25 Sene Babıâli Caddesinde: Mahmut Yesari Bize Hayatını Anlatıyor

Evinin bütün sigara tablalarının içtima ettiği çalışma masasının önünde Mahmut Yesari hem çalışıyor, hem muharririmizin suallerine cevap veriyor (Foto – Yedigün Âli).

Ağzı açık tahta sandık, etrafını dolduran dağınık kitap yığınları ortasında, suları bulanmış bir gölcüğe düşmüş rengi atık bir çamaşır teknesini andırıyor. Kanadı açık duran bir yüklüğün radarını dolduran karmakarışık kitaplar, mecmualar, risaleler, defterler, gazete, mecmua küpürleri, roman kiralayan işportacıların sergilerine benziyor. Dolabın önünde, ağızları bağlı ve içleri dolu yarım düzineye yakın çuval var. İnsan buna, bunlara bakınca, kendini bir mezat yerinde, bir gümrük ambarında, bir erzak deposunda zannediyor. Fakat burası, bu akla gelen yerlerden hiçbiri değildir: Burası, yeni taşındığı bu eve daha yerleşememiş olan romancı Mahmut Yesari’nin çalışma odasıdır. Maamafih, bu sözlerden, romancının vakit bulduğu takdirde, kitaplarını, teşhir edilen bir kitap sergisi gibi göz okşayan bir intizama sokacağını umarsanız yanılırsınız. Ona malolan kitaplar, hodbin kocaların eline düşen biçare kadınlar gibi yalnız işe yarıyacakları zamanlar hatıra gelirler.

Evinin bütün sigara tablalarının içtima ettiği çalışma masasının üzerinde, Yedigün mecmuasıyla Sicil-i Osmanî, Voltaire ile Evliya Çelebi, Naima tarihiyle Rembrandt, Lehçe-i Osmanî ile Talma birbirine karışmışlardır. Bu ilim, eşya ve eser halitası arasında en yerini bulmuş olan şey, beyaz örtüsünden yer yer taşmış dağınık saçları, ağzının kenarında ufalmış izmariti, omuzlarından sarkan soluk hırkası, düğmesi kopuk pabuçlarıyla kendini kalenderliğin seline kapıp koyvermiş olan acar bir mahalle karısının resmidir. Erkekler kadın kıyafetinde dolaşılarsa Mahmut Yesari bu kılığa girecekmiş. Cemal Nadir’in bu karikatürünü Yesari çok güzel buluyor ve “Mükemmel,” diyor. “Bu karikatüre göre, ben kadın kıyafetine bile girsem, erkekliğimi kaybetmeyeceğim demektir. Erkek kisvesi altında kadınlaşmaya müreccah değil mi?”

Su Sinekleri, Tipi Dindi, Ak Saçlı Genç Kız, Çulluk, Çoban Yıldızı, Pervin Abla gibi Türk tarihi edebiyatının sahifelerini süsleyen değerli eserler, hep bu dağınık tezgahta dokunmuştur. Bu masanın başında Yesari, susuz, gübresiz verimsiz, havasız bir kıraçta nadide fidan yetiştiren bir bahçıvanı andırıyor. Ona, kitaplarını bu kadar ihmal etmesinin sebebini sormayacağım. Çünkü biliyorum ki, yüzü, bütün hüsnü niyetine rağmen, yavrularını sefaletten kurtulamayan müşfik bir baba ıstırabıyla kırışacak ve… Belki yazamayacağım kadar ağır bir cevap verecek.

Şimdi konuşuyoruz. Ve çok kimseler gibi samimiyetten kaçmayan, olduğu gibi görünmekten çekinmeyen açık içli romancıya soruyorum: “Şimdiye kadar kaç eser yazdınız?”

