Sabiha Zekeriya Bize Hayatını Anlatıyor

Geniş ve temiz şöhretini sade kendi değerlerinin temeli üzerine kuran Sabiha Zekeriya ile konuşmaya giderken benimle beraber bulunmak isteğini yenemeyen Mahmud Yesari anlatıyor: “O, hüviyetinde birçok şahsiyetleri toplayabilmiş nadir insanlardandır. Mesela iş başında çalışırken sarf edebildiği hudutsuz enerji bakımından en çalışkan erkeği geride bırakabilir. Bir mecliste konuşurken hemcinslerinin hiçbir zaafına kapılmayacak kadar ciddi ve en tehlikeli hareketlere girişilirken bile yüzde yüz güvenilebilecek bir arkadaştır. Ve nihayet, memleketin tek kadın gazetecisi ve en okunmuş kadını olan Sabiha Zekeriya’nın “Münire Handan” namı müstearıyla neşrettiği eserler nice hemcinslerinin ortaya çıkarabildikleri bütün eser müsveddelerinden üstündür.”

Değerli romancı (Mahmud Yesari) Moda’daki apartmanın önünde duran otomobilden inerlen ilave etti: “Ve nihayet, Sabiha Zekeriya’nın tıpkı evlik bir esvap gibi evinden giyip evinde çıkardığı bir başka şahsiyeti, yani kadınlı ve analık şahsiyeti vardır. Fakat bir esvap gibi giyilip çıkarıldığına bakıp da onun bu şahsiyetinin bir esvap kadar iğreti olduğuna hükmedersen yanılırsın! Bu sözümü de az sonra kendi görüşlerin ispat edecektir!”

Sabiha Zekeriya bütün Marmara’yı kucaklayan evinin balkonunda.

Çeşit çeşit çiçekli renk renk saksılarla bahar sergisini andıran ve Marmara’yı ta dibine, yahut dipsizliğine kadar kucaklayan bir balkon ki, sade elli basamak merdivenin değil, bütün bir ömrün yorgunluğunu giderebilir.

Bizi olanca tevazuu ile karşılayan Sabiha Zekeriya, ilk sorgumuza hayatını anlamakla cevap veriyor. Fakat mütemadi bir hareket ve kavga içinde geçen ömrünün çok meraklı romanını öyle usta bir ifade üslubuyla hülasa ediyor ki, tek kelimesini fedaya kıyamadan yazmaya mecbur kalıyorum: “Ben orta halli bir ailenin çocuğuyum. Babam gümrükte baş katipti. Ben sekiz yaşında iken annemle babam ayrıldılar. Ben annemin yanında kaldım.”

Hemen aklıma ilk geliveren bir suali sordum: “Çocuk ilk tesirleri anasından mı, babasından mı alır?”

“Çocuk anasıyla daha fazla temasta olduğu için şüphesiz ilk tesirleri ondan alır. Ben de annemin yanında kaldığım için ilk tesirleri ondan aldım. Annem zamanına göre okumuş kadındı. Hepimize okumak iştihasını aşılayan odur. Ben daha sekiz yaşında iken roman okumaya başlamıştım. İlk okuduğum roman Hemşire Anne isminde cinai bir romandı… Daha o zamandan cinai eserleri sevmedim… Daha pek küçükken edebi eserlerden zevk alırdım. On üç yaşımda iken Rübab-ı Şikeste’yi ezbere bilirdim… Beni okumaya ilk sevkeden hadiselerden biri de yaşadığım devir ve muhitti… Büyük ağabeyim Abdülhamid istibdadına karşı Selanik’teki Genç Türkler teşkilatına dahildi. Onun eve getirdiği gizli eserleri, Namık Kemal’in şiirlerini, Ziya Paşa’nın yazılarını gizli gizli okurdum… Bendeki isyankar ve ihtilalci ruhun ilk nüveleri bu devre aittir. Orta tahsilimi Selanik’te Yadigar-ı Terakki mektebinde yaptım. Fakat sonra İstanbul’a nakledilip genişletilen ve Şişli Terakki Lisesi adını alan bu mektebi bitirdikten sonra tahsile devam imkanı kalmıyordu. Çünkü hürriyetin ilanına tesadüf eden o yıllarda, yüksek mektep kapıları kadınlara da açılmış değildi. Ben aynı hevesi duyan genç kızları toplayarak Tefeyyüz adında bir cemiyet kurdum. Aramızda topladığımız paralarla kendimize riyaziye, edebiyat ve içtimaiyat hocaları tuttuk ve çok küçük çapta bir üniversite kurduk.”

