Ölümünden Kırk Yol Sonra Ahmed Haşim

Türk şiirinin aşılması zor doruğu Ahmed Haşim, 4 Haziran 1933 Pazar günü gözlerini, çok sevdiği dünyaya kapamıştı. Demek, aradan 40 yıl geçmiş. Halbuki, onun tabutunu Bahariye Caddesi’nde Altıyol ağzına indiren büyük kalabalığı, hâlâ görüyor gibiyim. Çoğunlukla gençlerden meydana gelen bu hüzünlü kafile arasında ben de vardım. Mülkiye’den hocamız olan Ahmed Haşim’in ölümü hepimizi kederlere boğmuştu: Onun ölüme sürüklendiğini, bugün değilse bile yarın aramızdan ayrılacağını bildiğimiz hâlde… Ahmed Haşim’i ölüme götüren üremi, vücudundaki son direnmeleri hızla yeniyor, onu toprağa yaklaştırıyordu. Korku ile beklenen acı haber, bir pazar günü buyuldu. Akşam üzeri, Kadıköy Bahariye’deki küçük apartmanın ufacık dairesine doluşmuştuk. O günlerin parlak, şöhretli iki genç doktoru da aramızdaydı: On yıl kadar önce ölen Prof. D.r İhsan Rıfat Sabar ile geçen yıl aramızdan ayrılan Dr. Fazıl Şerafettin Bürge, fedakarca tedavilerine rağmen onu kurtaramamış olmanın üzüntüsü içindeydiler.

Ahmed Haşim, o günkü genç kuşağın, yirmisi ile kırkı arasında bulunan aydınların sevgilisiydi. Şiirinde ve yazılarında ağdalı dili bıraktığı son 8-10 yıldan beri artık büsbütün sevilir, zevkle okunur ve aranır olmuştu. Diyebilirim ki, o yılların Türk şiir ve edebiyatının iki büyük anıtı olan Yahya Kemal ile Ahmed Haşim arasında, Türk gençliği ve aydınları tercih yapmakta adeta zorluk çekiyor; çoğu, ikisini de seviyor, sayıyor, arıyor ve candan bağlı bulunuyorlardı.

Ahmed Haşim, yüksek öğrenim gençliği arasında daha fazla tanınmıştı. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde ve Mülkiye Mektebi’nde (Siyasal Bilgiler) yıllardan beri hocalık yapıyordu. Öğrencilerine yakınlaşmayı bilmiş, onlara sadece ders konularını anlatmakla yetinmemiş, Türk dilinin, türk edebiyatının, hatta Atatürk devrimlerinin meselelerini görüşüp tartışmaktan kaçınmamıştı. Fransız kültürüyle işlenen Türk zekası, Ahmed Haşim’e üstün bir kişilik kazandırmıştı.

Ahmed Haşim, Bağdad’ın Osmanlı ülkesi içinde olduğu bir tarihte, 1885 yılında doğmuştu. Annesi ince bir İstanbul hanımıydı, oğlu henüz altı yaşında iken ölmüştü. Haşim, çocukluğunda zayıf ve hastalıklıydı. Babasının Fizan mutasarrıfı olması üzerine aile, Haşim henüz küçük yaşta iken İstanbul’a yerleşmiştir. 12-13 yaşlarında Galatasaray Lisesi’ne yatılı öğrenci olarak yazılmıştır. Lisede yakın arkadaşları arasında Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Abdülhak Şinasi (Hisar), iktisatçı Münir, Dr. Tevfik, İzzet Melih (Devrim) vardır.

Galatasaray öğrenciliğinin daha ikinci yılında şiirle ilgilenmeye başlayan Haşim’in, ilk olduğu Fransızca kitaplar Chrysantheme ve Grasiella’dır. Sembolistleri sevmeye başlamıştır. Edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), öğrencisini bu yüzden “şair” diye çağırırdı. Hiç ummadığı halde, Haşim’in Servet-i Fünûn’a gönderdiği ilk şiirleri ve yazıları bile yayınlanmıştı. 1907’de Galatasaray’ı bitirmiş, yüksek öğrenime girmeden Reji İdaresi’nde memur olmuştur. 1909 yılında İzmir Lisesi Fransızca öğretmenliğine atanmıştır. İzmir, onun fikir ve duygu hayatının gelişmesinde önemli yer tutmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile orada tanışmış, kısa zamanda sıkı fıkı arkadaş olmuşlardır.

1912 yılında İstanbul’a dönen ve yine memurluğa geçen Ahmed Haşim, Birinci Dünya Savaşı başlayınca topçu yedek subayı olarak Çanakkale’de, Aydın’da hizmet gördü. Savaş bitince yine İstanbul’a geldi. Bir yandan memurluk yaparken bir yandan da (1918 sonraları) Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalığa başladı. Bu hocalığı, kısa aralıklarla ölümüne kadar sürdü. 1925’te Paris’e gitti, 3-4 ay kaldı; Fransızşair ve yazarlarıyla tanıştı; Mercure de France’da Türk edebiyatı hakkında yayınlandığı bir makele ile takdir topladı. 1927 yılında Mülkiye Mektebi’nde de hocalığa tayin edilmiştir. 1928 yılında iki aylık bir Paris seyahati daha yaptı. Fakat yabancı ülkelerle pek ilgilenmiyor, bütün sevgisini İstanbul’a bağlıyordu: “Dostlarım ve düşmanlarım hep İstanbul’dadır, haydi dostlarımdan vazgeçeyim, fakat düşmanlarımdan nasıl ayrılırım?” derdi.

