Karşılıklı Yolcu Koltukları

Etrafına bakındığında, gecenin zifiri karanlığında seyahat eden bir trende olduğunu fark etti. Vagonun içi sessizdi; bir ölüm sessizliğinin doldurduğu vagonda yolculuğun tek şahidi, karşılıklı yolcu koltuklarıydı.

“Çok mu kötü görüyorum?” diye sordu. Karşısındaki delikanlı gülümseyerek “Öyleydin,” diye cevap verdi. “Sara nöbeti geçiyor gibiydin. Bir an için endişelendim.” Sevi, “Anlıyorum,” diye mırıldandı. Soğuk, kibirli, hatta kendini beğenmiş bir izlenim vermekten çekinse de yaradılışını değiştiremiyor, hiç kimse ile senli benli, laubali olamıyordu. Yeni insanlarla tanışmaktan çekinir, adeta kaçardı. Kalabalığa, daha doğrusu insanlara karışsa ne yapacağını bilemez, iki ayağı bir pabuca girerdi. Halbuki insanlardan hoşlanır, onları dinler, tanıdığı her insanı iyi bilirdi. Yüz hatlarındaki soğukluğa rağmen onda, insanın en derin sırlarına inebilen tuhaf bir yan vardı. Bazen bir jestten, bazen bir bakıştan karşısındaki insanın tevdi etmek istediği her sırrı öğrenirdi. Fakat şimdi, kendini hiç hissetmediği kadar sefil ve biçare hissediyordu. Rüyasında her ne gördüyse, hiçbir şey hatırlamıyordu. Fakat delikanlının haklı olduğu bir husus vardı. Berbat görünüyor, berbat hissediyordu. Aklı karışmıştı. Konuşmak istiyordu ama vagondaki sessizlikten ve dışarıdan onu seyreden karanlıkla bakışmaktan başka elinden bir şey gelmiyordu. Pencerenin ardındaki karanlıkta, yaşama dair tek bir işaret dâhi olmayışı, yüreğine anlam veremediği bir sıkıntı veriyordu. Delikanlı, endişesini sezerek “Dilersen biraz konuşabiliriz,” dedi. “Açıkçası benim de senin gibi canım sıkkın. Uzun süredir uyuyordun. Artık uyandığına göre biraz sohbet edebiliriz, değil mi?”

Delikanlının bu çekincesiz tavırları tuhafına gitmişti. Halbuki artık alışması gerekiyordu. Günlerini, gecelerine katarak çalıştığı zamanlar geride kalmıştı. Bugün çoktan mazi olmuş o adabı, inceliği, bugünün insanından, bugünün gerçeğinden beklemek pek akıl kârı değildi. Hepsi artık acı tatlı geçmişin hatıralarımızı süsleyen silüetleriydi. Belki de bu kadar düşünmek bir kabahat, bir hastalıktır diye düşündü. Biriyle sohbet edebilmek, onun için, kıymeti az takdir edilen, sanıldığından daha değerliydi. İnsan için iç alemi olgunlaştırmanın daha kısa, daha etkili bir yolu yoktu.

Delikanlı, Sevi’nin derin düşüncelerden sıyrılıp bir cevap veremediğini görünce üstelemeye karar verdi. “Yol ne kadar sessiz, değil mi?” diye sordu.

“Ö-öyle… Dalmışım, kusura bakma.”

“Bir şeyleri hatırlamaya çalışıyor gibisin.”

“Evet… Ne zaman bu trene bindiğimi, buraya oturduğumu, uyuyakaldığımı, rüyamda ne gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum. Aklım çok, çok karışık… Öncesi yok gibi…”

“Dur, tahmin edeyim. Güzel giden birçok gelişmeye rağmen, kendini içinde hissettiğin koca bir boşluk ve bir başınalık var; bu seni tedirgin ediyor. Neden bu hissiyattan sıyrılamadığını anlamıyorsun. Çoğu zaman farkında olarak ve bilerek kendini bu hâle bırakıyorsun. Kendine engel olamıyorsun. Kendini o ruh hâline teslim ediyorsun. Oysaki iyi şeylere yönelsen o sırada belki de yıkacaksın o hâli, ama bırakıyorsun. Huzur istiyorsun. Kafan yorulmasın, huzurlu bir yerde, huzur veren şeylerle olayım diyorsun. Mutluluk zaten bunun bir kapı yanı gibi bir duygu.”

Sözleri bittiği an dışarıda şiddetli bir yağmur başladı. Gülümseyerek “Doğru mu tahmin ettim?” diye sordu. Delikanlının gözlerindeki canlılıkta başka bir canlılık vardı. Buraya, bu şehre, hatta bu dünyaya ait olmayan bir canlılık… Gözlerinde herkesten önce burada olmanın yorgunluğunu ve ağırlığını taşıyor gibiydi. Sevi’den bir cevap alamayınca yüzündeki tebessüm yerini insanı ürperten bir ifadesizliğe bıraktı. “Seni ağzımdan kusacağım” dedi. Sevi, genç delikanlının gözlerini ve sanki arasında parçalanacağı düşündüğü dişlerini bir şiir gibi satır satır ezberledi. Delikanlı, “Bakma,” diye mırıldandı. “Bakmayı bile bilmiyorsun. Bakışlarımı soymak, ardımdaki anlamı öğrenmek istiyorsun. Bu bakışların ardında senden sakladığım bir şey yok. Senin gibi kartlarımı gizlemiyorum.”

