Peyami Safa Anlatıyor

“Yedigün”ün ilk nüshalarından beri okuyucularla musahabeler yapan değerli romancı ve fıkracı Peyami Safa masası başında.

Hani bir güzel eseri, daha ortaya çıkmadan görmek saadetine erenler vardır. İşte onun gibi, Peyami Safa’yı Avrupa’dan döndüğü gün, daha ne evine, ne de matbaasındaki masasının başına gitmeye vakit bulamamış, elinde çantası, kolunda pardesüsü, yüzünde uzun bir yolculuğun yorgunluğu, sesinde diyar diyar topladığı ahenklerin canlılığını, anlatırken görmüştüm. Yurda kavuşmanın, kardeş ve dost duygulara hitap etmenin sevinci içinde idi. Söylüyordu… Ne güzel, ne tatlı, ne sıcak sesi vardı. Avrupa ile dolan içi, tertemiz, berrak, pırıl pırıl, katra katra akıyordu… Ömrünün yarısı Avrupa, Asya ve Afrika’yı dolaşmakla geçmiş ben bile, bu seste hiç bilmediğim, hiç görmediğim yepyeni, bambaşka bir alem seziyordum. Ve iki saate yakın, bize bu cümle, mantık, şiir, görgü ve bilgi ziyafetini çekerek Avrupa’nın dört bir tarafında, bucak bucak dolaştırdıktan sonra, yorulmuş gibi susunca, içime hâlâ bu canlı sesin ihtizazı, aklım başıma gelerek durakladım. Vazifesini yapmamış biri gibi üzüldüm. Fakat, siz de insaf ile düşünün aziz karilerim, o anda, nasıl gazetecilik vazifemi düşünebilir, nasıl kaleme kağıda davranabilirim? Elimde olmayan bu hareketle, o gün size karşı bir suç işledimse, bugün, işte o günahı eritmek için karşınızdayım. Karşınızda… Peyami Safa, yazıhanesinin başında, size seve seve yazdığı, sevdire sevdire okuttuğu fıkralarından birini yarıda bıraktı, ve sabah vakti, güneşin ilk ışığında nefes alan bir kızıl gül gibi üstünde buharı titreyen çay fincanına elini uzatarak, yüzüme baktı:

“Sor bakalım…”

Ona, “o, ilk geldiğin gün gibi, konuş” demeliydim. Fakat bu, durup dururken; gül, yahut ağla! demiye benzeyen, mantıksız bir laf olurdu. Ancak, ne kadar isterdim ki, o, kendi kendine, ben bir şey sormadan konuşsun… Olmadı… Gözlüğünün altında ışıldayan bakışları gözlerimde, bekliyor. “Avrupa seyahatinde sizi şaşırtan…” Cümleyi tamamlamaya ne lüzum var… Çayından bir yudum daha alıyor, sigarasından bir nefes daha çekiyor:

“Avrupa’da” diyor, “beni hayrete düşüren şey, onlarla bizim aramızdaki farkın resimde ve kitapta görünen bütün dereceleri aşacak kadar büyük olmasıdır. Tanzimattan beri Türkiye’ye bu fark lazım olduğu kadar anlatılamamıştır; çünkü zekanın madde üstündeki tecellisini ancak göze ait ölçülerle tayin etmek mümkün olduğu yerlerde kitap, resim, fotoğraf, hatta sinema bile, üç bin senelik tarihi olan bu mucizeyi tanımaktan aciz kalıyor. Bildiğimiz maddelerden her birini yüz misli büyüklüğe, yüz misli güzelliğe, yüz misli halisiyete ve mükemmeliyete darbedelim: İşte Avrupa…”

Bu sefer ben, gözlerimi ona dikerek, soruyorum: “Bu uzun seyahat sonunda kendinizde bir değişiklik duyuyor musunuz?”

Elindeki kalemi, bembeyaz kağıt üzerinde bir aşağı bir yukarı dolaştırarak, sakin konuşuyor: “Değişmek? Fikren mi? Esasta, hayır; fakat derece olarak bazı kanaatlerimin kuvvetlendiği, bazılarının zayıfladığını gördüm. Hangilerinin? Nasıl? Suali dilimin ucuna gelmedi değil, fakat bir fikir adamına bunu sormak, o anda, manasız olurdu.”

“Avrupa bizi tanıyor mu?” derken, onun en hassas tarafına dokunduğumu farketmiyor değilim. Biliyorum ki onun, Galata rıhtımından ayrıldığı dakikadan Sirkeci kaldırımlarına döndüğü güne kadar düğümlerini çözmeye uğraştığı muammalar arasında bu da vardı. Şimdi çizgileri bir tuhaf gevşeyen yüzünden ve bakışlarından, daha dudakları kıpırdamadan cevabımı almış bulunuyordum:

“Buraya gelmiş olanlar tanıyorlar… Bu kadarcık bile yeter değil mi? Buraya gelmiş olanlar… Yani kaç kişi?”