Ahmed Haşim, ölümünden bir yıl öncesine kadar karşımızda sapasağlam, dipdiri bir heykel gibi yükselirdi. Canlılığın ve sağlığın bir örneği gibiydi. 1932 yılı yazlarında böbreklerinden hastalanmış, bir süre evinde yalnız başına hastalığıyla savaşmış, sonra Alman hastanesine yatmıştı. Bir süre tedaviden sonra hastaneden çıkmış, fakat eski sağlığını bulamamıştı. Sapsarı bir yüzle dolaşıyordu. Doktorları, Viyana’ya gitmesini sağlık verince, onu bir kış gününün akşamında gözlerimiz yaşlı Sirkeci garından selametlemiştik. Viyana dönüşü, biraz düzelmiş, fakat iyileşememişti. Ölümünden 40 gün kadar önce Mülkiye’den ve Güzel Sanatlar’da son derslerini vermiş, bir daha evinden çıkamamıştı. Öldüğü gün başucunda bulunan iki doktoru da, artık ilaçların ve tedavinin faydasızlığını görmüşlerdi. Saat 14.55’te, Haşim son nefesini vermiş. Onu, 5 Haziran 1933 pazartesi günü Eyüp’ün Haliç’e bakan bir yamacındaki mezarına bıraktık. Belki bugün kabri bile kaybolmuştur.

AHMED HAŞİM’İN KİŞİLİĞİ

Ahmed Halim’de sevinç, istihza ve ihtiras incelmiş, zeka halini almış, şahsiyetinde, hayat ve tabiatın etkileri birbirini tamamlamıştır. Haşim, tabiatın zor devşirilen bir yemişi saydığı sanatı, kutsal bir ürün gibi severdi. İsmail Habib Sevük diyor ki: “Onun ne verdiğini biliyoruz: Bir avuç şiir ve bir demet nesir. Bir dağ tepesinden birkaç parça lav fırlar. Bunlar, o dağ içinde bir volkan olduğunu gösteren işaretlerdir. Haşim eser değil, işaret verdi. Asıl eser, volkanın içinde kaldı… Haşim sönmeden öldü.”

Peyami Safa, onu anlatan yazısının sonunda şöyle diyor: “Ahmed Haşim, az içtimai bir mahluktu, çünkü çok şairdi.”

Ahmed Hamdi Tanpınar: “Bir gün, bu son 20-30 senenin fikir ve sanat hayatını, toplu olarak tetkik edecek olanlar, onun kendinden sonra gelen nesil için nasıl bir mürşid olduğunu göreceklerdir.”

Nurullah Ata haklıdır: “İstikbalin sanat tarihinde bu devrin adı Haşim Devri’dir” diye yazıyor.

Nurullah Ataç da Haşim için şu hükmü veriyor: “Bence o, zamanımızın en iyi ve en hakiki Türk şairi idi. An’annemizi takip etmedi, onu genişletti.”

Ahmed Haşim’in “Çıktığın Geceler” başlıklı şiirinin bugünkü dile tarafımızdan çevrilen bir parçasını aşağıya alıyoruz:

Rüyada görülen sarı bir yüz gibi sessiz,
Tenha ufuktan görünürsün sessiz. 
Yüzünden akan aydınlığın sonsuz hüznü, 
Her ruha döker bir hıçkırıklı sıla hasreti, 
Bir sıla hasreti ki, hep geçmişe ait:
Günlerle ölen hatıralar... her şeyi durgun,
Her şeyi gülüşlerle dolu mutlu geçmiş...
Bir an sevilmiş, unutulmuş kederli
Rüyalı kadın gözleri... sakin gökler:
Sislerde solan gizli pırıltılar gibi dargın. 
Akşamları dökülen hayal renkleri gibi şüpheli,
Suskun yüzünde güzel, belirsiz ve bırakılmış...

Aslındaki şiiriyeti hayli kaybetmiş olan bu mısralar, genç kuşakların Haşim’e yaklaşması için bir yol açacaksa ne mutlu. Ölümünden 40 yıl sonra bugün, Ahmed Haşim, Türk şiir ve edebiyatının parkalığını kaybetmemiş bir yıldızıdır. Bundan sonra da parlamakta devam edecek gibi görünüyor. İşte onun bitiremediği son manzumesinden elde bulunan iki mısra:

Bir kuş düşünür bu bahçelerde,
Altın tüyü sonbahara uygun.

Ne kadar düşündürücü bir hayal gücü ve ne kadar saf bir Türkçe. 48 yaşında ölen Ahmed Haşim, daha 15-20 yıl yaşasaydı, dil ve hayal gücü bakımından ulaşacağı yüksekliği ve Türk şiirine kazandıracağı eserleri düşünmek bile heyecan veriyor. Onu sevmekte ve ona bağlı olmakta haklıyız, sanıyorum.

Hasan Refik Ertuğ’un bu yazısı, Hayat Tarih’in 6. sayısında, Temmuz 1973’te yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s