“Benim eserler, Tarihi Mukaddes’teki Peygamber isimlerine benzer. Adedini ancak Cenabı Allah bilir… Büyük romanlar galiba on altıyı geçiyor, beş altı tane de küçük roman olacak… Telif, adapte ve tercüme olarak hep temsil edilmiş otuza yakın piyesim var. Yine telif, adapte, kırka yakın mektep temsili yazdım. Yevmi gazetelerde ve mecmualarda çıkmış hikayelerimin ve fıkralarımın adedini bilmiyorum.”

“Muharrirlik hayatına nasıl intisap ettiniz?”

“Ben evvela karikatüristtim. O zaman, yani bundan yirmi beş sene evvel bir Gıdık gazetesi çıkıyordu. İlk olarak, merhum Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin karikatürünü yapmıştım. O, orada intişar etmişti. Matbuattan ilk aldığım para, bu karikatürün bedeli olan bir beyaz gümüş mecidiye idi. Sonra araya seneler girdi. Nihayet 336 da, şimdi senin bu yazını yazdığın Yedigün‘ün sahibi dostum Sedat Simavi’nin çıkardığı Diken mecmuasında karikatür yapmaya başladım. Benim asıl niyetim tiyatro muharriri olmaktı. Darülbedayi’e piyes hazırlıyordum. Evvela dram, trajedi gibi işin ciddi tarafını tutmuştum. Sonra tuhaflığa vurdum. Muvaffak olur gibi de olmuşum. Kelebeği çıkardım. Orada bir Namus Meselesi çıktı.”

“Nasıl namus meselesi?”

“Yani benim ilk romanım canım… Adı öyle idi… Sonra, kendini iyi idare eden Kelebeği ben idare edemedim. Kapadım. Vatan gazetesine Çoban Yıldızı‘nı yazdım. Mabadini benden iyi siz de bilirsiniz…”

“Sen anlat bir kere de…”

“Nesini anlatayım canım… O ilk gümüş mecidiyeyi alamaz olaydım… Bir katre içen çeşme pürhuni fenadan / Başın alamaz bir dahi baranı beladan…”

“Muharrirlik hayatında hiç para sıkıntısı çektin mi?”

“Parasız kalmaktan para sıkıntısı çekmeye vaktim mi kalıyor? Maamafih, paralı olmak, bana, parasız kalmaktan fazla sıkıntı verir. Çünkü sarfedecek yer bulamazsam hasta olurum.”

“İktisat et.”

“Aah, ben bu yaşa geldim, daha iktisadı tecrübeye imkan bualamadım. Toplu paranın iktisadı olur. Fakat bölük pörçük üç beş kuruşun nesini biriktirirsin. Dört gün, nisbeten az sıkıntı çekerek yaşayacağıma, felekten bir gün çalar, üç gün kemeri iyice sıkarım… Sonra mesela, ben, kuruş kuruş biriktirilmiş paralarla alınmış bir evde oturamam…”

“Sebep?”

“Çünkü, orada oturmak bana her dakika, her saniye orayı alacak parayı biriktirmek için geçirdiğim sıkıntı günlerini hatırlatır.”

“En büyük zevkin nedir?”

“Bir gramofon plağıyla, bir radyo ile, şık bir kravatla, iki kap yemekle, bir yeni esvapla, boyalı kadınların iki yalancı tebessümüyle hayatlarından memnun oluverecek kadar nikbin ve bahtiyar insanların neşelerini, seyretmek, en büyük zevklerimden birini teşkil eder. Bu, hakikaten, kıymetli muharririn en büyük zevklerinden birini teşkil eder. Fakat, en büyük zevki olduğuna inanmayın. Onun en büyük keyfi, vakit, fırsat, imkan buldukça derin derin, bol bol uyumaktadır.

Hilaliahzar muhalifliği ile tanınan muharrire sordum: “İçkiyi sever misin?”

“Bazen bir davete, bir ziyafete, teklifli bir ahbaba gidecek olurum. Likör ikram ederler, bütün cimlerim tepeme biner!”

“! ! ?…”

“Öyle ya canım, canım rakı dururken, insanla alay eder gibi likör dayanır mı?”

