Eski Maliye Nazırı Cavid Bey – Şiar’ın Defteri

Avrupa’da, “Türkiye’de hesaptan ve kitaptan anlayan tek kişi” diye tanınan Selanik doğumlu, eski Osmanlı maliye nazırlarından Mehmed Cavid Bey, Türk siyasi tarihinin önemli figürlerinden biriydi. Selanik Rüştiyesi ve İstanbul Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Ziraat Bankası’nda ve bir süre sonra da Maarif Nezareti’nin istatistik kale­minde görev almıştı. Bu görevinin yanı sıra Ayasofya Merkez Rüştiyesi ile Muallim Mektebi’n­de ilm-i servet ve maliye dersleri okuttu (1898-1902). Daha sonra istifa ederek Selanik’e döndü ve daha önce kendisinin de öğrencisi olduğu Mekteb-i Feyziye’ye müdür oldu. Aynı zamanda iktisat, iktisadi coğrafya, defter tutma usulü, ahlak ve kanun bilgisi dersleri verdi. 1908’den sonra, Meclis-i Mebusan’ın ilk döneminde (17 Aralık 1908 – 18 Ocak 1911) Selanik milletvekili ola­rak İstanbul’a geldi. Meclisin ikinci dönemin­de (18 Nisan 1912-5 Ağustos 1912) yine Selanik ve üçüncü döneminde (14 Mayıs 1914 – 21 Ara­lık 1918), Biga milletvekili seçildi. Meclisin ilk günlerinde Bütçe Komisyonu Raportörü ola­rak faal bir rol oynadı ve güçlü bir parlamento hatibi olarak tanındı. Aynı zamanda Mülkiye Mektebi ile Darülfünun’da ekonomi ve istatis­tik okuttu (1908-1910). 31 Mart Olayı’ndan sonra Tevfik Paşa kabinesine Mali­ye Nazırı olarak giren Cavid Mehmed (19 Şubat 1911), Mondros Mütarekesi’nin (1918) ilk günlerine dek bu devrin siyasal hayatında ve Osmanlı maliyesinde ön planda yer aldı. Maliye Nazırlığı ve Nafıa Nazırlığı yaptı ve ay­rıca Düyun-ı Umumiye İdare Meclisi’nde Os­manlı Dainler Vekili sıfatıyla bulundu. Osman­lı mali işlerini ve teşkilatını ıslahta büyük hizmeti görüldü. Mali ve siyasi bir uz­man olarak Osmanlı Devleti’nin bu devirde yaptığı istikrazlara ilişkin Paris’te, Londra’da ve Berlin’de yapılan hemen hemen bütün gö­rüşmeleri bizzat yönetti. Bu yüzden siyasi hayatı inişler ve çıkışlarla doluydu.

Öyle ki, Birinci Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgalinden sonra Damat Ferid Paşa hükümeti tarafından gıyabında idama mahkum edilmiş, bu yüzden Avrupa’ya gitmiş, 1921’de Ankara hükümeti delegesi olarak Londra Konferansı’na katılmış ve Ankara Hükümeti’nin zaferi sonrasında, 1922 yılında, Duyun-ı Umumiye temsilcisi olarak İstanbul’a dönmüştü. Hemen hemen her İttihatçı gibi İttihatçılıktan hiç vazgeçmemişti. İttihad ve Terakki’nin yeniden faaliyete geçmesini ve geçmişiyle ilgili adaletin önünde yeniden hesap vermesini arzuluyor olmalıydı. Fakat Ankara Hükümeti’nin eski İttihad ve Terakki yönetimine olan olumsuz yaklaşımından dolayı, Halk Fırkası’yla arasında henüz adı konulmamış bir gerilim söz konusuydu. Bilhassa birazdan daha detaylı değineceğimiz Şiar’ın Defteri adlı kitapta da İsmet İnönü ile arasının bozuk olduğunu ifade etmektedir. Aralarındaki husumetin ise Lozan Barış Konferansı’na kadar uzandığını dillendiriyor, İsmet İnönü’yü borçlar konusun­daki tutumundan dolayı suçluyor, daha iyi bir anlaşmanın mümkün olduğuna inanıyordu. Tıpkı Ahmed Midhat Efendi gibi hayatının son yıllarında Darüşşafaka’da çalışmış, bu arada çocuk sahibi olmuş ve tüm ilgi alakasını bu çocuğa, Osman Şiar’a yönlendirmişti. Fakat Cavid Bey’in hikayesi burada, mutlu bir sona kavuşamamıştı. Onu belki de siyasi tarihimizdeki önemli figürler arasına sokan gelişme, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı hazırlanan suikast girişiminde yer aldığı iddiasıyla tutuklanması ve 1926’nın 26 Ağustos’unda İstiklal Mahkemesi kararıyla Ankara’da idam edilmesi olmuştu.

