasıl ki sıcaklık bizi etkiliyorsa, yaşadığımız fiziksel ve sosyolojik çevre de bizi etkiliyor, bu çevreden kopamayız. Kimisi daha iyi uyum sağlayıp özgürleşirken kimisi toplumda yeterince alan kazanamayıp kısılmış hissediyor. Bu yaşa, cinsiyete, yönelime, meslek gruplarına, psikolojik mirasımıza göre bile değişebilir. Kıbrıs ise az nüfuslu bir toplum, benim çevrem ise oldukça ufak. Türkiye’deki arkadaşlarım şirin kasaba hayatı yaşadığımı düşünüyorlar hatta. Yolda rastladığınız neredeyse bütün gözler tanıdık ama bu gözlerin sizden görmeye alıştıkları bir imaj var. Ben kendi imajımın dışına biraz çıkarsam şirin kasaba hayatımda ufak bir kaosa neden olabilirim. Ama, sanırım ufak çevre samimiyeti aynı zamanda küçük bir etki alanına sahip olmak demek oluyor ve benim bunu bazen hissettiğim olur. Ve ben hissediyorsam öykülere de yansımış olması çok muhtemel.

Mustafa Türkan: Öykülerde bu yansıma görülüyor. Bu yansımalardan kaçınmak da mümkün değil gibi… Kitabın hemen başında yer alan André Aciman’dan yaptığınız alıntı da beni bu düşünceye sürükledi. O da False Papers ve Out of Egypt‘ta büyüdüğü, yaşadığı coğrafyaların onun üzerindeki etkisinden, bu yerlerin onu nasıl beslediğinden bahsediyor. Kıbrıs da sizi öyle beslemiş diye düşünüyorum. Bunun yanı sıra hikayelerin temalar etrafında şekillendiği hissiyatına kapıldım. Aile, anne, baba, çocukluk, gençlik, zorbalık, öteki olma gibi… Bu temalar Kıbrıs insanlarının hikayelerini mi yansıtıyor, yoksa tamamen otobiyografik mi?

Ahmet Şimşek: Kitaptaki hiçbir öyküde vermek istediğim herhangi bir mesaj yok. Sadece anlatmak istediğim basit bir duygu var. Birine küsmek, bir şeyi sineye çekmek, terk edilmek gibi. Hammurabi öyküleri o duyguyu hisseden tek bir kahramanın ekseninde dönüyor genelde. Eğer çevre ya da başka biri, bir olay etkiliyorsa o duyguyu öyküde ancak etki alanı kadar yer veriyorum. Zaten öyküde alan dar, böyle olması gerekiyormuş gibi hissediyorum. Aslında yazarken amacım o duyguyu en kısa yoldan vermek, ille de öykü yazacağım diye oturmuyorum. Merdivenler ve Hurmalar öykülerinde kendi adımı kullandım. Yani o öykülerdekiler benim çünkü o olaylar bir anlamda gerçek ve eğer yaşanmış bir olayı öyküleştiriyorsam adımı kullanmaktan çekinmem. Hatta kullanmam gerekir bana kalırsa, öteki türlü okuyucu kekliyor gibi hissederim. Ama diğer hiçbir öyküde ben yokum. Sadece öykü kahramanlarıyla bir duygudaşlığımız var. Yani iki öykü hariç hiçbiri otobiyografik değil. Ve öykülerde de Kıbrıs insanı daha çok görünüyor çünkü çevremde daha çok Kıbrıslılar var ve yazarken en kısa yoldan o duyguyu vermek için etraftaki insanları anlatıyorum. Belki kolaya kaçmak ama öyle. Bir de şöyle bir durum var ki ben Kıbrıslı yazar olarak anılmak istiyorum. Bunu Cezayirlileri yazarak yapamam.

