Kahkaha

Asaf Halet Çelebi’ye…

Çırağan’a uzanan yolda insanların bakışları ve apartman pencereleriyle binbir parçaya bölünmüş bir motor olmak istiyordu. Yarı uyku dimağında, insanlar tarafından sanki bir gecede döşenmiş olan yolların gönlüne açtığı bu arzunun varlığını inkâr edemezdi. Kelama can veren bir yazar veya taşa can veren bir heykeltıraş, yani bahtiyarlığı yaratmakta bulan bir insan olsaydım, her şey daha farklı olurdu diye düşündü. Ne alemdeki yerini bulabiliyor, ne de yer edinebileceği bir alemi yoktan var edebiliyordu. Kendine ihanet eden bir adam gibi ne yapacağını, hatta ellerini nereye koyacağını bilemedi. Birini arayıp konuşmak istedi. Kulaklarını ve yüreğini dolduran sessizliği bir nebze de olsa hafifletmekten başka ne yapsa, ne etse dünyanın tüm varlığıyla üstüne geleceğinden emindi. Ama herkesi, tüm dostlarını kendinden uzaklaştırmıştı. Etrafında hiç kimse kalmamıştı. Bu yüzden yolların ve o yollarda gelip giden makinelerin merhametine ve masumiyetine inanıyordu. Yolda trafiğe yakalanmadan ilerleyen motosikletlerin onun için kuşlardan bir farkı yoktu. Onları kadim hikâyelerinde kutsal kuşlara benzetiyordu. 

Bu düşünceler ile Çırağan Caddesi’nde salına salına yürürken kendini birden Çırağan’ın yıkıntıları arasında buldu. Ne ara buraya geldiğini anlayamamıştı. Taşın tozun arasında sanki kaybettiği bir şeyi ararmış gibi saraya bakıyordu. Sarayın sütunları ve duvarları senelerin tahribatına rağmen hâlâ ayaktaydı. Dünkü gazetede Çırağan Sarayı’nın yeni Deniz Müzesi olacağını okumuştu. Dolmabahçe’deki caminin evkafa iade edilerek tekrar ibadethane olarak kullanılacak olması, Deniz Müzesi’nin nereye nakledileceği sorusunu akla getirmiş, bu müşkül duruma böyle bir çare bulunmuştu. Gazeteye göre, temelleri ve bütün duvarları sağlam bulunan sarayın çatı kısmı kapatılacak ve ufak bir tamiri müteakip, Deniz Müzesi’ne çevrilecekti. Yapılan ilk tetkiklere göre binanın zemin katı, hâlâ bir kısmı Kasımpaşa’daki ambarda harap bir hâlde, diğer bir kısmı da Deniz Müzesi’nde bulunan muhtelif teknelere tahsis edilecekti. Çırağan Sarayı’nın birinci katından ise zemin kattaki tarihi tekneler seyredilecekti. Bununla beraber, alınan karara göre binanın yalnız üst kısmı tam bir tamire tâbi tutularak döşeme kaplanacak ve muhtelif dairelere taksim edilecekti. Bu üst katta, Barbaros, Turgut Reis, Kaptan Paşalar gibi hâlen Deniz Müzesi’nde bulunan galerilerle özel koleksiyonlara yer verilecekti. Ayrıca Çırağan Sarayı’nın etrafı temizlenerek tanzim edilecek ve rıhtıma tarihi Türk topları yerleştirilecekti. Her şey bir kararnameye bakıyordu. Yakında çıkacak olan bu kararname ile Çırağan Sarayı, Milli Savunma Bakanlığı’na devredilecek ve tamirata derhal başlanılacaktı. Demokrat Parti hükümeti bütün tamiratın bir milyon liraya çıkacağını tahmin ediyordu. Gazeteler yazdığına göre kararname muhakkak çıkacaktı. Zira yeni hükümetin de en çok ben bilirimcilikte eskisinden aşağı kalır yanı yoktu. 

Bu habere en çok sevinenlerden biri de Manisa’nın bağımsız milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’di. Vatan gazetesine verdiği mülakatta “Müzeler çok müessir mekteplerdir. Birbirini takip eden nesiller oradan feyiz alırlar, ilham alırlar. Orada milli izzetinefis dediğimiz harikalar yatan kudrete kavuşurlar” demişti. Bu karardan dolayı hükümete bir şükran borcumuz olduğunu düşünüyordu. Lakin Metin kendini hiç kimseye borçlu hissetmediği gibi bu sarayın istikbalinin ne olacağını da merak etmiyordu. Hakkı Paşa’nın felaketlerle dolu sadaretinin bir parçası olarak gördüğü yangın ona yalnızca içinde bulunduğu durumu hatırlatıyordu. Yaşamaktan, doymak bilmeyen bir obur gibi önüne çıkan her şeyi yalayıp yutmaktan yorulmuştu. Dünyayı bir ur gibi sardığı ve yemeye başladığı anı çok iyi hatırlıyordu. Önce tırnaklarını, tırnaklarının arasına dolan pislikleri, ölü derileri yemişti. Sonra sıra dişlerinin arasına dolan yemek artıklarına, yüzündeki ölü derilere gelmişti. Onları da yiyip bitirdikten sonra sıra dış dünyaya gelmişti. Bitkileri, hayvanları, insanları, insanların ona ayırdığı zamanı, ona gösterdiği ilgiyi, ne bulabilirse yemişti.

