Geçmiş Günlerin İstanbul’unda Kurban Bayramı

Osmanlı sarayında, dini bayramlara büyük bir önem verilir ve padişahın da iştirakiyle büyük bir merasim yapılırdı. Bu merasim, bayramdan bir gün evvel, sarayda Alay Meydanı adı verilen ikinci avluda başlar. Buna Arife Divanı veyahut Arife muayenesi denilirdi. Yukarıdaki tarihi fotoğrafımız, 1911 senesi Kurban Bayramında, Beşinci Mehmet (Sultan Reşad), bir nutukla bayramı açıyor. Arkasında devlet erkanı, damatlar, paşalar, önünde de kesilecek adak kurbanları görülmektedir.

Dini an’anelerimize göre, kurban kesmenin nereden geldiğini kısaca arzedelim.

İbrahim Peygamber’in babası marangozdu. Put yapar, satardı. İbrahim Peygamber, putlara kutsiyet atfedilmesine bir mana veremiyordu. Bir gün mabede girerek bir kısmını kırdı. Hakiki mabudu arıyordu. Evvela yıldızları, sonra ayı ve güneşi tapılacak yegane şey sandı. Fakat yıldız ve ayın gündüzleri ve güneşin de geceleri kaybolduğunu görünce: -Ey kavmim dedi, tanrıya eş koştuğunuz şeylerin hepsinden teberri ederim, ben varlığımı gökleri ve yerleri yaratan Allah’a çevirdim.

Kavmine doğru yolu gösterdi. Fakat muvaffak olamadı, onu öldürmeye, ateşe atmaya kalktılar. Cenab-ı Hakk, İbrahim Peygamberi zalimlerin elinden kurtardı. İbrahim, darısı Sara’yı da alarak İsrail’e gitti ve oradan Mısır’a geçti. O tarihlerde Mısır’da Hiksoslar hüküm sürüyorlardı. Hiksos kralları, güzel kadınların evli olanlarını da alabiliyorlardı. Sara çok güzel bir kadındı. İbrahim, karısının elinden gideceğinden korktum için onu kız kardeşi olarak tanıtmış ise de, kral hakikati öğrenmiş, muaheze etmekle beraber hediyeler de vermişti. Bunların arasında Hacer adında bir cariye de vardı. Sara, İbrahim’le senelerce beraber yaşadığı halde çocuğu olmamıştı. Bundan dolayı Hacer’le münasebette bulunmasına izin verdi. Hacer nur topu gibi bir erkek çocuk doğurdu. Çocuğun adı İsmail’di. İsmail büyüdü. Babası ile dolaşacak çağa geldi. Hazreti İbrahim’e bir gece rüyasında biricik oğlunu Allah için kurban etmesi emrolundu. Gördüğü rüyayı oğluna da anlattı.

-Oğlum, dedi. Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm. Buna ne dersin?

İsmail metanetle karşıladı.

-Babacığım, sana emrolunanları şeyi yap. Hak Taalâ’nın dileğine karşı beni sabredenlerden bulacaksın.

Cevabını verdi. İbrahim oğlunu kurban edeceği sırada bir nida işitti.

-Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Biz böylece iyilik edenleri mükafatlandırırız. Hiç şüphe yok ki bu en şiddetli bir imtihandır. Onun yerine büyük bir kurban verdik. Allah kendi namına yapılan bu fedakarlığı müfakatlandırmak istemiş ve İsmail’in yerine bir koç göndermişti. Hazreti İbrahim, onu kurban etti. Hacer’den sonra Sara da gebe kalmış ve o da bir çocuk doğurmuştur. Şeker Bayramının olduğu gibi Kurban Bayramının da Müslüman Türklerde resmi bir mahiyet alması Fatih Sultan Mehmet zamanındadır. Bayram Osmanlı İmparatorluğu’nun saray ve devlet teşrifatında tek mühim bir yer işgal ederdi. Osmanlı sarayında cülûs merasiminden sonra en ehemmiyetli merasim bayramlarda olanı idi. Merasim, bayramdan bir gün evvel sarayın Alay Meydanı adı verilen ikinci avlusunda başlardı. Buna Arife Divanı veyahut Arife Muayedesi denirdi. Bayramın birinci günü ise, tören çok daha şatafatlı olurdu. Gece yarısından itibaren sarayın dış kapısı açılır, teşrifata dahil olup tebrik merasimine iştirak edecekler, gelmeye başlardı. Sabah olurken Şeyhülislam ve en sonra da Veziriazam gelirlerdi. Merasim uzun sürer, mehter takımı çalar, toplar atılır, alkış yapılır, dualar edilirdi. Saraydaki muayene bittikten sonra padişah, büyük bir alayla camiye giderek bayram namazını eda ederdi. Eski devirlerde veziriazamların yaptıkları bayram tebriki merasimi de padişahlardan pek aşağı kalmaz, hatta tebrikler çok olduğu için merasime bayrama üç gün kala başlanırdı.