İlk meşkuk ve müphem cevabı karşısındaki hayretime ve tereddüdüme ve kendi cevabına gülen romancıya gülerek aklıma geliveren bir sual sordum: “Neye ve neden gülüşüyoruz? Ağlamakla gülmek arasında ne fark vardır?”

“Hiç fark yoktur, ikisi de sinir bozukluğudur. Ağlanacak şeyler vardır güleriz, gülünecek şeyler vardır, ağlarız. Bu, şahıslara, muhite, vaziyete göre değişir. Vodvillerle facialar gibi… Vodvili tornistan edin, facia oluverir!”

Nükteli hikayeleri, ince tuhaflıklarla dolu komedileriyle, hissi ve acıklı romanlarıyla okuyucularına senelerden beri kah kahkahalar attıran, kah gözyaşları döktüren Mahmut Yesari’ye sordum: Âlâ, fakat madem ki öyledir, sen ne diye senelerden beri ahalinin sinirleriyle oynuyorsun?”

“Bütün insanlar, hep birbirilerinin zararına yaşarlar. Ben murabahacı olup da insanların mukadderatıyla, doktor olup da sıhhatleriyle, bakkal olup da mideleri ve keseleri ile oynamaktansa, muharrir olup da sinirleriyle oynamayı daha az zararlı görüyorum…”

Terzi provalarına sinirlenmesiyle, kıyafetine olan lakaydisi ile tanınan muharrire sordum: “Şıklığı sever misin?”

“Şıklıktan maksat ne?”

“! ! ?”

“Yani, temiz giyinmek mi, moda kuklası olmak mı, tanrının günü iki dirhem bir çekirdek, kılpranga, kızıl çengi, kırıta kırıta, sallana sallana dolaşmak mı?”

“Ne o, ne öbürü, ne öteki… Şöyle üçünün ortası bir şey…”

“Vallahi, benim giyinmemin ibresi, dostlarımın gözleridir. Tek onlar benim hesabıma mahçup olmasınlar diye elbise yenilemeye mecbur kalırım. Fakat ne hikmettir, hüsnü niyetime rağmen, dostlarımı hiçbir zaman tamamıyla memnun edememişimdir. Çünkü esvabı yenilerim, iskarpinler eskir, iskarpinleri yenilerim, şapkanın rengi atar, onu yenilerim, esvap lekelenir. Hülasa, dört başı mamur giyinmek nedense kısmet olmuyor!”

Romanlarında, kadın hakkında, kendi yarattığı muhtelif tiplerin ağzından ortaya, muhtelif kanaatler, fikirler, hisler atan muharrire, onu çok düşündüreceğini tahmin ettiğim bir sual sordum: “Kadın neye benzer, ve neye yarar?” Yanılmışım… O, bu sorguya, daha evvelden hazırlanmış kadar kolay cevap verdi:

“Kadın, hamken de, olmuşken de, hatta çürümüşken de lezzetli bir meyvedir.”

Mahmut Yesari, azgın köpeklerden ve eşeklerden, acemi eline düşmüş bir taksiden korkar gibi ürker. Ona, hayvanlar arasında sevdikleri olup olmadığını sordum. Ciddiyetle cevap verdi:

“Hayvanları, insanlar kadar dahi sevmem! Zaten, insanlar hayvanları, kendi menfaatleri, hodbinlikleri için severler, beslerler… Kuşu, ötsün, efendinin yahut hanımın içini açsın diye kafese sokarlar. Tavuğu beslerler, kesip kesip yerler. Kuzuyu, oğlağı, danayı da aynı maksatla üretirler. Köpeğe bekçilik ettirirler, kediye avcılık… Eşeğe yük taşıtırlar, en asil buldukları ata binerler, sonra aba çektirirler, etmedik eza, cefa bırakmazlar… Vahşi hayvanlar da öyledir. Maymuna parende, aslana taklak attırırlar. Dişleri dökülmüş ihtiyar kaplanları ortaya çıkarıp kepaze ederler. Ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi biçareler, nalları dikip kalını dinlendirdiler mi, kiminin derisini yüzer, pöstekisini alırlar, kiminin etinden pastırma, sucuk yaparlar. Senin anlayacağın dirisine reva gördükleri eziyeti, ölüsünden de esirgemezler. Eğer bütün bunlar muhabbet eseri ise, ben de bütün insanlar gibi bütün hayvanları çok severim.”

