Karantina Günlükleri #4

Bu yazı, “istisna hali” kategorisinde yayımladığım dördüncü yazı olacak. İlk yazıyı, 31 Aralık 2019’da Wuhan’da başlayan yeni tip bir koronavirüs salgınından yaklaşık iki ay sonra, yani salgın artık bir küresel bir salgına dönüşmesinin ardından kaleme almıştım. Bu süreçte, belki de bugün hâlâ sorulmamış soruları gündeme taşıdığım için mutluyum. Keşke bu sorular, farklı disiplinlerden kişiler tarafından gündeme getirilse ve tartışılsaydı. Sahip olduğumuz ve bulunduğumuz mecralardan hakkıyla faydalanamadığımız için bu sürecin daha da uzayacağını ve bu yazı dizisine devam etmek zorunda kalacağımı düşünüyorum. Lakin elden ne gelir? Mütevazı bir kitleye sahip bu mecradan sesimi ancak düşüncelerimi takip eden bir avuç insana duyurabiliyorum. Fakat buna da şükretmek lazım. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Hamdullah Suphi’ye Paris’ten gönderdiği mektupta dilediği şeyin gerçekleşmesi de mümkün değil: “Ah, ne olmak isterdim bilir misin Hamdullah? Saat gibi bir şey! Her şeyi vaktinde yapabilmek, hiçbir zaman yorgunluk hissetmemek, bir engelle karşılaşmamak, memnun ve mesut olmak isterdim.” Saat gibi olamıyoruz. Her şeyi vaktinde yapmak veya her şeyin istediğimiz gibi gerçekleşmesi mümkün değil. Engeller muhakkak var. Bu yüzden her daim memnun ve mesut olamıyoruz. Başka bir deyişle, kendimi şikayet hâline mahkum etmek istemiyorum.

Bu aralar Sermet Muhtar Alus’un Akşam gazetesinde tefrika edilmiş yazılarından oluşan kitabı İstanbul Kazan, Ben Kepçe’yi okuyorum. Kırmızı Kedi tarafından yeni baskısının yapıldığını gördüm, sevindim. Zira İletişim Yayınları baskısı tükenmişti. Askeri Müze Müdürü Ahmed Muhtar Paşa’nın oğlu, matbuat alemimizin değerli muharrirlerinden biri olan Sermet Muhtar Alus, bilhassa İstanbul’un eski günlerini, tiplerini ve âdetlerini konu alan yazılarıyla tanınmıştı. Geniş halk kitlelerince okunan bir isimdi. İstanbul’u iyi bilenlerden hakkıyla faydalanmazsak yazık olur kanaatimdeyim. Zira ne öyle fırsat bir daha zuhur eder, ne de o insanlar bir daha ele geçer. Bu yüzden gazete sayfalarında kalmış diğer yazılarının da tespit edilip kitaplaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Kitabın yanında ulaşabildiğim diğer gazete yazılarını çevrimiçi erişime açık mecralardan okumaya başladım. Böylece 20. yüzyıl başlarındaki İstanbul hayatını son derece renkli bir dille anlatan kalemine bir kez daha hayran kaldım. Cevdet Kudret de Sermet Muhtar Alus’un kalemini benim kadar takdir ediyor olacak ki, muharriri Hüseyin Rahmi Gürpı­nar çapında bir yazar olarak değerlendirir. Sahiden de Ahmet Rasim’den, Hüseyin Rahmi’den, Osman Cemal ve F. Celâlettin’den aşağı kalır bir yanı yoktur. Bu yüzden Alus’un Pembe Maşlahlı Hanım, Kıvırcık Paşa, Harp Zengininin Gelini ve Eski Çapkın Anlatıyor kitaplarını da en kısa zamanda okumayı planlıyorum.