Konuyla daha yakından ilgilenmek isteyenler Cavid Bey’in Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanmış olan, dört ciltlik Meşrutiyet Ruznamesi eserine, Nazmi Eroğlu’nun İttihatçıların Ünlü Maliye Nazırı Cavid Bey (Ötüken Neşriyat) kitabına başvurabilir. Bunun yanı sıra Cavid Bey’in diğer anıları ve eserleri de yayımlanmıştır. Osmanlı Türkçesi bilen okurlarımız sahaflar aracılığıyla Cavid Bey’in çalışmalarına ulaşabilecekleri gibi bilmeyen okurlarımızda Temel Yayınları tarafından yayımlanmış olan Felaket Günleri / Mütareke Devrinin Feci Tarihi 1-2‘ye, Liberte Yayınları’nın yayımlamış olduğu İktisat İlmi‘ne ve yine aynı yayın evinden Deniz Karaman’ın Cavid Bey ve Ulûm-ı İktisâdiye ve İçtimaiye Mecmuâsı çalışmasına başvurabilir.

İzmir Suikastini düzenlemekle suçlananlardan eski Maliye Nazın Cavid Bey’in tutuklanarak götürülmesi (1926).

Şimdi, Cavid Bey’in oğlu için kaleme aldığı günlüğe geçmeden önce Cavid Bey’in İstiklal Mahkemesi’ndeki müdafaasını okuyalım. 26 Ağustos 1926 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Cavid Bey’in müdafaası şu şekilde verilmişti:

“Ankara, 25 (Muhabiri mahsu­sumuzdan) — İstiklâl mahkeme­sinin bugünkü celsesinde Cavit bey müdafaasını yapmış ve şun ları söylemiştir:

— Muhterem hükkâm (hâ­kimler), senelerden beri de­vam ettiği söylenen ağır bir cürümle maznun olarak 65 gün­den beri emri adaletinizle mev­kuf bulunmaktayım. Müdafaa­mı müddeiumumi beyin iddia­namesinde olduğu gibi ikiye ayıracağım. Biri umumi, diğeri hususî müdafaamdır. Müddeiumumi bey biraz düş­manca bir tasvirimi yaptılar. Şahıslarımızın bir ehemmiyeti olmıyabilir. Fakat vaktiyle iş­gal eylediğimiz mevki dolayısiyle biraz itina edeceklerdi. Müddeiumumi bey burada bu­lunan, bulunmıyan, şehit veya gaip rical hakkında harb mesuliyetini dermeyan ettiler. Harb mesuliyeti içinde üç kişi varsa ikisinden birisi, bir kişi varsa o biri benim. Harb mesuliyetinden bana isabet edecek hiçbir hissei vicdaniye yoktur. Hâkim efendiler, harb yapanlara, «Mısırı alacağız» diyenle­re «Bizim ruhumuzda biri Ada­na, diğeri Irak gibi iki Mısır vardır» dedim. «Kafkasyayı is­tilâ edeceğiz» diyenlere «Top­rak almakla ne kazanacaksınız?» dedim. Türk mefkuresinin en büyük müddeilerinden biri olan Ziya Gökalp’in hazır bulun­duğu mecliste harbi teshil etmediğim söylendiği zaman «Bu memleketin muhtaç olduğu top­rak değil, insandır» cevabını verdim. «Bu ziya karşısında bunu telâfi edecek hangi zafer, hangi muvaffakiyet vardır» de­dim. Suallerim cevapsız kaldı. Üç ay sonra bu harbe girmek için müşkülât çıkardım. Hülâsa üç ay onlar benimle, ben on­larla uğraştık. Kazanılması ih­timali olmıyan bir harbe giril­memesi için çalıştım. Okuduklarım, gördüklerim bana bunu göstermişti. Harbin son senele­rinde menkup vaziyette idim, iaşe işlerini hususi ellerde ted­virinin doğru olamayacağını söyledim. Hiç bir vicdan tasavvur ede­mem ki bunlardan dolayı beni suçlayabilsin.

