Karantina Günlükleri #3

Marcel Duchamp, 1917.

Tanpınar’ın Aydaki Kadın romanında Selim, uykudan uyanışını şöyle anlatıyor: “Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim.” Bu sabah benim uyanışım da Selim’in uyanışından farksızdı. Yatağı, o tuhaf sessizliği ardımda bırakmak zor olmuştu. Her ne kadar burayı bir günlük gibi kullanmayı beceremesem de yazmak için bilgisayarın başına geçtim. Benim ve daha nice insanın yaşadığı hayatı, her şeye rağmen “olağanüstü” demekten çekinmediğim o hayatın tüm ince ayrıntılarını düşündüm. Tuhaf bir korkuya, kapana kısılmış bir hayvanın hissettiği türden bir korkuya kapılmıştık. Hiçbir yere oturmayan, sonuçlanmayan, bir yere varmayan duygularla, karanlık durumlar ve kurtulamadığımız düşünceler aynı sakat rüyada gibiydi. Hükümetlerin salgına karşı yaklaşımları, aldıkları tedbirler ve uygulamalar, yaygın bir korkunun, sürekli bir uyumsuzluğun, tedirginliğin manifestosunu andırıyordu. Bu manifestonun günlük, cırtlak, çığırtkan, el ve duvar ilanlarından veya gazete haberlerinden bir farkı yoktu. Bu yüzden çok baskı yapıyordu, trajı yüksekti. Yazacaklarım üstüne uzun uzun düşünmemin sebebi de buydu. Nereden başlamam, hangi soruları sormam gerektiğine uzun bir süre karar veremedim. Zira bir yerden başladığımda, soruların sonu gelmiyordu. Dahası bu soruların çoğuna cevap verebilecek veriye henüz sahip değiliz. Alınan tedbirlerden ve uygulamalardan uzun uzun bahsetmenin, tartışmalı vaka ve ölü sayılarını söylemenin hiçbir anlamı yok. Toplam vaka sayısı da ölü sayısı da kimsenin umurunda değil. Herkes kendi evinde ve çevresinde ne kadar güvende olduğunu düşünüyor. Bu hastalık kendi hanemize uğramadığı sürece her şey grotesk bir eğleceden farksız. Bu yüzden tezgahım ve laboratuvarım olan benliğime yönelip hislerimden (his ne kadar hamile bir kelime!) bahsetmekten başka ne yapabilirdim ki?

Nereden başlayacağımı bilemediğim bir müddet soruları bir kenarda bırakmaya karar verdim. Gün ışığının ve sokaktaki hayatın nadasa bırakıldığı bir günün veya dağınık aklın mesire yerlerinde dolaştım. Tüm zaman dağılmış gibiydi. Sanki zamanda bir aksaklık, ritminde bir bozukluk var gibi hissettim. Nereye dağıldığını dâhi anlamadığım, yapısını kavrayamadığım bir şeyi nasıl toplayacak, ritmindeki bozukluğu nasıl giderecektim? Bana rahatsızlık veren bu hissiyata kafa yorarken Kariye Müzesi’nden aldığım bir kartpostala gözüm takıldı. İcabet etmekten kaçındığım bir davetle göz göze gelmek, zamanla olan sorunumu besledi. Analog ve dijital saatlerden bana sunulan zamana, zamanın hızına doğru uzandım. Uzandıklarımın beni benden ve yeryüzünden uzaklaştırdığı düşüncesiyle ürperdiğimi de itiraf etmeliyim. Bedenimin ve yeryüzünün modern teknolojilerin gelişmesiyle küçüleceğini, daralacağını düşüncesine düşmek istemedim.

Kariye Müzesi, “Ahiret’e Davet”.