Mustafa Türkan: İnsan deneyiminin uçsuz bucaksız zengin alanlarını görmezden gelmeyen bir üslupla yazabilmek günümüzde, bilhassa günümüzün genç yazarlarında pek görmediğim bir durum. Belki de anahtar kelime samimiyettir. Kıbrıslı bir yazar olarak anılmak istediğinizi söylediniz. Birçok yazar yerel kalmaktan çekinerek bir yerin ya da bir olgunun yazarı olmaktan çekinir. Siz de böyle bir durum yok. Bir yazarın yerel hikayelerle de bir evrenselliğe ulaşabileceğini düşünüyor musunuz? Mesela Adalarla özdeşleşen Sait Faik’i, belki de hata bizde, uluslararası bir üne kavuşturamadık. Çeviri işinin içinde de olduğunuz için soruma şunu da eklemek isterim. Günün birinde hikayeleriniz başka dillerde de benzer bir etki yaratacak mıdır? 

Ahmet Şimşek: Ben de bir gün Kıbrıs adasıyla özdeşleştirilen yazarlardan biri sayılırım umarım. Şimdilik sadece bir çeviri kitabım var, önümüzdeki ay Türkiye’de yayımlanacak. Sanırım biz burada her şeyi Türkiye’de ya da Ada’da diye ayırıyoruz ister istemez. Tabii hepsi Türkçe edebiyata giriyor. Buradaki ayrım sadece ulaşılabilirlik açısından, yanlış anlaşılmasın. Blogum için çevirdiğim kısa öyküleri ise sırf bana keyif verdiği için yapıyorum. Hammurabi öykülerinden bir tanesi, iki dilli bir dergi için İngilizceye çevrildi ama yayımlanma fırsatı bulamadı. Dergi Korona sürecinde iptal edildi. Bana öyle geliyor ki birkaç kopyası hariç kitap Akdeniz’i aşamayacak. Bu bir açıdan üzücü çünkü Kıbrıslı bir yazar olarak anılmayı istesem de aslında Türkiye göçmeniyim. Hatay’da doğdum ve Hatay’da doğdum demek burada, Türkiye’de Hatay’da doğdum demekten biraz farklı. Tevekkeli değil her fırsatta Kıbrıslı yazar olarak anılayım diyorum. Bunun bana ve birçok Kıbrıslıya göre esprili bir tarafı var. Bunu söylerken burada, yani adada bir vatandaş olarak kabul görmeyi umuyorum. Amin Maalouf’un Fransa’da kabul görmeye çalışması gibi. Hammurabi bir şekilde kendi yolunda gidiyor. Kıbrıs merkezli basıldı, en önce buradaki kitapçılarda yer buldu. Türkiye’de rafa girer mi bir fikrim yok ama internetten siparişle ulaşabilecekleri kesin. Öyküler hem Kıbrıs ağzıyla hem Türkiye’de konuşulan Türkçeyle yazıldı. Bunun tek sebebi benim de bir öyle bir böyle konuşmam. Başka türlü yazsam başka bir ses yazmış gibi olurdu ve o ses benimki olmazdı. Kitabı yazarken dil tercihi yapmak saçma bence, nasıl geliyorsa öyle yazmalı.

Mustafa Türkan: Dil konusu açılmışken ve önümüzdeki ay bir çeviri eserinizin de yayına hazır olduğunu söylemişken, kendi hikayelerinize dönüp baktığınızda çeviriyle uğraşmanın kaleminize ne gibi katkıları olduğunu görüyorsunuz? Beslendiğiniz yazarlar ya da bir ülke edebiyatı var mı?