Cavit bey bir sürü siyasi hâ­diseleri izah ettikten sonra İt­tihat ve Terakki’nin hiçbir ka­rarına iştirak eylemediğini, sulh ve selâmet adamı olduğu­nu ilâve ettikten sonra sözlerini şöyle bitirmiştir:

— Kemal bey dostumdur. Bu hareketlerini size söylemesi lâ­zımdır. Bunun aksi nasıl müm­kün olabilir, diyorsunuz. Dün­ yada bir çok mantıksızlıklar ol­duğu gibi filhakika bu da bir mantıksızlıktır. Fakat ne yapa­yım ki bu böyle olmuştur… Vereceğiniz karar en me­sut zamanlarınızda bir istihfam (soru) işareti şeklinde vicdanı­nızı rahatsız etmesin. Sözlerime inanmış iseniz pekâlâ, inanma­mışsanız ne yapayım, mukadde­ratım…”

Farklı dönemlerde de anılarını yazdığını bildiğimiz Cavid Bey, oğlu Osman Şiar’ın doğumuyla günü gününe notlar tutmaya başlıyor. Bu notlar üzerinden Cavid Bey’in aile hayatının yanı sıra 1924-1926 yılları arasında İstanbul’daki haletiruhiyeyi, yeni hükümetin İstanbul’daki muhalif kesimlere karşı tutumunu ve bu tutumdan kaynaklanan ve zaman zaman Sultan Hamid’in, İttihad ve Terakki’nin istibdatını hatırlatan uygulamaları görüyoruz. Şiar Yalçın tarafından birleştirilerek kitap haline getirilen bu notlar, erken Cumhuriyet dönemine dair önemli bir tanıklık sunuyor. Her hatıranın kendisiyle birlikte gündeme getirdiği bazı sorunlar söz konusu olsa da tarihi belgelerle birlikte okunulduğu takdirde yeni yaklaşımlara yol açabilecek bu notlar, entelektüel düşünce tarihimizin önemli bir figürünün siyasi hayatının yanı sıra ailevi hayatına da ışık tutmakta… Her ne kadar yazının başında Cavid Bey’in hayatındaki kırılma noktalarına değinmiş olsam da, beni asıl alakadar eden, okuma deneyiminden keyif almamı sağlayan Cavid Bey’in oğluyla kurduğu iletişim oldu. Zira yakın tarihimizin aydınlatılmamış yerlerini anılarla aydınlatabilmek mümkün değil. Fakat Osmanlı maliyesinin ıslahının mimari ve liberal ekonominin Türkiye’deki başlıca temsilcilerinden biri olan Cavid Bey’in (kendisi aynı zamanda Sakızlı Ohannes Paşa’nın da öğrencilerinden biridir) anılarında her okuyucunun ilgisini çekecek bir yön bulabileceğine inanıyorum. Bu vesileyle, eğer kitabın hakları hala İletişim Yayınları’nda ise yeni bir baskıya yapmalarını da rica ediyorum.

Şiar’ın Defteri Cavid Bey’in şu cümleleriyle başlıyor: “Sevgili yavrum; Sen, 1924 senesi Teşrinievvelinin (Ekim) 25’inci günü olan bugünkü Cumartesi günü saat 12.30’da doğdun. Dokuz ay annen senin için üzüldü, ben her ikiniz için titredim. Melek annen, 10 saat doktorların karşısında, yanındaki odada pür heyecan bekleyen babanı çıldırtan, ağlatan sancılarla, müstarhem feryatlarla seni dünyaya getirdi. Bu seslerin yalnız birini duymuş olsaydın, bunların hayatta hiçbir şeyle ödenemeyecek bir borç teşkil ettiğini yüz asır yaşasan unutmazdın.” Cavid Bey’in çocuğunun üstüne titrediği her halinden belli. Bu yüzden oğlunun geçirdiği istihaleleri, bedensel ve zihinsel gelişimi her gün, bazen her saat başı izliyor. İzlenimlerini ve deneyimini örnekteki gibi oğluna bırakacağı deftere not ediyor. Bu anılarda, oğlunun gelişimini merakla takip eden bir babayı görüyoruz. 115. günün (16 Şubat Pazartesi) notlarında Cavid Bey bu durumu şöyle ifade ediyor: “Vücudumun her zerresi ve bütün maneviyatım seninle doludur.”