“Yani Türkiye’nin ilk kadın üniversitesi?”

Sabiha Zekeriya gülerek başıyla tasdik ve devam etti: “İstanbul’a harekete mecbur kalışımız, orada iki yıldan fazla okuyabilmeme mani oldu. Fakat İstanbul’daki hayatıma geçebilmekliğim için size, Selanik’te başlayan bir maceramı anlatmam lazım. İzdivacımla biten bu garip maceranın içinde hayatımın ilk kavgası, ilk merhalesi ve en meraklı safhası birleşmiştir. Biz, Selanik’te Tefeyyüz cemiyetinde aynı zamanda Tefeyyüz adında bir de mecmua çıkarıyor ve müstensihile basıyorduk. Küçük yaşlarımıza ve tamtakır kafalarımıza rağmen, hepimiz edebiyat aynasında birer dev görüyorduk kendimizi! Halbuki, hiçbir mizahi yazı, hiçbir nükte, beni, o zaman ciddiyetle karaladığım satırlar kadar güldüremez. O sıralarda Zikri de Nebizade Hamdi ile birlikte yeni felsefe mecmuası çıkarıyordu. Ve biz, bu ağırbaşlı mecmuayı, dikkatle, alakayla takip ediyorduk. Bir gün, onlara cemiyet namına bir mektup yazdık ve kadınlığın sosyal hayattaki mevkiini koruyan neşriyata daha fazla yer vermelerini rica ettik. Onlar bize cevap yazdılar. Ve aramızda bu suretle peydahlanan rabıta, devam eden muhaberelerle gittikçe kuvvetlendi. Muhit müsait olmadığı için bir araya gelip konuşamıyor, tanışamıyorduk. Fakat yüzlerini görmediğimiz halde onlarla birçok fikirler etrafında anlaşmış, birleşmiştik. Yunan istilasından sonra onlar Fransa’ya tahsile gittiler. Bizim cemiyet de dağıldı. O sıralarda bir gün, birçok arkadaşlarla toplanmış konuşuyorduk. Hizmetçi kız elime ‘Paris’ damgalı bir mektup verdi. Ben Zikri’nin yazısını derhal tanımıştım. O, her zaman mektuplarının üzerine cemiyetin adresini yazıyordu. Bu seferkini hem ismime, hem üstelik de evime gönderişine hayret etmedim. Cemiyet dağılmıştı. Yine bir fikir meselesi etrafında cemiyete hitap eden ve benim vasıtamla gönderilen bir mektup sandım, arkadaşları etrafıma toplayarak zarfı yırttım, okumaya başladım. Fakat mektubun ortalarına gelince gözlerim karıncalandı ve yüzüm kızardı. Çünkü Zikri bu sefer hiç aklıma, hayalime gelmeyen bir mevzua giriyor, izdivaç teklif ediyor, tahsilimi de yanında yapmam için Paris’e çağırıyordu. Yüzünü hiç görmediğim bir erkeğin izdivaç teklifi bende mühim bir tesir yaratmadı. Fakat gönlümü, kafasını kafama uygun bildiğim ve dürüstlüğüne inandığım bir arkadaşla Paris’te okumak hayaline kapılmaktan kurtaramadım. Hayalim çok genişti… Yaşım çok gençti… İnce, uzun elemeye hiç lüzum görmeden, Paris’te tahsilin cazibesine hemen kapılıverdim. Sekiz on arkadaşın da öğrendiği bu teklifi saklamaya lüzum görmedim ve derhal aileme açtım. Fakat işin bütün çetrefilliği benim bu açılışımla başladı. ‘Biz Selanikli olmayana kız vermeyiz!’ diye itiraz ettiler. O zamanlar Selanik’te bir klik zihniyeti hakimdi. Türklüğe girmiş fakat tamamıyla temessül etmemiş bir muhitin müşkülleriyle karşılaştım. Fakat benim için klik değil, muhitin ve cemiyettin çerçevesi bile dar geliyordu… Benim yükselmeme mani olan bu çemberi kırıp, daha geniş bir muhitte nefes alma iştahını duydum… Kayıtlara tabi olmamak, benliğimin, yaradılışımın bir damgası olduğu için, önüme çıkan bu engeli yıkmak benim için bir kalp işi değil, bir fikir mücadelesi haline geldi. Fakat bunu münferit bir hadise olarak yapmak değil, içtimai bir gaye olarak yapmak istiyordum. Maksadım klik zihniyetini ve çerçevesini kırmaktı. Fakat şiddetli bir muhalefet karşısında on altı yaşındaki bir genç kızın iradesi elbette ki mutavaattan başka bir şey yapamazdı. İşte İstanbul’a gelişim, bu zihniyeti güdenlerle dolu bir muhitte, sakat bir ananeye kurban gitmemeye çabaladığım sıralara düşer. İstanbul’a geldikten az sonra Turan gazetesinde çıkan bir imzadan Zikri’nin İstanbul’a döndüğünü anladım ve gazete vasıtasıyla ona bir mektup yazdım ve kısa bir muhabereden sonra da ailemin bir kısmının muvafakatine, bir kısmının muhalefetine karşı nikahlandık. Evlendikten sonra müthiş bir sefalete yuvarlandık. Çünkü Zikri gayet az kazanabiliyordu. Üstelikte, en sıkıntılı geçen bir günümüzün gecesinde Zikri tevkif olundu. Bu beklemediğimiz tevkifin akla gelmedik sebebini öğrendiğimiz zaman içimiz iğrentiyle doldu. O sıralarda, işgale uğrayan İzmir için bir miting yapılacaktı. Ve bizim evde sık sık toplantılar oluyordu. Meğer, üst katımızda oturan Abdullah Cevded, bizi Ferit Paşa’ya jurnal etmiş. Onun mevkuf bulunduğu müddetçe, çıkarmakta olduğumuz Büyük Mecmua‘nın bütün işi benim üstüme kalmıştı. Yalnız başıma çalıştığım günlerde yardımıma yalnız Halide Edip koştu. Hem de kendini şahsen hiç tanımadığım halde… Kocamın serbest kalışından sonra ondan ikinci ve birinciden daha büyük yardım gördüm. Türk dostu bir Amerikan milyarderi, altı talebenin Amerika’da tahsilini temin etmek istemiş. Halide Hanım tavsiye ettiği altı gencin içine benimle Zikri’yi de katmış. Amerika’da, Zikri ve ben New York’ta kaldık. Çok rahat geçeceğini umduğumuz tahsil seneleri, hayatımızın en sıkıntılı günleriyle doldu. Bütün bu sıkıntıyı doğuran sebep de hizmetçi yokluğu idi. Çünkü elimizde iki buçuk yaşına gelmiş bakıma, itinaya, alakaya muhtaç bir çocuk vardı. Onu sabahları anaokuluna gönderiyorduk. Öğleden sonra için de bir mürebbiye tutmaya mecbur kaldık.”

“Amerika’da hizmetçilik yasak mı?”

“Orada hizmetçi denilen mahluk Hint kumaşından da pahalıdır. O kadar ki hizmetçi ücretine ancak üç dört yüz bin doları olan sayılı zenginler dayanabilir. O da daimi değil ha… Haftanın iki nihayet üç gününde ve yarım gün çalıştırabilmek şartıyla!”

