Karantina Günlükleri #2

Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da “İnsan keyifle en çok neyden söz edebilir? Kendinden. Öyleyse kendimden söz edeceğim” diyor. André Breton da “Ben kimim?” sualine verdiği “Ben musalat olduğum kişiyim” cevabıyla bu mevzuyu benzer bir dokuyla dile getirir. Ne tuhaf, meğer kendime musalat olabilmek, kendimden söz edebilmek için bir salgına ve o salgının yarattığı istisna haline ihtiyaç varmış… Başka bir zeminde, başka bir zamanda kendime musallat olmayı dilerdim. Fakat salgının hazin tabiatına kendimizi kaptırmadan hislerimizi ifade etme, bu istisna halinin hayatımızın her köşesini işgal etmesine ve zamanın ritmini bozmasına izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum. Hazin talihe mukadderat demeden salgının bizde ve çevremizde yarattığı değişime odaklanmamız gerekiyor. Fakat tüm bu hissiyat ve bilinç toplumsal isteri halinden tamamıyla sıyrılmamı sağlamıyor. Günler yine salgın haberlerini takip etmekle ve salgına dair yazılar okumakla geçiyor. Sorulara başka sorular ekleniyor.

“Salgın bittiği zaman neyle karşılaşacağız?” diye soruyorum. Dünya Sağlık Örgütü’nün bile henüz net olarak tarifleyemediği, sınırlarını çizemediği açıklamaları ve hükümetlerin çoğunlukla günü kurtarmayı hedefleyen adımları bizi nereye götürecek? Toplumsal çürümüşlüğü, tükenmişliği ve yenilmişliği kimler, nasıl anlatacak? Dahası hükümetlerin ve insanların bir panik halinde, şimdiye kadar hiç görmediğimiz radikal tepkileri farklı ekonomik sınıftan insanların hayatlarını nasıl etkileyecek? Ana akım medyada yayınlanan yazılar bu salgına radikal tepkiler vermemiz gerektiğini, test yapmaktan ve karantina önlemleri almaktan başka bir çarenin olmadığını belirtiyor. Peki, bu durum daha öncede değindiğim gibi daha ne kadar sürdürülebilir? Alternatif politikalar çizilemez mi? Bu konuda şimdiye kadar farklı yaklaşımlar getiren ancak bir iki yazı okuyabildim. Bu yazılardan birinin bağlantısını da dil bilen okuyucularım için buraya bırakıyorum. Röportaj yapılan on iki uzmandan biri olan Dr. Sucharit Bhakdi, hükümetlerin politikalarını gereğinden fazla ve absürt bulduğunu, bu politikaların milyonlarca insanı daha kötü bir senaryoya sürüklediğini belirtiyor. Tüm bu süreci bir “özyıkım” ve “kolektif intihar” olarak tanımlıyor. Dr. Wolfgang Wodarg ve Dr. Joel Kettner da benzer çekincelerini dile getiriyor ve covid-19 salgının olduğundan daha korkunç bir senaryoyla sunulduğunu söylüyor. Dr. John Ioannidis ise elimizdeki datalara dair sorunları dile getirerek, datalardaki bu sorunların bu korkunç senaryolara hizmet ettiğine dikkat çekiyor. Frank Ulrich Montgomery, tecritin sürdürülebilir bir politika olmadığının altını çiziyor. Röportajdaki diğer uzmanlar ise mevsimsel grip ile olan benzerliklere ve farklılıklara değinerek içinde bulunduğumuz durumun vahim bir tablo olarak görülmemesi gerektiğini öne sürüyor. Dr. David Katz ve Michael T. Osterholm gibi olayın ekonomik yönüne eğilen uzmanlarsa bu süreçteki politikaların daha büyük ölümlere ve sorunlara sebep vereceğini düşünüyor. Bunlar da salgına dair alternatif yaklaşımların kısa bir özeti… Bir diğer deyişle, su düşündüğümüzden daha da bulanık gibi görünüyor. Karantina uygulamaları işe yarayacak mı, toplumsal isteri haklı mı, bunu önümüzdeki süreç bize gösterecek. Henüz bir kanıya varmak için erken olabilir. Fakat Türkiye’deki sokakların durumuna bakıldığında şurası kesin ki iki ay, bilemediniz 3 ay sonra bu isteri sürdürebilir olmayacak. O zaman bu mevzular daha tartışılır duruma gelecek. Bu mevzular tartışılır hale gelene kadar basında ve sosyal medyada tecrit politikalarına dair yazılar çıkmaya ve el yıkama ritüelleri paylaşılmaya devam edecektir diye bir düşünüyorum.