Bayramların devlet ve saray teşkilatında olduğu gibi içtimai hayatımızda da önemi büyüktü. Şeker Bayramından altmış yedi gün sonra idrak olunan Kurban Bayramının hususiyeti daha başka ve daha ağırbaşlı idi. Hali vakti müsait olan her Müslümanın bir kurban kesmesi, ödenmesi icap eden bir cevize sayılırdı. Bayrama bir hafta on gün kala, Anadolu’dan ve Rumeli’den getirilen koyun sürüleri İstanbul sokaklarını doldururdu. Bayezit, Fatih ve Yenicami gibi büyük meydanlarda ve cami avlularında büyük alışveriş olurdu. Aile reisleri, koyun sürülerini dolaşırlar, kurbanlığı bizzat kendileri seçerlerdi. İstanbul’da en çok satılan koyun kıvırcıktı. Karaman ve dağlıç o kadar rağbet görmezdi. Kesilecek hayvanın bir yaşını bitirmiş, erkek ve kusursuz olması şarttı. Satın alınan koyun yürütülmez, ya bir hamalın sırtında veyahut bir araba ile eve götürülürdü. Bunlar bayram gününe kadar evin bahçesinde, yoksa civarda arsalarda beslenirdi. Ayrıca, İstanbul’un maruf koç yetiştiricileri, bunları büyük paralar mukabilinde sultan saraylarına ve şehrin meraklı zenginlerine satarlardı.

Evlerde Kurban Bayramının giyim kuşam hazırlığı ve alışveriş Şeker Bayramı kadar hararetli olmazdı. Bununla beraber yine keseler açılır, elbise, kundura, çamaşır ve fes alınırdı. Hali vakti yerinde olan ailelerin çocuklarını tepeden tırnağa kadar giydirmeye dikkat ederlerdi. Damatlara, gelinlere ve torunlara verilecek hediyeler de bu arada alınırdı. Çocuklar, bayramı adeta iple çekerlerdi. Cici elbiselerini bir an evvel giymek için sabırsızlanırlardı. Sabah karanlığında herkes uyanır, erkekler bayram namazına giderler, kadınlar bir taraftan kendilerini, diğer taraftan da çocuklarını hazırlarlar ve aile resilerini beklerlerdi. Namazdan döndükten sonra, tebrik merasimi başlardı. Küçükler büyüklerin ellerini, büyükler de küçüklerin yüzlerini, gözlerini öperlerdi. Kurbanlar kesilirdi. Aile reisinin, şahadet parmağını kana batırarak evdeki çocukların kaşları arasına basması eski bir adetti. Kurban eti zengin ve fakir ayırt etmeden komşulara ve tanıdıklara dağıtılırdı. Bayram yerleri, ekseriyeti çocuk olmak üzere insanla dolup taşardı. İstanbul’da Fatih, Vefa, Kadırga, Cinci, Beyoğlu’nda Tabakhane, Beşiktaş’ta Ihlamur Köşkü civarı, Üsküdar’da Doğancılar, Haydarpaşa ve Kadıköy’de Kuşdili en meşhur bayram meydanları idi.

Bayram yerlerinde müteaddit çadırlar kurulur, tuluat tiyatroları, hokkabazlar, ip cambazları bu çadırların içinde icrayı faaliyet ederlerdi. Yaşları küçük olan çocuklar için beşik salıncakları, biraz büyükler için kolan salıncakları büyük rağbet görür, dönme dolaplar ve atlı karıncalara binmek için sıra beklenir, arabalar kısa mesafeler arasında gidip gelme olarak tam manasıyla dolmuş yaparlardı. Ata ve eşeğe binenler de çoktu. Etrafı renkli bezlerle çevrili barakalarda hilkat garibeleri, deniz kızları gösterilirdi. Tatlıcı hacı babalar, şerbetçiler, gazozcular, horoz şekercileri, macuncular ve daha buna benzer seyyar esnaf bayram yerlerinde eksik olmazlardı. Eğlencesi çok çeşitli ve bol olan ve büyün hadiseler geniş müsamaha ile karşılanan bayram eğlenceleri sabahtan akşam karanlığına kadar devam ederdi. Artık bayram yerlerindeki eğlenceler yavaş yavaş tarihe karışmaktadır. Kurban kesmek ise, yalnızca zenginlerin harcı olmuştur. Bayramınız mübarek olsun aziz okuyucularımız.

Feridun Fazıl Tülbentçi’nin bu yazısı Hürriyet Gazetesi’nin 28 Haziran 1958 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s