Şiar’ın doğumundan sonraki beşinci günde şöyle yazıyor: “Dün gece çok hırçındın; annen üç gece benden ayrı olarak yattığı hasta odasından müşterek odamıza geçmişti. Her ikimiz uyandıkça senin ağlayan sesini duyuyorduk. Bu sabah da çok ağladın. Acaba kâfi derecede beslenemiyor musun diye endişe ettik. Sütten evvel ve sonra tarttık. Epey fark vardı, müsterih olduk. Bu sabah ilk defa olarak gözlerini açtın. Benim gözlerime baktın. Pamuk elinin içinde parmağımı hissettim. Gözlerimizden çıkan şuaların bu ilk telâki dakikasında seni alıp göğsüme basmak istiyordum, örsünden korktum.” Cavid Bey’in bu ve benzeri notlarından onun ahlak yapısını, haletiruhiyesini, mizacını, hayat görüşünü ve felsefesini, hayallerini, üzüntülerini, tüm duygu durumlarını takip etmek mümkün. Şiar’ın yalnızca gelişimini takip etmiyor, bunun yanı sıra, oğlunun hayat yolunda katettiği mesafeyi (ilk adımlarını, jestlerini, mimiklerini, yaramazlıklarını, hatta rahatsızlıklarını) anlatırken öğütlerde bulunuyor: “(9. Gün: 2 Teşrinisani Pazartesi) Baban hiçbir itikad-ı dinî ile bağlı değildir. Annenin de ne taassubu ne de hatta kuvvetli bir itikadı vardır. Fakat herkesin itikadına, dinine hürmetkârız. Kalplerinin umrunda bir papaz ruhu yaşarken laiklik iddia eden ve bunu da bir spekülasyon metaı yapan bugünkü politikacılardan değiliz, yavrum. Bunlar bu memleketin en şerir adamlarıdır, çünkü samimi değillerdir. Her devrin meddahı ve uşağıdırlar. Dün din namına hürriyet-i vicdana hücum edenler, bugün hürriyet-i vicdan namına dine tecavüz ediyorlar. Dün ellerinde düşmanlarına karşı dinsizlik silahı vardı; bugün din silahını kullanıyorlar. Dindar veya dinsiz, ne olursan ol, yavrum, yalnız daima samimî, daima hür, daima müstakil ol. Bayrak açan zaman peygamberlerinin arkasından gitme. Senin peygamberin kendi vicdanın olsun.”

14 şubat, 113. gün ise şöyle yazıyor: “Bu sabah (Good Morning) demek için, beşiğinin yanına geldim. İçinde bir melek gibi bakıyordun. Küçücük ayaklarınla yorganını atıyor, çıplak bacaklarını gösteriyordun. Her sabahki gibi bir kaç dakika gülüştük ve ruhlarımız birbiriyle konuştu.” Cavid Bey’in cümlelerinden sezilen ruh inceliğini, Şiar’ın hem şanslı, hem de şansız bir çocuk olduğunu düşündürtüyor. Şanslı çünkü babası ona hayatı boyunca yanında taşıyabileceği bir incelik bırakmış. Şanssız çünkü her ne kadar babasının yakın dostu Hüseyin Cahid tarafından büyütülecek olsa da bir yetim hayatı sürmek zorunda kalacak. Cavid Bey’i idama götüren muhalif tutumu daha kitabın ilk sayfalarında, 5.günde yazdığı şu notlarda bile görülüyor: “Bugün Cumhuriyet günüdür, yavrum. Senden 361 gün ihtiyar olan bir Cumhuriyetimiz var. On altı senede müstebit padişahlardan meşrutî hükümdarlığa, hâkimiyeti milliyeden Cumhuriyete geçtik. Cumhuriyet! Ne güzel, ne insanî bir idareyi tavsif eden bir kelime… Fakat her şeyin tereddi ettiği bu muhitte bu da şahısların hırslarını, emellerini tatmin için bir vasıtadan ibaret kalıyor. Cumhuriyetin bugün meydanda kol sallayan kahramanları hemen umumiyetle maddî menfaatlerin arkasında koşuyorlar. Rehber olanlar bunları men etmek şöyle dursun, alkışlıyorlar. Ahlâksızlık, irtikâp, suiidare geçen rejimlere rahmet okutacak dereceye varmıştır…” Cavid Bey, eleştirilerine ilerleyen sayfalarda da devam etmektedir. 29. günde (22 Teşrinisani Cumartesi) İsmet İnönü’yle arasındaki husumeti şöyle dile getirmektedir: “Bugün memleket için hayırlı bir gündür. İdare-i devlette vehim, gayz, kin, iftira düsturlarını hükümran eden başvekil İsmet Paşa istifa etmiştir. Bu adama karşı benim nihayetsiz bir husumet ve nefretim vardır. Siyasî hayatımda düşmanlarım tarafından çok hücumlara, düşnamlara uğradım; büyük haksızlıklara hedef oldum. Fakat en senî adamlar bile bana “hain” demediler. Halbuki, bu süflî adam beni yalvararak götürdüğü Lozan Konferansında yaptığı hatâların salâhiyettar bir ağızdan tekrar edilmemesi için, en kolay yol olarak, Millet Meclisi kürsüsünden beni ve diğer arkadaşı -Bank-ı Osmanî meclisi idare azalığında bulunan ve harekâtı millîye esnasında büyük bir cesaretle İstanbul’da Ankara’nın mümessiliğini yapan Hamit bey- kendisine müşkülat ika etmiş olmakla ve âdeta hıyanetle itham etti. Mecliste hazır olmadığım için kendimi müdafaa edemedim; pek yakın bir zamanda riya ve şenatin bir timsal-i müşahhası olan bu adamın o gün bir melek kadar yüksek kıyas edildiği bu memlekette bir paçavra kadar kıymetsiz kalacağından emin olduğum için, hariçte de sükût etmiştim. Zaman benim intikamımı aldı! Lozan’daki hareketleriyle, onu takib eden tahripkâr siyasetiyle memleketin itibarını mahveyleyen bu adam bugün pek çok kimse tarafından merbut ve menfur olarak çekiliyor. İlk fırsatta benden de müstahak olduğu cevabı alacaktır.” Fakat Cavid Bey’in bu ilk fırsat gelmek bilmiyor ve İsmet İnönü, Türk siyasetinin dönüşleriyle ünlü siyasi figürü, tekrar sahneye çıkıyor. Usulüne uygun gömülmemiş bir ölünün dönüşünü andıran bu olayı Cavid Bey şu şekilde anlatıyor (130. Gün: 3 Mart Salı): “Millet için yine fena günler başlıyor. Zulüm günleri, kâbus günleri. Halka biraz sükûn ve istirahat vermiş olan kabine mebzul kan akıtmak istemediği için düştü. Yerini, vehmin, vesvesenin timsali olan adama, İsmet Paşa’ya bıraktı. İstiklâl Mahkemeleri teşekkül edecek, memlekette dehşet devri tekrar başlayacaktır. Sükûn ve istirahata atşan olan bu zavallı millet yine çok acı günler geçirecek. Bunları gördükçe, sevgili Şiarım, bu güzel şark diyarlarının size br miras-ı tarihî olarak kalabileceğinden şüphe ediyorum.”