Ahmet Şimşek: Yazmakla uğraşmak çeviri yapmama katkı sağladı desem daha doğru benim için. Maurice Maeterlinck’in denemelerini çevirdim ve bu ilk ciddi çeviri işimdi ama arada Fransızcayı doğru şekilde anlamakta zorlanıyorum hâlâ. Yani tek derdim cümleyi doğru kavramaktı, Türkçeye aktarma kısmı pek keyifli geliyor bana ve hiç zorlanmıyorum. Tabii yabancı dili didiklercesine okumak ve farklı grammatical dizilişleri görmek de sizi ister istemez geliştiren bir şey. Dillerle uğraşmak genel olarak çok eğlenceli. Kafamda en çok Fransız edebiyatı yer etti, tabii eğitimini almış olmanın da getirdiği bir şey bu. O yüzden Fransız edebiyatını ayrı tutuyorum. İmrendiğim yabancı yazarlar Salinger, Proust ve Steinbeck. Çağdaş olarak da Hanya Yanagihara’yı ve Édouard Louis’i, Türkiye’den Yalçın Tosun’u, Kıbrıs’tan da Emrah Öztürk’ü takip ediyorum. Bunların yanı sıra Japon edebiyatına da bayılıyorum. Ortaokul yıllarımdan beridir manga okurum. İki dönem Japonca ders almışlığım bile var. Mişima’nın Maske‘si favori Japon edebiyatı romanım.

Mustafa Türkan: Ben listenizde André Gide’yi de görmeyi ummuştum. Bu yazarlar belki başka bir söyleşinin konusu olur. Şimdi izninizle öykülerinize geri dönmek istiyorum. Yola Fırlayan Kurbağa adlı öykünüzde şöyle bir bölüm var: “Onlar hâlâ dergilere yazı göndermeye korkuyorlar. Fazla cesur olanlarıysa yılmaksızın her yazıyı her mecrada denemeye çalışıyor.” Genç yazarlara, yani eserlerini yayımlatmak için yayınevlerine ve dergilere yazılarını gönderen arkadaşlara, kendi deneyimlerinizden ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz? Bu süreç sizin için nasıl bir süreçti? Bir çarmıh yolu diyebilir miyiz? 

Ahmet Şimşek: André Gide’i o kadar tutmam, Ahlaksız güzeldi ama Kalpazanlar‘ın çoğu yerinde çok sıkıldım. Çok fazla dergi var, biri olmazsa öteki oluyor, biraz sabırlı olup tekrar tekrar göndermek gerekiyor. Ben de ille de yayımlatmak istediğim öyküleri biri kabul eder diye göndermeye devam ediyorum. En son biri beğeniyor ama son gönderdiğim olmadı mesela. Dosya yayımlatmak ise bambaşka bir olay. Hammurabi‘yi kimse basmak istemedi. Baktım olacağı yok,  dosyam elimde kaldı, geçtiğimiz Aralık’ta A4’e çıktı aldım hikayeleri, tezgâha serip 15 liradan sattım. İşe yaradı! Öykülerimin iyi ya da kötü olduğunu düşünmüyorum, ama bir yerde şansım döndü ve insanlar daha fazla öykümü okumak istedi. O gün o tezgâhta durmasaydım Hammurabi büyük ihtimal çıkmazdı.

Mustafa Türkan: Umarım bu hikayeniz yeni yazarlara da ilham ve cesaret verir. Bu kitapta herkesin kendinden bir şeyler bulacağı, seveceği bir öykü olacaktır. Benimkisi Üzgün Pedro oldu. Fakat bu öyküye dair hislerimi kendime saklayarak başka bir öyküye değinmek istiyorum. Hammurabi yerde öylece yatarken… Hortlayan kötü anıların üstüne düşünüyordum. Herkese tanıdık gelecek küçük nesnelerden, anılardan, ufak başlangıçlardan kurulan hikayeler sanki bir David Cronenberg filminin parçasıymış gibi birleşiyor. Böylece öykülerin ürettiği nostalji hissi tuhaf bir tekinsizlik hissiyle dengelenmiş oluyor. Ben bunu bir başarı olarak görüyorum. Çünkü nostaljiye öykünen herkesi, belki de biraz haddimi aşarak, birer ölü sevici olarak görüyorum. Hammurabi‘nin bu duruma düşmemesi sevindirici. Öyküleri kurarken nostaljiye, sadece geçmişe bakmamaya özen gösterdiniz mi? 

