Paul Eluard’dan Dünya Karşısında Fransız Şiiri

Harpten önce yazdıklarımla bugün yazdıklarım arasında pek az fark vardır. Biraz daha makul, biraz daha anlayışlı, biraz daha kuvvetli olmak. Kendimi ne daha yaşlı, ne daha bilgin buluyorum. Çekeceğimi çektim, daha da çekeceğim. Bana karşı gelen her şeye kafa tuttuğumdan ötürü de karamsar değilim.

1936’da şöyle demiştim: “Şairlerin öbür insanların hayatlarına adamakıllı bağlı olduklarını ve müşterek bir hayat sürdüklerini, bunun kendileri için bir hak ve vazife olduğunu söylemeleri ve savunmaları zamanı artık gelmiştir. Bu da şu demektir: gerçek şiir, heyula suratlı, insanı benzerlerine karşı diken o korkunç ‘iyinin dışındaki her şeydedir. Şairler artık bahtsız yığınların devrim şarkılarını öğrendiler, şimdi o şarkıları, sessiz sedasız, onlara öğretmeye çalışıyorlar. Alaylara, dudak bükmelere aldırdıkları yok, çünkü bunlara alıştılar. Herkes için konuşmak hakkını kendilerinde görür oldular. Kendilerine imanları var.”

Şairlerin şuurlarını bir silah gibi kullandıkları zamanlarda, bunca olaylar ve dudak bükmeler silindi, onların yerini yığınla kederler ve ölüm aldı.

İstila sırasında şiir, tutacağı yoldan hiç şüphe duymadı. Bu, düşmana zarar vermek için bir ifade rahatlığına kavuşmaktı. Bunun için de, her yandan, istilacının sesini boğmak için, büyük yüz karasını ortadan kaldırmak için, yaşayanlar adına, yaşayanların galip gelmesi adına sesler yükseldi. Türkü söylemek, döğüşmek, haykırmak ve kurtulmak. Bu zaman şiir, doğruca silaha sarılanlarla birlik oldu. Uzun zaman, tehlikeden uzak kalarak kelimelerle oynayamazdı. Öyle oldu ve şiir, kelimenle oynamaktan vazgeçti, her şeyi, kendi ezeli yankısı içinde kalmak adına feda etti: çırılçıplak, yoksul ama daima güzel olan hakikatten yana oldu. Eğer “daima güzel olan” diyorsam, bunun sebebi, hakikatin, insanların yüreklerinde daima en güzel yeri alması, tek faziletin biricik iyiliğin hakikat olmasıdır. Bu iyiliğin ise ucu bucağı yoktur.

Biliyorum ki şairler hep bahtsız insanlar olarak kabul edilmişlerdir. Şurası daima unutuluyor ki, onların bahtsızlıkları kendilerine ait olmayıp başkaları hesabınadır. Onların talihsizliklerine sebep başkalarının dertleridir. Şairlerin aşkları, yalnızlıkları, mahrumiyetleri, fakat aynı zamanda ümitleri, bu mükemmel olmaktan uzak, kusurlu dünyada, bütün insanların dertlerini ve ümitlerini temsil ediyor. İnsan eğer bütün varlığını bu işe vermemiş, aklını, hayatını kaybetmeyi göze almamışsa, kendi derdini veya güvenini dile getirmek neye yarar? Şairin, mananın ve ifadenin en son hududuna kadar gitmesi, susmuş halktan bahsetmek cesaretini göstermesi lazımdır. Onun ahlak yasası her şeyi söylemektedir. Baudelaire’i dinleyelim: “Şair, kendi imkanları içinde bir kere hem kendisini, hem de başkalarını temsil edebilmek gibi eşsiz bir imtiyaza sahiptir.” Nerval’i dinleyelim: “Bir şairin hayatı diğer bütün insanların hayatıdır. Ve Rimbaud “Ben demek, bir başkası demektir” diyor. Baudelaire, Rimbaud, Nerval kendilerini her şeye karşı koydular, her şeyi kaybettiler. İnsanların ekserisi gibi kahırlı bir hayat sürdüler, aynı şekilde de öldüler. Başkalarının kötü hayatını ve kötü ölümlerini paylaştılar. Kabahatsız insanlardı, aşikar bir masumluk içindeydiler. Amma bunun herkese yayılmasını istiyorlardı. şiir, onlara, tatbik kabiliyeti olan, pratik bir gerçek gibi görünüyordu. Onlar, Novalis ile birlikte, şiiri, insan zekasına has, tabii bir şey olarak düşünüyorlardı. Benim, bir mezarlıkta kurşuna dizilen Fédérico Garcia-Lorca’nın; seksen yaşında, darağacına asılmadan önce, Divine adlı kızına yapılan işkenceleri gören Saint-Pol-Roux’nun masumluklarını kendimde duyduğum oldu. Max Jacob’un harikulade inceliğini, dehasını tanıdım. Nazilerin çırılçıplak edip iki gün dar ağacında bıraktıkları Desnos’un gazabını, büyüklüğünü gördüm.

Şairlerin karamsarlıkları daha çok şarkılarını bütün insanlara duyuramadıklarından, bütün insanların kalplerinde bir yankı bırakamadıklarından ve bu rüyaları gerçekleştiremediklerinden geliyordu. Biliyorlardı ki şiir, bir karşılık bulmadıkça hayat kazanamazdı. Yine biliyorlardı ki bu karşılık insanlar arasındaki maddi saadetin tam bir eşitliğidir. Bunun içindir ki onlar devrimci hüviyetlerini benimsediler. Şairler artık bütün insanların da kendileri kadar güzelliğe, hudutsuz yaşamak aşkına bağlılıklarını ve bunun bir insan için tek iyilik ve tek aşk olduğunu anladılar. Şairlerin artık insanları kendilerinden ayıran, onları bir çeşit eşitsizliklere bölen, üzen, harabeden murdar yalanlara karınları tok.

Çeviren: N. İ. Berk

Bu yazı, Yeditepe Edebiyat ve Sanat Gazetesi‘nin 15 Mayıs 1950 tarihli 4. sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s