Belki de sonra sorulması gereken soruları erken soruyorum, kim bilir… Fakat elimizdeki verilerin sorunlu olduğu su götürmez bir gerçek. Herhangi bir hastalık semptomu göstermeyenler veya yanlış kayıda geçen ölümler bile verilerdeki sorunu gözler önüne seriyor. Durumun vehametini görmek için nüfusun gelişigüzel bir örneği üzerinde test uygulanması lazım. Fakat bunu da yapmak mümkün değil gibi gözüküyor. Belki İsveç’i ilerleyen günlerde bu açıdan değerlendirmeye alabiliriz. Bu durum günün sonuna bizi daha başka bir soruna götürüyor. Dolaylı verilerden hareket ederek hiçbir şey yapmamayı tercih edebilir miyiz? Ne yazık ki, bu da mümkün ve insani görünmüyor. Zira hiç kimsenin kendini ve sevdiği insanları tehlikeye atmak istemeyeceği, bunun insani bir yol olmadığı da ortada. Günün sonunda hayatta kalmaktan başka bir değerimiz sahiden var mı? Dahası biraz önce fikirlerine değindiğim on iki uzman da bazı mevzuları kaçırıyor olabilir. Karmaşayı ve sistemlerin karşılıklı bağımlılıklarını kaçırıyor, küçümsüyor, insani ve etik bir bakış açısını hesaba katmayı unutuyor olabilirler. Her ne kadar bu hastalığa dünya nüfusunun büyük bir bölümü yakalanacak olsa da ülkelerin sağlık sistemlerinin çökmemesi adına planlı bir hastalanmanın gerekliliğini gözardı ediyor olabilirler. Kim haklı olursa olsun, hayatın kaldığı yerden devam etmeyeceği kesin gibi gözüküyor. Salgının sonunda hepimizi yıpranmış sosyal ilişkiler ve yıpranmış bir ekonomi bekliyor olacak. Öyleyse salgından sonrasına hazırlanmak için erken değil, geç kalmış bile olabiliriz. Olabiliriz de… Ne yapabiliriz? Hastalanan, ölen, sevdiklerini ve işini kaybeden insanların trajedilerini dört duvar arasında takip ederken geç kalmaktan başka ne yapılabilir?

Bu soruya verebileceğim bir cevap yok. Kimse böyle bir reçete yazamaz. Bu süreçte hepimiz sağlığımıza, sevdiklerimizin sağlığına odaklanıyoruz. Kendimize daha fazla musallat olma çabası içindeyiz. Bazılarımız duygularını ifade ediyor, bazılarımız ise duygularından kaçıyor. Herkes içinde bulunduğumuz istisna haliyle kendi yöntemleriyle mücadele ediyor. her kafadan bir ses! Ben de bu sorulardan kaçabildiğim zamanlar masamda gavur ölüsü gibi yatmakta olan kitaplara sığınıyorum. Ertelediğim işlere odaklanıyorum. Tabii herkes böyle yapmak zorunda değil. Belki de bu istisna halinde bir şeylere tutunmaya çalışmak bile bir hata olabilir. Kim bilir? Fakat ben kendime bir zorunluluk yüklemiyorum. Sadece bildiğim kıyılarda, beni mutlu eden işlerle meşgul olmayı tercih ediyorum. Bu yüzden edebiyata, daha çok şiire yöneliyorum. Gerçi o da ayrı bir dert. Belki bunu söylemek bana düşmez fakat ne zaman sâfî şiir (poésie pure) duymak için dergilere baksam hayal kırıklığına uğruyor, duyulmak için yazılan şiirlerin artık kalmadığını görüyor ve Ahmet Haşim’e geri dönüyorum. Tam da Tanpınar’ın söylediği gibi Haşim “hiçbir vaazda bulunmaz, hiçbir şeyi hikaye veya ispat etmez. Sonsuz bir uçurumun kenarında açmış nadide bir çiçek gibi büyük ve ezeli endişenin, ölüm fikrinin etrafında altın arabesklerini örmekle iktifa eder.” Haşim’in de kendi şiir anlayışını şöyle ifade etmektedir: “Benim istediğim sanat mânanın ve ahengin inhilâlinden vücut bulan sanattır. (İçinde ateşîn mayi bulunan çay kâsesini göstererek) Ben bu Çin kâsesinde neden çay içiyorsam şiiri de onun için yazıyorum. Sırf bir lezzet meselesi!” Her ne kadar amacım tenkit ve tezyif olmasa da dil şikayet etmeden duramıyor. Şiire dair düşüncelerimin çevresinde olaya kendi doğrularımla baktığımı da itiraf edeyim. Fakat başka türlüsü mümkün müdür? Samimi midir? Tanpınar, “Bir şairin en büyük keşfi, ken­di iç âlemine götürecek muhar­ririni bulmaktır” diyor Huzur’da. Malraux da buna benzer bir anlatıya sahiptir. “Her gencin kalbi,” der, “yüzlerce sanatçının isminin kazılı olduğu, ama tek gerçek sakinleri birkaç güçlü ve genellikle de hasmane hayalet olan bir mezarlıktır.” Ve şöyle ekler: “Şaire sözcüklerin onunla ahenk oluşturması gereken bir ses musallat olur.” Bu anlamda, benim alfabem Ahmet Haşim ve Asaf Halet Çelebi’dir. Onların şiiri yaşamın tuhaf ve tatlı bir açıklamasıdır. Bu yüzden şiirde aradığım tat, aradığım insan sesi de bu dokudur. Sular gibi akşamla renklenen ve ağaçlar gibi mehtapla gölgelenen, dilin kendisinin de bir ses kazandığı şiirler, iyi ki var. Bu şiirlerde dilin kendi sesini işitmek gönle bir parça da olsa rahatlık veriyor. Sanırım bu yüzden, birkaç gündür denize bakar gibi yazmak ve denize bakar gibi yaşamak üstüne düşünüyorum.

Ve düş görüyorum, gerçeklerin düş’ünü.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s