Yesari söze karışarak güldü: “Desenize Amerika’da hizmetçilik etmek, İstanbul’da romancılık etmekten kârlı.”

Bunu söylerken gözlerinde öyle içten bir gıpta parlıyordu ki Sabiha Zekeriya memlekete bir romancı kaybettirmek korkusuyla bahsi değiştirmeye mecbur kaldı: “Amerika’da asıl sıkıntıyı son senemizde çektim. Anlatırsam hak vereceksiniz sanırım. New York’un çöl sıcağını gölgede bırakan bir yazı vardır, rüzgar tıpkı kazan buharı gibi yakar suratı. Hele öğle saatlerinde dağ gibi beygirler bayılır ve dev gibi insanlar diplerine yıldırım inmiş kavaklar gibi devrilir, ölür. O kadar ki ben imtihanlarımı banyoya girerek hazırlayabilmişimdir. Fakat bu müthiş sıcağa rağmen ben herkesin en dekolte kılığıyla bunaldığı dershaneye sırtımdan topuklarımı döven bir pelerinle giriyordum. Hatta bu garip hareketimin manasını, sebebini bir türlü sezemeyenler bana ‘pelerinli kadın’ ismini veriyorlardı. Fakat imtihanlardan on gün sonra doğan çocuğumu gördükleri zaman, pelerin giyişimin hikmetini, hayretten ağızları açık kalarak anladılar.”

Kısa bir an susan Sabiha Zekeriya, sözüne, bana hayret veren bir cümleyle başladı: “Bilir misiniz ki benim diplomayı alışım memlekete tam dört yüzbin lira kazandırmıştır.”

“! ! ! ?”

“Ben Ameli içtimaiyat tahsil ettim. Ameli içtimaiyat, içtimaiyat nazariyelerinin cemiyete tatbiki, içtimai methodlarla cemiyetin etkin ve organize edilmesidir. Ben ameli içtimaiyatta, ‘komünite teşkilatı’ branşında ihtisas yaptım. Orada nazari imtihanla iktifa edip diploma vermezler. Talebenin, öğrendiklerini hayata tatbik edip edemediğini de kontrol ederler. Bu itibarla ben de, diplomayı alabilmek için bir teşkilat kurmaya mecbur edildim. Bu mecburiyetle, oradaki Türkleri teşkilatlandırmaya karar verdim. İlk teşkilatı New York’ta yaptım. Bundan sonra bütün Amerikan şehirlerini birer birer dolaşarak bu teşkilatı yıkılmayacak kadar genişletip kökleştirdim ve onlara teşkilata girenlere, çok kuvvetli olan milli duygularımı aşıladım ve onları buradaki Himayei Etfal Kurumuna yardıma çağırdım. Bu kurumu onlara öyle sevdirmiş ve yardım duygusunu onların o kadar yüreklerine işletmiştim ki, hepsi de umulmaz bir cömertlikle keselerini açtılar. Onlar, bu yardımın uğrunda, sade güç kazanıp biriktirdikleri paralarını değil, kösteklerini, saatlerini bile vermekten kaçınmadılar. Hatta inan bana içlerinde, Çocuk Esirgeme Kurumuna söküp sattıkları altın dişlerinin bedelini yatıranlar bile vardı. O kadar ki ben çok geçmeden davetim üzerine Amerika’ya gelen Çocuk Esirgeme Kurumu reisi doktor Fuat’a bu seyahatın semeresi olarak memlekete büyük bir para ile döndü. Ankara’da Zikri’ye Matbuat Umum Müdürlüğünü verdiler. Bana da Çocuk Esirgeme Kurumu’nda heyeti merkeziye azalığı teklif ettiler. Daha sonra burada neşriyata başladık. Sıra ile Resimli Ay, Resimli Hafta, Resimli Perşembe, Resimli Yıl, Sevimli Mecmua ve küçük kitaplar çıktı. O sırada, Resimli Hafta’da çıkan Cevad Şakir’in bir yazısı yüzünden Zikri Sinop’ta üç sene kalebentliğe mahkum oldu. Bu ikisi müstesna, bütün dostlar alelusul selamı kestiler ve bütün bu mecmualar benim omuzlarıma yüklendi ve ben, en yakın bildiğim kimselerden en büyük fenalıkları, en uzak tanıdıklarımdan da en büyük yardımı gördüm. Her gün sabahın sekizinden, gece yarısına kadar, durmadan, yemeden, içmeden çalışıyordum. Fakat bütün bu gayretine rağmen çocuklarıma kuru ekmek yediremediğim zamanlar oluyordu.