Ellerini sarayın istinat duvarlarında gezdirdiğinde bir ses işitti. Başta bir fısıltıyı andıran ses, gür bir hitabete, sonra da 1910’da Çırağan’ı iki saat içinde yakıp kavuran yangının hemen ardından neşredilen Meclis-i Meb’usan riyasetine dönüştü: “Cenab-ı Hak mülkü milleti her türlü âfattan masun buyursun. Bu sabah saat beş buçuk raddelerinde Çırağan Sarayı yanmıştır. İçtimaatın muntazaman devamı için Kuvvei icraiye bir münasib mahal ihzarı emrinde müzakerat cereyan etmektedir. Cumartesi günü yeni kabine beyannamesini kıraat edecektir. Meclis de şimdilik muvakkaten Meb’usan Kulübünde içtima eyliyecektir.”

Elini geri çektiğinde sesin kesildiğini fark etti. Ateşin ve zamanın indiremediği duvarlarda daha türlü türlü anılar gizliydi. Çırağan devrinden kalan harap bir saray karşısında söylenebilecek sözlerin en güzelini Asaf Halet söylemişti: “Her boş odaya girişimde bir kahkaha, ve çıkışımda bir kahkaha.” Kahkaha attı ve kahkahasının yankılanışı zevkle dinledi. Zevkten dört köşe bir halde sırıtırken sesi kesildi, nereden geldiği anlamadığı sesler, bekçi sesleri birbiriyle hararetli bir şekilde konuşan kadınların seslerine karıştı: “Beşiktaş’taaa… Çırağan Sarayı’ndaaa… Yangın vaaar!” 

“Bu çocuğun bu halini beğenmedim. Acaba hasta mıdır, bu düşünce, bu sessizlik neden, anlamadım” diye söylendi biri. Sesin nereden geldiğini anlamadı. Ensesinde ve belkemiğinde hissettiğiyle ürpermeyle merdivenlerden yukarı çıktı, hünkar dairesine doğru ilerledi. Boş boş etrafına bakınırken ve ne olup bittiğini anlamaya çalışırken yerde duran iki makas gözüne ilişti. “Uyan Sultan Aziz uyan, kan ağlıyor bütün cihan!” seslerini kulaklarında işitir, alaşağı edilmiş bir halâskâr olan Sultan Aziz’in ve oğlunun bileklerindeki acıyı kendi bileklerinde hisseder gibi olmuştu. Makasın hemen yanında çürümekte olan bir adamın cesedi yatıyordu. Metin cesedi Sultan Aziz’in fotoğraflarına benzetmişti. Kolları ile ayaklarını örten bezler kana bulanmış, sol kolu yukarıdan aşağıya ve içeriden dışarıya doğru kesilmişti. Sağ kolunun büküm yerinde de küçük bir yara vardı. Metin burnuna gelen kokuya dayanamayarak banyodan çıktı, deniz tarafındaki büyük odaya girdi. Boş odanın yanmış penceresinin hemen yakınında bir köşe minderi vardı. Minder kandan sırılsıklam olmuştu. Hasırın ötesinde berisinde dâhi kan lekeleri görülüyordu. Metin kan lekelerine tiksinerek bakarken “Uğursuz saray, uğursuz” diye mırıldandı. Kafası karışmıştı. Feriye’de değildi. “Sultan Aziz’i burada görmemeliydim” diye kendi kendine söylenerek aşağıya indi. 

Kulaklarına dolan kadın feryatlarını bastırmak için “Yalnız bir kahkaha, bütün odalarda!” diye bağırdı ve ardından kahkaha attı. Kahkahası bir süre sarayın boş odalarında ve koridorlarında yankılandı. Bileklerinden kan sızan bir hünkarla beraber çürüyen insanları onu hatırlatan bu saray, ona refakat eden yalnızlık hissi, onda, çocukluğundan beri unutmaya çalıştığı bir arzuyu uyandırıyordu. Zihninde ve belkemiğinde birdenbire beliren bu arzu karşı koyulamaz boyuttaydı. İnsan kanının gezdirdiği mermer duvarları ardında bırakıp saraydan çıkarken başı ve sarığı kanlar içinde bir ihtilalciyi görmeyi ummuş ama umduğu gerçekleşmemişti. Onun yerine baş mabeyncilerden biri olduğunu düşündüğü bir adamın “Bu dünyada bizim için rahat kalmadı” dediğini işitmişti.  

Çırağan Caddesi’ne döndüğünde bir nebze de olsa rahatlamıştı. Fakat içindeki derin sıkıntının onu bir anda terk etmeye niyeti yoktu. Önünde uzanan caddeyi seyrederken bedeninin yavaş yavaş bir motosiklete dönüştüğünün hayalini kurdu. İsa’nın çarmığa gerilişini anımsatan bir hayaldi. Kolları ön tekerlekte yerini alacak, bacakları dizden öne kırılacak, ayakları arkada birleşecek ve avuçları tıpkı onun avuçları gibi delinecekti. Bu yaralarla iyileşecek, bu yaralarla şifa bulacaktı. Motordan gelen sesle göğsü karabacaktı. Her şeyi düşünmüş, her şeyi hayal etmişti. Uzun yolları yüklenecek, benziniyle, gazıyla, tüm sorumluluğu üstlenecekti. Damarlarında kan yerine 97 oktan kurşunsuz benzin akacaktı. Bu yıl ki dileği bir motosiklet olmaktı. Dileğinin gerçekleşeceğine duyduğu inançla kendini caddeye, caddeden geçmekte olan motosikletlerin arasına bıraktı. Eğer memnun kalmazsa bir daha yıl buharlı bir vapur olmayı dileyecekti. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s