Edebî Portreler: Mehmet Rauf

Benim çocukluğumda, bir “Eylül” kıtlığı vardı. Adı, dillerde söylenir, mübalâğacı rivayet adeselerinde değeri büyür; fakat kendisini görmek kabil olmazdı. Bir gün, tesadüf, beni onunla karşılaştırdı. Eser, bir insafsızın pençesinde idi. Haftalarca meteliksiz dolaşmaya katlanarak olanca paramı verip aldım. Mektep yatakhanesinin loşluğu içinde gizli gizli okudum. Bu temiz ve romantik aşk hikayesiyle gönlüm sızlarken, sahibini düşünmüştüm. Eserden müessire geçmek, hayalimde ona çizgi, gölge ve renk vermek, benim eski hastalığımdır. Mehmet Rauf’a da, sevgi çöllerinde sararmış titrek yaprakları andıran bir yüz vermiştim. O, bende işte bu hüviyetle yaşıyordu. Sonra, ya “Resimli Kitap” ya da “Musavver Muhit”de belki de Servet-i Fünûn’da onun deniz üniformalı bir resmini gördüm. Bu görüş, zihnimin ilk kıyametidir. Hayalle gerçek arasındaki geniş ayrılık karşısında afallamıştım. Bu yusyuvarlak ve tostoparlak adamla, benim içimde yaşayan varlık ne bambaşka şeylerdi!

Size daha garibini söyleyeyim, bundan sonra okuduğum “Âşikane” adlı küçük hikayelerin de tılsımı bozulmuş gibi oldu. Epey zaman inkisarımın cezasını çektim. Bir gün geldi, ben de “Babıâli” piyasasında yer aldım. “Mehmet Rauf”la tanışmam, o günlere rastlar.

“Edebiyat-ı Cedide”cilerin, hemen hepsi şöhretle birlikte para ve bolluğa kavuşmuşlardı. Kimi “Reji”de âza, kimi “Sıhhiye”de murada ermiş, kimi gazete sahibi ve mebustu. Yalnız Rauf, parasız ve sade o talihsizdi. Şimdi Ahmet Halid’in tuttuğu kitabevinde, “Sûdi” oturuyor, üst katındaki küçük odada da Mehmet Rauf, mecmuasını çıkarmaya çalışıyordu. Kendisiyle orada görüşmüştüm. Kısa bir boy, ufak tefek fakat dolgun bir gövde. Ak yaldız serpilmiş kumral saçlı başının en manalı ve konuşan tarafı alnıydı. Ömrünün acısı burada okunuyor, ızdırabının döktürdüğü ter, bu alında sel yataklarını andıran derin yarıklar yapıyordu. Ama bütün bunlar, yanaklarının alını solduramamıştı. Elâ gözlerinde hafif bir miyop süzülmüş, ağzında kibar, aydınlık bir gülüş vardı. Solgun, yumuşak ve pek zarif bir sesle konuşurdu. Savruk yaşadığı, son lirasını muhteşem bir boyunbağına vererek, kış günlerinde beyaz pabuçla kaldığını işitmiştim. İşte bunun içindir ki bu iki ucu birleştirmekte güçlü çekerdim. Fakat onda bir “bohem” ruhu vardı sanıyorum. Zaman zaman belirir ve taşkınlığıyla hayatında silinmez izler bırakırdı. Bir otuz yıl evvelki ahlak telakkilerini, bir de “Zambak”ı düşünün. Rauf, bu dalışı, yüksek edebi şöhretinin üstünden yapmaktan çekinmemişti. Arkadaş ve dostları elbette ona karşı hissiz değillerdi. Fakat hiçbirine sığınmadı. Kupkuru nasibini alın teri ve gözyaşıyla ıslatmayı üst bulmuştu. Rauf hakkında bir gün bir monografi yapmak isteyenler, onun seciyesini belirtmek için bu noktada epey uzun durmak zorunda kalacaklardır. Çünkü bence bu çekingenlik, onun ruhuna giden yolun birinci mola taşıdır.

Edebi şahsiyetine gelince: Mehmet Rauf, Halid Ziya’nın çırağıdır, derler. Bu hüküm, eğer çağdaşların birbirine tesiri demekse, doğrudur. Fikir, his ve ruh “Mûtâ”lamı da sular gibidir. Kendinden aşağıdakileri kaplar. Halid Ziya, o devrin, hâttâ belki bugünün bile en kuvvetli roman san’atkârı sayılıyor. Kırk sene evvel ise, elbette tesir ve nüfuzu kırk kere daha üstündü. Rauf’un onu üstat tanıması, bu bakından pek tabii görünür. Fakat onları ayrı ayrı ele alınca bambaşka şeyler olduklarını sezeriz.

Rauf, hem üslubu, hem san’at ideoloji ile başlı başına bir varlıktır. Onun dili, Cahid’in lisasına yakın bir sadelikle mümtazdı. “Eylül”deki aşk, romantik olmakla beraber romantizmin taşkın dalgalarından kurtularak tabiî ölçülere sığmıştır. Gerçi “Suat”la mesela “Şimon” arasında büyük bir ruh farkı hissedilmez, fakat bu gönül ırmağı, ne tatlı meyilli bir vak’a yamacından akar. “İhtizar” da, “Âşikane” de, “Son Emel” de bir yandan Siyah İnciler’deki üslubun anaçladığı, bir yandan da küçük hikayede serpilip yükseldiğini görürüz.

Mehmet Rauf, san’ata sadık kalmak için elinden geleni yaptı. “Teofil Gotye” gibi o da titizdi. Fakat o, dostu cahil kontun meşhur rakkase “Tereza”ya şarkı yazması teklifini, keskin bir istihza ile reddetmişti. Rauf bu kadar büyük bir metanet gösteremedi. “Son Yıldız”ını kabul ettirmek için epey fedakarlık etti. Kabul ettirdikten sonra da lüzumsuz yere uzatmaktan çekinmedi. “Define” ayarında şeyler karalamaya bile katladı. Ama söz kolay, iş güçtür. Ben, onu çekiştirme hakkını kendimde göremiyorum.

Kahramanlara rastladıkça imrenir, alkışlarız. Dünya’nın neresinden yetişirler, hangi milletten gelirlerse gelsinler, onlara karşı beslediğimiz duygunun cinsi değişmez. Heyecanımız, hayranlığımız eksilmez. Fakat hiç kimseden de kahraman olmasını isteyemez, kahraman olmadığı için yüzümüzü buruşturmayız.

Mehmet Rauf, çetin bir bir ömrün yatağından aktı. Önünde açılan dert ve ızdırap çukurlarını doldura doldura ve kayıp ede ede yürüdü. Onu sonuyla değil, kemalini gösterdiği muzaffer yıllardaki eserleriyle ölçmeli, “hüküm”lerimizin delillerini onlardan almalıyız. O, bize Halid Ziya’dan belki daha sönük, daha az ustaca eserler verdi. Fakat gerçek üslubu, gerekse mevzularıyla bize daha yakındır. Kendisi denizci ve İngilizce ile ilk tanışanlarımızdan olduğu halde, kafasında Fransız kültürünün yerleşmesine pek akıl erdiremiyorum. Bu, belki de Servet-i Fünûncuların umumi ahenginden geliyor. Fakat ona eğer bu Anglosakson kapısı açılsaydı, san’atı çok daha alaka uyandıracak ve biz Halide Hanım’dan önce onda yeni ve canlı bir ruhun izlerini sezecektik.

Hakkı Süha’nın bu yazısı, Yeni Mecmua‘nın 14. sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s