Değerli romancıya soracaklarımı bitirmiş ve susmuştum. Yerinden doğruldu. Gözlüklerinin altında, tozlanmış bir rugan gibi parıldayan gözlerini gözlerime dikti ve “Peki,” dedi. “Bir saattir boyuna sen soruyorsun. Bir sual de ben bükeyim. Beni Babıâli’de nasıl tanırsınız, veyahut nasıl tanırlar, daha doğrusu nasıl tanıtmak isterler?”

“Gece gündüz içer, herkesin aleyhinde söyler, geçimsiz, gayri muntazam ve kültürsüzdür derler…”

“Şimdi müsaade et de onlara, en hafif yoldan ve toptan cevap vereyim. Ben yazı hayatına gireli on üç, on dört sene oluyor. Bu kadar zamanda verdiğim eserler ortada… Onları senelere değil, aylara, hatta günlere taksim ediniz, çalışkan bir hayata kafi olduklarını göreceksiniz… Ben, dört eser yazıp yorulan ve üstat payesine erip köşesine çekilen vakur, muntazam ve talili muharrirlerden değilim. Eğer dedikleri gibi olsaydım, bu kadar eser verebilir miydim? İçki bahsine gelince, herkes gibi ben de içerim. Fakat, şunu unutma ki, bir kadeh içki içtiğim zaman, bir satır yazı yazamam. Temize çekilmiş roman defterlerimden birçokları dostum Kemal Salih’tedir. Merak eden, rica edip bir görsünler… Eğer, içkili kafa ile onlar kadar temiz ve silintisi yazı yazılabilirse, Hilaliahzar azalarına tavsiye ederim, cemiyetlerini lağvetsinler… Ve temiz iş çıkarmak isteyen herkes içki içsin… Geçimsiz olduğum ve aleyhte söylediğim hakkındaki iddiaların sebeplerini bu sözlerimden az çok anlayabilirsin! Birbirimize gazel okuyacak değiliz ya…. Şimdi, geriye bir kültürsüzlüğüm mü kalıyor? Eğer ben de birçokları gibi, anlaşılmaz, nevicat ilmi kelimeler kullanarak, lugatlar paralayarak çarpışık, dolaşık yazmış olsaydım, benim adım da, onlar gibi ‘kültür sahibi’ diye çıkardı. Kabahatim, anladığımı, bildiğimi, açık ve herkesin anlayabileceği bir ifade ile yazmamdır. Bundan ilmi, fenni, edebi, iktisadi, içtimai makaleler, fıkralar, vesaire vesaire yazmaktan izharı arzettiğim manası çıkarılmasın. Ben, bir muharririn her şey, fakat her şeyden evvel de kendini bilmesi ve kendi sahasının haricine burun uzatmaması taraftarıyım!”

“Sen her şeyi biliyor musun?”

“Kafamın alabildiklerini öğrenmeye çalışıyorum. Ve bilmediğim çok şey var… Mesela, akıl erdiremediğim muammaların başında, Babıâli’deki lisan bilmeyen mütercimler, okur yazarlıklarından şüphe ettiğim, edebi, ilmi ve fenni eser basıcıları gelir…”

Muharrir Mahmut Yesari ile mülakatım burada bitti. Ve sohbetin mabedine dostum Mahmut Yesari ile devam ettim. Onunla olan dostluğumu bilenlerin, bitaraflığımdan şüphe etmelerine tahammül edemeyeceğim için Yesari hakkındaki kanaatlerimi kendime saklıyorum. Zaten o, bu lüzumdan bin defa, on bin defa varestedir de!

Naci Sadullah’ın bu yazısı, Yedigün‘ün 61. sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s