“Beni nasıl kusacaksın? Bir insan bir insanı nasıl kusar?”

“Bütün gün seni takip ettim. Kahvaltını ederken, bavulunu hazırlarken, taksiye binerken… Senin gibi birinin varlığı yüreğimi sızlattı. Ben kapana kısılmış insanları arıyorum. Onları buluyor, dişlerimin arasında parçalıyor, öğütüyorum. Sonra da onları parça parça kusuyorum. Sana olacak olan da bu. Gün ağarmadan kusulmuş olacaksın. Ağzımdan!”

“Öyleyse durma, dişlerinin arasında parçala beni, öğüt, yut. Sonra da kus. Pamuklar, tülbentler içinde büyümedim.” Gözleri bir şey yere dökülmüş gibi zemine kaydı. Daima maziyi, daima ölüleri arıyordu. Bu yüzden kendi hayat hikayesine geç kalanlardandı. “Bu anılar, eminim ki, vicdanımın beni rahat bırakmayan kalıntılarından fazlası değil. Bazen bu olup biten her şeye hayat veren benmişim gibi hissediyorum” dedi. Uzaklardan gelen sirenin sesiyle başını kaldırdı, etrafına bakındı. Karşılıklı yolcu koltukları ve delikanlının dışında hâlâ kimse yoktu. Boynundaki haçı yokladı, boynunda taşıdığına emin olunca bir nebze olsun rahatladı. Delikanlıya “Bana öyle tuhaf tuhaf bakma” dedi. “Bununla huzur buluyorum. Bana daha yakın, daha samimi gelen tek şey, bu inancım…”

“Niçin?”

“İnsanların hayat mücadelesi verdiği bu dünyada benim inanabileceğim Tanrı, bizimle birlikte acı çekebilen, yenilgiyi, acizliği ve aşağılanmayı hisseden, ıstırap, hüzün ve kederimizde bize ortak olan bir Tanrı… Bu yüzden çarmıhtakini seviyorum. İnsan suretine girerek bizimle iletişime geçen Tanrı fikrini… Çarmıhla benim aramda bir uçurum yok. Ondan ayrı düşmüyor, düşünmüyorum.”

Delikanlı oturduğu yerden kalkıp Sevi’nin yanındaki boş koltuğa geçti. Sevi onun nefesindeki kan kokusunu artık alabiliyordu. Delikanlının vücudu değişmişti. Zayıf, sararmış benzini artık gizlemiyordu. Simasında ve her bakışında ona yakışmayan bir çöküklük vardı. Sevi ise büsbütün başka ihtimalleri düşünüyordu. Delikanlı Sevi’ye biraz sonra trenin bir durakta duracağını söyledi. Kalması, o durakta inmemesi için ısrar etti ve bunu sanki kendisine bir dost, bir yol arkadaşı sağlamak ister gibi birkaç defa tekrarladı. Çok yalnız bırakılmış bir hâli vardı. Belki de tuhaf bir yabancı, buralara ait olmayan bir şey değildi. Sevi, onun, hasta ve yalnız bir adam olduğunu itiraf etmemek için rol yaptığını düşündü. Ve o an, içinde, başkası için uzun zamandır hissetmediği hakiki bir acı hissetti. “Senin de istirahat etmen lazım” dedi. “Belki de içinde bir taraf sıhhatli olduğuna inanmak istediğinden, kendini unutup başkalarının yardımına koşuyorsun. Geçici arızalar bunlar deyip geçiyorsun. Saklambaç oynuyorsun.”

“Dostlarımdan sakladığım hiçbir şey yok.”

“Öyle mi?”

“Öyle. Senden de bir şey saklamıyorum.”

Güzel ve munis bakışlarını delikanlıdan kaçırarak yaklaşmakta olan durağı gözlemeye başladı. Kaldığı takdirde gerçekleşmesi mümkün olan iki son vardı. Ya yolculuğu hastalıklardan bahseden bir yabancıyla geçirecek ya da bu yabancı dişlerinde parçalanıp yutulacak ve nihayetinde kusulacaktı. Bunun tek tanığı ise karşılıklı yolcu koltukları olacaktı. Delikanlının diş gıcırtılarını duyarken ayağa kalktı, vagonun kapısına yöneldi. “Avuçlarımda duyulur çivilerin…” diye mırıldandı. Her bir kelimeyi soluklara ayırdı. “…ağrısı sıcak, düşer gölgen gölgeme, sanki kan taşar yanaklarımdan yanaklarıma, sarılığın, allığın, bin bir yas içinde, gözlerin, bir olduğumuzu söyler.” Vagonun kapısını açmak üzereyken genç bir kadının sesini işitti:

“Biraz daha bana eşlik eder misin?”

Yüzünde peyda olan tebessümle arkasına döndü.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s