Karantina Günlükleri dahilinde, Sermet Muhtar Alus’un 1941 yılında yazdığı, “İstanbulda Enflüenza” başlıklı yazıdan bazı bölümleri sizinle paylaşmak istedim. Cumhuriyetten önce de sonra da büyük bir kabus olan grip salgınları İstanbul’da yaşayanların hayatlarını nasıl etkiliyordu, bakalım: “O zamanlar, her sene kara kışta bir veya iki kere başı vurup lâakal on beş gün yatak döşek serilmek şarttı. Adı enflüenza’ya tutulmak. Paçavra hastalığı da derlerdi ki sebebi, vücudu paçavraya çevirişi. (O vakit grip kelimesi ortada yok.)” Sermet Muhtar Alus, bizim bugünlerde deneyimlediğimiz yeni tip koronavirüsünün sebep olduğu kadar vahim bir tablodan bahsetmiyor ama o zamanlar için gribin öldürücülüğünün yüksek olduğunun altı da çizilmeli. Yazısına şöyle devam ediyor: “Buyurmadığı, mihman olmadığı ev, konak nerede?… Mutlaka da en önce ya kel takyeli ahretliğe, ya merhumlar yadigârı Arap kalfaya, ya hanımnine kardeşi büyük teyzeye, ya da yeni geline musallat. Kar kıyamette çangırılı paçaları sıvayıp kuyudan su çeke çeke taşlıkları, tahtaları oğmuş. Bacı başını rastiğe bulayıp kar toplayan güneşte kurutmuş. Teyzanım kulunç yerlerine okutmak için titreye titreye Çukurçeşme’deki Kirli kızları boylamış. Tazeye gelince buz gibi hamamcıkta yıkanıp çivi kesmiş. Dideler ruşen, artık çekiver kuyruğunu. Kucaktakinden köşe minderlerindekine kadar evdekileri sıralardı. Hepsii sergi, kafa kazan, beyin zonk zonk, vücud fırın, her azada sızı. Gelsin filan filan ıhlamur hatmi, aspirin, antipirin, fenasetin (daha aspirin de meçhul); şişe şişe belladonlu, ipekalı şuruplar; paket paket dover tozu, bizmüt tozu…”

Alus’un anlatımına göre griple mücadele bununla da bitmiyor: “Hunnak gibi üç 24 saati bırak, adi soğuk algınlığı gibi dokuz günde savan babayiğiti parmakla göster. İkinci hafta aşıldıktan sonra hafifler, bebeniz balmumu, gövde pelte, lök gibi kaşelerden ağız çirişçi çanağı, beziryağı vari şuruplardan mide altüst, buruk tozlardan barsaklar büzülü hala genizde yanma, hançerede gıcık, göğüste hışırtı gûya yataktan kalkılırdı. Fakat odadan çıkmak kimin haddine? Zerre kadar üşümeğe gelmez, çam sakızı (ben buradayım) der. Maazallah zatürreyle zatülcenp bile haritada var.” Kendi deyimiyle herkes “canlı cenaze”. Hastalananlar ya da ölenler hakkında herhangi bir sayı vermese de grip salgınlarının halkı uğraştırdığı, Alus’un deyimiyle “paçavra”ya çevirdiğini öğreniyoruz. Bugün resmi rakamlara göre Türkiye’de korkulan senaryoyu yaşamadık. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 27 Haziran’daki açıklamalarına göre toplam vaka sayısı 195.000’i, vefat sayısı ise 5.000’i geçti. Günlük yeni vaka sayıları normalleşme süreciyle birlikte endişeye sebep olacak bir artış göstermedi. Fakat salgının önümüzdeki dönemde ne hal alacağı hala muamma. Muamma olmayan tek şey, insanların bir daha sert önlemlere geri dönmek istememeleri.

Son olarak, hayalimdeki işi buldum: Anahtarcıbaşılık. Sizinle bu gelişmeyi de paylaşmak isterim. Gianni Crea her sabah ekibiyle birlikte Vatikan’daki müzelerin kapılarını açıyormuş. Sistina Şapeli’ni sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gören ilk kişi olmak muazzam bir deneyim olsa gerek… Tam 2,797 anahtar varmış. Ekip on kişiden oluşuyor. Beşi kapıları açıyor, beşi ise kilitliyor. Her sabah saat 5.30’da kapıları açmaya başlıyormuş ve bütün kapıları açmak, eğer bir aksilik çıkmazsa 1 saat sürüyormuş. Neredeyse bir roman kahramanı gibi… Bu iş için günde yaklaşık 7 kilometre yürümüş oluyorlar. Gianni Crea ile saatlerce oturup hayatı ve işi hakkında sohbet etmek isterdim. Hasbelkader burada olmaktan daha kötü olamaz sanırım. Alaycı bir şekilde söylüyorum bunu ama dediğimde bir gerçeklik payı da var. Gerçi Orhan Pamuk, şimdi tarihini hatırlayamadığım bir röportajında, “Başkalarının zevk aldığı anlarda, bu anlardan onlar kadar zevk alamayan biriydim. Diyelim bütün kış kıyıda durmuş bir sandalı kıyıya indirmenin zevki. Ben de zevk alabilirim bundan ama bir süre sonra içimdeki bir sesin bana ‘odana git ve hayal kur’ diyeceğini bilirim.” diyordu. Acaba ben de böyle bir durumla mı karşılaşırdım? Kim bilir…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s