Ahmet Şimşek: Öyküler hep, dediğiniz gibi hortlayan nahoş anıları anlatıyor ama aslında bunun sebebi kahramanların ilerisi için hazır olmaları. Geçmişi artlarında bırakmak istiyorlar ama daha önce onunla yüzleşmeleri gerek. Cezalarını çektikten sonra önlerini görebilecekler. Hammurabi olaylar ve karakterler açısından biraz karanlık bir kitap ama bu açıdan bakınca bana oldukça iyimser görünüyor. Daha genel düşünürsek toplum olarak ilermek için de aynısını yapmamız gerek sanırım. Razumin’in elimizi ısırmasına izin vermeliyiz. Öyküde alan dar olduğu için o dengeyi kurmakta zorlanmadım desem yalan olur. Hatıralar durduk yere geri gelmezler çünkü, dürtecek bir şeyler gerekiyordu. Bu nedenle öykülerin çoğu iki kısımlı gibi ama bunu vermek benim için daha önemli olduğundan biçimi çok da önemsemedim açıkçası. Böyle öykü yazılmaz diyen olursa amenna.

Mustafa Türkan: Söyleşinin yavaş yavaş sonuna gelmeden önce son zamanlarda çeşitli mecralarda sanatçılara Proust Anketi’nden sorular soruluyor. Ben de oradan seçtiğim bazı kısa soruları sana sormak istiyorum. 

Ahmet Şimşek: Tabii.

Mustafa Türkan: En sevdiğiniz kelime?

Ahmet Şimşek: Dost.

Mustafa Türkan: En nefret ettiğiniz kelime?

Ahmet Şimşek: Ayrım.

Mustafa Türkan: En büyük kusurunuz nedir?

Ahmet Şimşek: Kendimi aşağılarım.

Mustafa Türkan: Size en fazla keyif veren kötü huyunuz nedir?

Ahmet Şimşek: Herkesle hemen senli benli olmak.

Mustafa Türkan: Kahramanınız kimdir?

Ahmet Şimşek: Erkek kardeşim Bekir. Ünlü dansçıdır.

Mustafa Türkan: Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Ahmet Şimşek: İnce Memed.

Mustafa Türkan: Nasıl ölmek isterdiniz?  

Ahmet Şimşek: Burnu ensemdeyken.

Mustafa Türkan: Her güzel şeyin bir de sonu oluyor. Benim için çok keyifli bir söyleşi oldu, umarım sizin için de öyle olmuştur. Kitabı okuyacak insanlara kitabın gizemini bozmadan hem biraz kitabı, hem de sizi tanıtabildiğimi düşünüyorum. Şimdiden okuru bol olsun. O zaman son sorumu da izninizle sorayım. Okuyucular olarak hepimizin okuduğumuz eserlerden bir beklentisi oluyor. Sizin okuyucularınızdan bir beklentiniz var mı? Veya bir isteğiniz? 

Ahmet Şimşek: Teşekkür ederim, ben de çok keyif aldım. Yazarken okuyucu aklıma gelmiyor hiç, bu da bir hata belki, tek bir arkadaşıma yazıyormuş gibi hayal ediyorum. Ama O beni tanıdığınından neyi neden yazdığımı da biliyor. Bu yüzden okuyucular beklediklerini bulamayabilirler. Ya ben onlardan ne beklerim? Okurken sıkılmamalarını umabilirim sadece.

Ahmet Şimşek kimdir? 1994 İskenderun doğumlu yazar, Hacettepe Üniversitesi’nde Fransızca eğitimi aldı. Öykü Gazetesi, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, Öykülem, Türk Dili Dergisi Genç Sanat, Havadis-Poli, Tantana, Uçsuz Edebiyat gibi dergilerde öyküleri yayımladı. İlk öykü kitabı Ağustos 2020’de Işık Kitabevi Yayınları tarafından yayımlandı. Buradan blogunu, buradan ise Twitter adresini takip edebilirsiniz.

Kitaba nasıl ulaşabiliriz? Hammurabi, Işık Kitabevi’nde ve ada geneli kitapçılarda. Kıbrıs’ta yaşamayan kitap kurtlarımız bu linkten kitabı satın alabilirler.

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s