Çok Sevilen Şair Yahya Kemal’in Ardından

Şairin tabutu üniversite önünde top arabasına konurken bir subay saygı duruşunda.

Dün O’nu bıraktığımız yerde yalnız servilerin değil, denizin de getirdiği serinlik vardı. Bu yeri iki gün önce seçmişti. Bir parça güneş duruyordu penceresinde, bir parça gökyüzü. Elinden tuttu doktorun ve büyük bir rahatlık içinde konuştu: “Doktor, eğer bir emri hak vaki olursa beni Rumeli Hisar’ına gömün.”

Otuzdört yıl şiirin çilesini çekmiş, tarih dolu, güzellik dolu adam; önceleri bize dönülmez akşamın ufkunda olduğunu, cihana bir daha gelmeyeceğini söylemiş ve ölümü şu mısralarla anlatmıştır:

Ölüm asûde bahar ülkesidir bir rinde
Kalbi her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter

Böylece bize ölüm karşısında hep büyük kalmayı öğütledin, buna sevindik. Fakat, “Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir” mısraının acı gerçeği yok mu, işte bizi yakan da o… Ah, o teli koparan ölümü durdurmak elimizde olsaydı… Biliyorum böyle boş laflar etmek, bu denli hayallerle avunmak yersizdir, anlamsızdır. Ama acımız çok büyük oldu da… O telin kopmuş olmasına, o ahengin kesilişine nasıl katlanacağız bilmem.

Dolmabahçe sırtları, ölürken kaçı vurduğunu göremediğim saat kulesi, Üsküdar kıyıları, “Bağlarbaşı goncesi”, Çamlıca akşamları ve Vatan dağlarının kuytu ormanları. İşte bunlar tam 19 yıl 165 numaralı otel odasına, bekar odasına bir bir geldiler, bir bir konuşturdular O’nu. Bu 165 numaralı odayı kapalı tutanlar, “Hastaneye gideli yirmi gün oldu” diyorlar, “O bizim otelin güneşi idi” diyorlar ve öldüğüne inanmıyorlar. Kimse inanmıyor öldüğüne, hele İstanbul hiç mi hiç inanmıyor…

O gün odasını temizleyen otelci kadına, çayını getiren garsona ve güneşi poyrazıyla günaydın diyen İstanbul’a, rahat rahat gülmüş, “Gene geleceğim” demişti. Sözünde duramadı. Çok sevdiği güneşli İstanbul sabahı dün O’nu cami avlusunda karşıladı. Sonra eller üstünde Beyazıt Meydanı, sonra top arabası ve boğaz kıyıları, ve sonra dilediği yer, Rumeli Hisarı… Rumeli Hisarı’na gömülmeyi niçin istemişti? Bunu daha önce, 25 yıl yanından ayrılmamış sadık dostu Asım Sönmez’e açmış, “Daha ölümün gelip kapı çalmasına on beş yirmi gün vardı” diyor bu dost ve anlatıyor: “Hastahanede başucunda oturuyordum. Bir ara nedense ölümden ve insanın gömülmeyi arzu ettiği yerden söz açıldı. Israrla sordum, şöyle dedi: ‘Ben Rumeli Hisarı’nı isterim. Zira orası ilk fetih şehitlerinin gömüldüğü yerdir.’ O’na dair o kadar çok şey kaldı ki ben de. O benim ailemden en yakınımdan daha kıymetliydi. Ondan…” Gözleri doluyor Asım Sönmez’in ve hıçkırıyor. Nöbetçiler selama duruyorlar, al bayrak sarılı tabutunun başında, Kasım ayı böyle güneşli, böyle aydınlık gün getirmemişti İstanbul’a.

“O, İstanbul’un güneşine ve bir de poyrazına hayrandı” diyor gene Asım Sönmez ve ekliyor: “Ondan feyz aldım tarihin bir çok gizli köşelerini o bana aydınlattı.”

  • Uzun zamandan beri yakasını bırakmayan, bağırsak kanamasından mütevellit vahim bir anemiden, 1 Kasım 1958 Cumartesi günü saat 9.50’de öldü.
  • Bu yetmiş beş yaşın adamı hayatı boyunca hiç evlenmedi.
  • 19 Yıl Park Otel’de 165 numaralı dairede yaşadı.
  • Son görevi olan milletvekilliğinden ayrıldıktan ölümüne kadar aylık geliri 1700 lira idi. (600 lira B. Elçilikten tekaüt maaşı, 60 lira Milli Reasürans Şirketi’nden, 500 lira da Yapı ve Kredi Bankası’ndaki edebi müşavirlik görevinden.)
  • Ölümüne kadar bütün ısrarlara rağmen bütün şiirlerini bir kitapta toplamadı. Bu konuda büyük bir titizlik gösteriyordu. Son günlerde hastahanede yakın dostları, Profesör Vehbi Eralp ve Profesör İhsan Şükrü Aksal’la kitabı konusunda konuşmuş. Bu Profesörler ve diğer dostları kitabını çıkaracaklar.
  • Vasiyetinde, “Kitabımın parası, eşyalarım ve neyim varsa bir hayır cemiyetine verilsin” demiştir.

Geçen yıl hastalığı gene nüksetmişti. Kendisine kan veriliyor. Samsun’un köylerinden Hasan Çakır adında bir gencin kanı. Bu kan O’na bir canlılık, bir tazelik getiriyor. Dün ardından ağlayan binlerce İstanbullunun arasında bu köylü çocuğu da vardı. “Ah,” diyor Hasan Çakır, “Hasta haberini çok geç aldım. Daha önceden bilseydim ne yapar yapar gelirdim hastaneye gene kan verirdim. Çünkü kanım O’na çok iyi gelmişti.”

Daha neler söylemediler neler anlatmadılar ki O’nun için. Gene çok yakın dostu Profesör Vehbi Eralp hıçkırıklarını zor tutarak şöyle dedi: “Üç sevgilisi vardı onun, vatan, millet ve İstanbul.” Daha sonra da sanatçı yönüne dokunuyor profesör: “Şiirine dair bir konuşmamızda; mısra benim haysiyetimdir, demişti. İşte taşa kazılacak bu sözünü hiç unutamam onun.”

Son yıllarda yalnızlık duygusu iyiden iyiye sarmıştı O’nu. Ve bu yüzden Üsküdar’a bakan 165 numaralı odasında ölüme dair çok şey söylemişti. Baki Süha Edipoğlu, “Kendi el yazısıyla yazdığı ve bana ithaf ettiği dört mısra ezberimdedir” diyor ve okuyor:

Yokmuş bu hayal ettiğimiz ölüme yol
Artık ne açıl ey gül-ü ümmid ne sol
Ey ruyi zemin bu yeisimizden sonra 
İster viran ol, ister abadan ol.

Son olarak Yaşar Nabi Nayır’la konuşuyorum. “Bu gerçekten büyük bir şairin ne yazık ki bundan böyle takipçisi olmayacaktır” diyor ve ekliyor: “Yahya Kemal bence eski edebiyatımızla yeni edebiyatımız arasında ayakta duran son köprüdür. Bugün onun ölümü ile bu köprü de yıkılmış bulunuyor.”

Celalettin Çetin’in bu yazısı Dünya Gazetesi’nin 3 Kasım 1959 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s