Sabiha Zekeriya hayatının en buhranlı günlerinin çok acıklı bir hatırasını anlattı: “Bir gece yarısından sonra idi. Evde aç bekleyen çocuklarımı anmanın hırçınlığı içinde, karışık idare hesaplarını temizlemeye çalışıyordum. Sekiz imza ile sekiz çeşit yazı yazmaktan bunalmış olan kafam çürük gibi acıyordu. o sırada sokaktan geçerken yanan ışığı merak ederek içeriye giren Nebizade Hamdi’nin gözleri hayretle açıldı. ‘Hayret’ dedi. ‘Bu saate kadar işimiz ne burada? Bütün iş sizin sırtınızda mı yoksa?’ Sinirli sinirli güldüm: Hayır… Bütün iş benim sırtımda değil! Ve ona, sırtımda olmayan yegane işi söyledim: Yalnız müvezziliği başkaları yapıyor!”

Hesaplı saatlerini daha fazla israf izhansızlığını göstermemek için, Sabiha Zekeriya’ya sorulabilecek diğer sualleri başka bir mülakata saklamaya mecbur oldum. Veda ederken Sabiha Zekeriya’ya gazetecilik hayatındaki en garip hikâyesini sordum.

“Garip vakalar çok ama, şimdi aklımda değil… Bir tanesini sayabilirdim. Geçenlerde İzmirli bir pabuççudan bir mektup aldım. Bana ‘Efendim,’ diyor, ‘mektebiniz için aldığınız pabuç bedellerini biraz daha geciktirirseniz mahkemelik olacağız!’ Yalnız adrese gelmiş sandığım bu mektubu yırtışımdan bir müddet sonra tekrar bir mektup geldi. Ben yine aldırmadan mektubu sepete attım. Fakat biraz sonra iş ciddiye bindi. Mahkemeden celp geldi. Mübaşire bu işte yanlışlık olduğunu anlattım, celbi almak istemedim. O ayak diredi bunu almamak sizin aleyhinizedir dedi. Siz bu imzalar, bir istida ile mahkemeye, aranılan Sabiha Zekeriya olmadığınız bildirirsiniz dedi. Hülasa, iş mahkemeye düştü. Ve ben pabuçları borçlu olmadığımı isbata mecbur oldum.

Sabiha Zekeriya gülerek devam etti: “İş bununla da kalmadı. Geçenler de Sabiha Zekeriya namına bir celpname daha aldım. Bunda da Maliye şubesine vergi borcumu ödemediğim için beni mahkemeye veriyorlardı. Memura bu toprak üzerinde dikili bir direğim olmadığı hangi gülümün vergisini vereceğimi sordum. Buna biz karışamayız dedi. Gidin ve borçlu olmadığınızı ispat edin. Bu defa da Maliye şubesine taşınarak borçlu Sabiha olmadığımı isbata mecbur kaldım. Bunlardan anlaşılıyor ki İstanbul’dan sağa sola epi borcu olan bir Sabiha var. Bu isim yanlışının cezasını ben çekiyorum. Başka sebeplerle mahkemeye gitmeye alışkınım amma, bu gibi sebeplerle gitmek hiç hoşuma gitmez…”

Naci Sadullah’ın bu yazısı, Yedigün‘ün 135. sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s