Zaman tartışmasının daha fazla içine girmek yerine içinde bulunduğumuz istisna haline geri dönmek belki de daha doğru olacak. Zira bir noktada, hepimiz ne zaman feragat edeceğimizi merak ettiğimiz, sınırlı özgürlüklerimizi, haklarımızı ve yaşama dair tüm ahlaki duruşumuzu bir kenara ittik. Bu değişen tutum üstüne düşünmenin, yazmakta olduğum her şeyi etkileyeceğini ve besleyeceğini düşündüğümden bu konuyu bir kez daha ziyaret etmem gerekiyordu. Aslında bu, Giorgio Agamben’in değindiği ve gündeme getirdiği bir durumdu ve ben yalnızca onunla hemen hemen aynı noktada durduğumu fark etmiştim. Gerçi daha önceki yazılarda sorduğum sorular doğrudan olmasa da dolaylı olarak onun gündeme getirdiği sorunla ilgiliydi. Agamben yazısına Thukydides’in Peleponnes Savaşları kitabından şu alıntıyla başlıyordu: “Veba, kent için yozlaşmanın başlangıcı oldu…. Hiç kimse öncesinde iyi olduğunu düşündüğü şeylerde sebat etme eğiliminde değildi artık, çünkü muhtemelen bunlara ulaşamadan öleceğine inanıyordu.” Agamben’e göre bu salgından dolayı insanlar farkında ya da farkında olmadan birçok özgürlüklerini ve ahlak duruşlarını kolayca terk etmişlerdi. Bu durumun çok tehlikeli sonuçlara gebe olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Thukydides’ten bu alıntıyı tercih etmişti. Salgının yozlaşmaya sebep olduğunun altını çiziyordu. Örneklerini de İtalyan toplumu üzerinden veriyordu. Örneğin cenazelere karşı olan tavır değişmişti. İnsanlar tören olmaksızın cenaze yapılmasını kanıksamıştı. Sosyal ilişkileri bir anda, belki de hiç beklenmeyecek bir hızla kesmişler, sokakları, eski yaşam tarzını bir anda terketmiş ve altından kalkamayacakları bir ekonomik kriz yaratmayı göze almışlardı. Güvenemeyeceğimiz datalara, birçok kafadan farklı sesin çıktığı ve kimsenin hangi politikanın doğru olacağını kestiremediği bir dönemde insanların birbirini takip ederek en kolay gelen çözüme sarılmasına şaşırıyordu. Ben de benzer bir yaklaşımdan ötürü, dönemde ve salgın sonrasında İsveç’in politikalarının diğer İskandinav ülkeleriyle karşılaştırılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Salgının sonunda, Norveç’in verileriyle İsveç’in verileri arasında büyük bir fark olmadığında daha önemli sorular sorulmaya başlayacak. Bu noktada, ölümle olan ilişkimizi yeniden irdelemeye ve covid-19’un belli yaş gruplarına olan yaklaşımından yeniden bahsetmeye gerek olmadığını, toplumun henüz bu tartışmaya duygusal yaklaşacağını düşünüyorum.

Agamben bu noktada, İtalya’da İkinci Dünya Savaşı döneminde bile bu denli bir sokağa çıkma kısıtlamasının uygulanmadığının altını çiziyor: “Akabinde, sırf açıkça belirtilemeyen bir risk adına, arkadaşlık ve aşk ilişkilerimizi, yakın çevremiz olası bulaşı kaynağı haline geldiğinden de facto (fiilen) askıya aldık.” Yaşamaktan başka hiçbir değeri kalmayan bir toplumun resmini çizen Agamben, bu tutumuzu eleştirerek, salgına farklı bir bakış açısı getiriyor. Agamben’in bu yazıdaki en vurucu önermesi ise bu istisna halinin yani salgınla sınırlı olduğu söylenen durumun salgından sonra normale, daha doğrusu eski haline döneceğine inancına olan şüphesi diyebilirim. Zira bu istisna halinden faydalanan hükümetlerin elde ettikleri olağanüstü hal şartlarını ve gücü kullanmaya devam edeceklerini, geri adım atmayacaklarını düşünüyor. Salgının hükümetlere insan davranışları konusunda önemli şeyler öğrettiğinin altını çiziyor. Haklı olabilir mi? Bunun bazı hükümetler için mümkün olduğunu ben de düşünüyorum. Fakat bunun her ülke ve toplum için geçerli olacağına inanmıyorum. Fakat ne olursa olsun, insanlarla ve toplumla olan ilişkimizin değişeceğini ben de düşünüyorum. Bunun bile tartışmaya değer bir durum olduğu bir gerçek… Fakat Agamben’in asıl haklı olduğunu düşündüğüm nokta şu: “Kendine Francis (Fransua) adını veren Papa’nın yönetiminde Kilise, Fransua’nın cüzzamlıları kucaklamış olduğunu unuttu. İnayet işlerinden birinin hasta ziyareti olduğunu unuttu. Komşumuzdan vazgeçmenin inancımızdan vazgeçmek demek olduğunu ve inanç yerine yaşamımızı feda etmeye hazır olmamız gerektiğini öğreten şehitleri unuttu.” Başka bir değişle, “herkesin değerlerini bir köşeye bırakıp kurtarılmayı beklemesi takdiri hak ediyor mu?” diye sorulması daha doğru olabilir. Zira her ne kadar Agamben’in itirazını anlasam da, Francis’in veya toplumun yaklaşımına ben şaşkınlıkla veya hayal kırıklığıyla yaklaşmıyorum. Bu soruya da belki cevap vermenin doğru zamanı değil. Bu soruların bir köşeye not edilmesi gerektiğine inandığım için bu yazıda yer veriyorum.

Yazısının sonunda Agamben hepimize, bilhassa da hukukçulara şu soruyu soruyor: “Quare silete iuristae in munere vestro? (Hukukçular neden onları ilgilendiren konularda sessiz?)” Bu sessizlik bizi, yani insanı, bütün gücüyle ayakta tutmaya çalıştığımız, fakat yıkımını ancak erteleyebileceğimiz değersiz bir yaşam biçimine ufaltıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s