Gelin siz, yine onu dinleyiniz: “…Halk hiç bilmiyor. Avrupa sokaklarında, duvar ilanlarında, Türk, hâlâ kavuk ve şalvardır. Olimpiyat resimlerini koyan bir Alman gazetesinin Türkler diye fesli Mısırlıların fotoğraflarını bastığını biliyorsunuz. Fransız matbuatı da bizi Almanlardan fazla bilmez. Türkiye’ye seyahat etmiş olanları çıkarırsanız Avrupa’nın bize dar bazı yerlerde bildiği şunlardır: Türk tütünü; Türk kahvesi; pilav, baklava! Hiçbir seyahat acentesinde Türkiye’ye dair tek bir afiş, broşür, katalog, resim, tek bir iyma göremezsiniz. Avrupa haritasında en çok unutulan memleket biziz.”

Burada da Peyami Safa’ya “Niçin?” diyebilirdim. Ancak bu niçinin cevabını verecek, pekala biliyoruz ki, o değildir.

“Ya bizim, onları tanıdığımıza inandınız mı?”

Cevap, kısa, kestirme geldi: “Biz onları daha çok tanıyoruz. Fakat kafi derecede değil.”

Sadre şifa verecek bir cevabın, bir türlü, sualini bulamıyorum. Ne sorsam yarabbi? Bir buçuk ayın bir buçuk saatini bile boş geçirmeden en mühim merkezleri içini dışına çıkararak dolaşmış olan sevimli muhatabıma Paris’in barlarını, kafeşantanlarını, Viyana’nın meşhur kahvelerini, soramazdım ya… Sonra, bütün gördüğü yerler arasında en çok sevdiği peştenin ışığını, neşesini, ondan bir daha dinlemeyi istemek de aklıma gelmedi. Daha doğrusu bunları kendi yazılarına bırakmak nezaketini göstermek lazımdı.

“Avrupa’dan döndükten sonra düşündünüz mü, bilmediğimiz şeylerin başında neler var?”

İmtihana çok iyi hazırlanmış bir çocuk gibi, sade gözlüğünün arkasından bakmadan gördüklerini, pekala tahmin edebileceğiniz bir kudretli hazmetmiş, içine sindirmiş muhatabım, birbir sual karşısında duraklamıyor, düşünmüyor: “Aramızdaki farkın sebeplerini henüz iyice tayin etmiş değiliz. Bu mesele üstünde düşünmüş tek fikir adamımız var mıdır? Avrupa mucizesini yalnız müşahede ve tasdikle kalmışız; terakkiyi sadece iktibas ve taklit sanmışız; tercüme ve adaptasyon merhalesinde kalan bir Avrupa anlayışımız var. Yani sadece hayran olmak ve kopya etmek. İlim hayatımız yüzde yüz tercümeden başka nedir? Hem de programsız, dağınık, eksik ve yanlış bir tercüme. Teklif olmayan tercüme de mükemmel olmaz. Çünkü tercüme de bir tefekkür işidir, bizse tercümeyi alelade kopya halinde bırakmışız.”

Bir sigara daha yaktı. Bu bir lahzalık sükut arasında düşündüm; peki ne yapmalı? Ve kafamda doğan bu suali ortaya atmak üzere iken, o, ne diyeceğimi sezmiş gibi, ağır ağır anlatmaya devam etti: “Avrupa’yı tercüme etmeden evvel düşünmek lazım. Türk tefekkürünün en büyük mevzuu budur. Düşünmeden evvel tercüme olmaz. Hakiki bir tercüme telif kadar güç, onun kadar asil bir fikir işidir. Biz hemen taklit merhalesini aşmaya mecburuz. Aradaki farkın dehşeti üstünde düşünmeye başlamak ve bu uçurumun üstüne, gözlerimiz yılmadan, beton bir köprü kurmak. İnkılap bu işte kendine düşen idari vazifeyi yapmaya başlamıştır; kafa tarafını yapmak fikir adamının işidir.”

Hava kararmıştı. Odanın loşluğu içinde iki koyu gölge gibi kalmıştık. Elektrik düğmesini çevirince, gözlerim, masanın üzerindeki kağıda, yarıda kalmış fıkraya ilişti. Demek bazen karanlık da bir nimetmiş… Ve aydınlık, hiç de insana aradığını bulduran bir nur değil. Bakın fırıl fırıl dönen dilime, bir türlü içimden taşan duygularını ifadesini veremiyorum ve sadece “Çok, çok teşekkür ederim” diyebiliyorum.

Kandemir’in bu yazısı, Yedigün Dergisi‘nin 184. sayısında yayımlanmıştır (1936).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s