Resmi tarih anlatısının ötesine geçen bu ve benzeri notlarda, Cavid Bey’in ağzından döneme ve dönemin önemli siyasi figürlerine dair çeşitli tenkitler görmek mümkün. Bir başka örnekte (34. gün: 27 Teşrinisani Perşembe) Cavid Bey açıkça şunları söylemektedir: “Bugün devleti idare edenler, mebuslar, vükelâ, hattâ Reisicumhur, yirmi sene sonra senin genç dimağının isyan ile okuyacağı adi kahve dedikodularıyla meşguldürler.” 132. günden itibaren de Ankara hükümetinin hür basına saldırılarından bahsetmekte ve bu basının parçası olan dostları için endişelendiğini dillendiriyor. 187. günün notlarında Cavid Bey, yaşadıkları dönemi bir terör dönemi olarak adlandırıyor ve geleceğin çok karanlık olduğunu söylüyor. Her gün bir gazetenin daha kapandığı, basın çalışanlarının gözaltına alındığı, insanların fişlendiğini bir korku ortamını dillendiren, mevcut sistemi askeri bir diktaya benzeten ve cumhuriyetin en berbat istibdata basamak olduğunun altını çizen Cavid Bey’in tepkilerine ne şekilde yaklaşmamız gerektiği, günün sonunda, okurun kendi hür vicdanına kalıyor.

Cavid Bey, eşi ve çocuğu ile.

Hayatı boyunca Türkiye’nin iktisadi anlamda gelişmesi için mücadele vermiş, iktisadi geleceğimizin sanayide değil ziraatta ve ticarette olduğunu savunmuş Cavid Bey hala tartışmaları bir figür olarak siyasi tarihimizdeki yerini korumaktadır. Büyük bir bölümünü Şiar’la ilgili anıların oluşturduğu Şiar’ın Defteri, satır aralarındaki siyasi bazı anılar ve tenkitlerle zengin bir hatıra olarak yakın tarih külliyatımda yerini almış bulunuyor. Vakit bulduğum ölçüde, Türkçe ve İngilizce, bu eserlere dair yazılar yazmaya devam etme arzusundayım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s