Halid Ziya Uşaklıgil Diyor Ki

Cumhuriyet Gazetesi’nde, Halid Ziya Uşaklıgil’in makalelerini dizen mürettip, bir gün, müsveddelerin içinden çıkamayınca “Yahu,” diye bağırmış, “şu Uşaklı edibe söyleselerde, yazılarının sayfalarına numara almasa. Belki o zaman sayfalar birbirine karışırda, makalelerin altları üstlerini tutar!” Ben üstadı dinledikten sonradır ki biçare mürettibin bu garip isyanına hak vermek mecburiyetinde kaldım. Çünkü değerli Edip, “Ben,” diyor, “çocukluğumdan beri çok iyi okur, fakat gayet fena yazarım. Bütün ömrümce elimden kalem düşmediği halde, her yazdığım satır bana utanç verir. Zaman olur ki, yazdıklarımı kendim bile anlayamam.”

Ben üstadın hayretle dinlediğim bu sözlerini en yanlış tefsire uğramış ve “Estağfurullah!” demeye hazırlanmıştı. Bereket ki o vaktinde davrandı ve “Eğer,” dedi. “Hüsnühat deresinden ipka kalınsaydı, ben mektepte bir tek sınıf geçemezdim!”

Muhatabımın, tefsirimdeki yanlışlığı gideren ve beni doğrultulmaz bir çam devirmekten kurtaran bu sonuncu cümlesini, geniş bir iç geçirerek not ettikten sonra sordum: “Yazıcılığa başlayışınızın hikâyesini de dinlemek isterdim üstat?” Bu sual Halid Ziya’yı yerinden doğrulttu. Ağır adımlarla odada dolaşırken, gözleri kalın halının karışık renklerine öyle bir dalmıştı ki, “Bir şey mi düşürdünüz üstat?” diyecek oldum. Fakat o başını kaldırıp söze vaktinde başlayarak, bu ikinci potu kırmama da mani oldu ve “Ben,” dedi. “Yazıya, tercüme ile başladım. Tercüme ettiklerimi, haftanın bir gecesinde odamda toplanan arkadaşlarıma okurdum. Ve onlar, büyük bir sabırla dinlerlerdi. Asıl hayret ettiğim nokta, onların sabırlarından ziyade kendi cür’etkârlığımdı. Hatta ben bu cür’eti günün birinde, İstanbul’da çıkan mecmualara, hatta vilayetin resmi gazetesine yazılar göndermeye kadar vardırdım. Hem de, ne Fransızcaya, ne de Türkçeye tam bir vukufum olmadığı halde. Hele o yazıların hüsnükabul görmeleri ve neşredilmeleri, benim, kendi cüretime karşı duyduğum hayreti bile gölgede bıraktı. Sonra öyle bir yaşta idim ki, yüreğimde esen her rüzgâr bana aşikana bir heyecan veriyordu. Ve bu heyecanların buhranı bir gün bana gazeller, manzumeler yazdıracak bir hezeyan nöbeti halini bile aldı! İlk tecrübeler bende acayip bir kanaat uyandırmıştı. Ve bu, kafiyesi, vezni düzgünce bir şeyler karalamanın şair olmaya kâfi geldiğine inandım. Fakat çok şükür, bu yanlış telâkkiyi güdenler zümresinden çabuk kurtuldum, daha doğru çabuk kurtarıldım. Ve bana ‘Sen bu hülyadan vazgeç!’ diyen büyüklerime itaat ettim.

Bilmem sanat kalesini yaygara ile fethine çabalayan favurili şairler, üstadın bu hayli manidar hatırayı anlatmasındaki inceliği sezebilecek kadar arif midirler? Kim bilir, ihtimal bunu okuyunca gülecekler, ve “Üstadın amma çocukça hatıraları varmış ha?” diyeceklerdir.

Uşaklıgil, “Ben,” diyor, “yarım asırlık yazı hayatımda, birçok haksız hücumlara, manasız tarizlere uğradım. Fakat bunlardan hiçbirisi beni Muallim Naci’nin bir hareketi kadar hırslandırmadı. Onun o zaman müşavere mahşerinde çevirdiği Tercüman-ı Hakikat’a ‘Aşkımın Mezarı’ başlıklı bir yazı göndermiştim. Muallim Naci’nin bu yazımı ‘Mezarda aşk aramak, ölüde can aramaya benzer!’ kılıklı bayağı bir cümleyle neşrettiğini görünce hiddetten dişlerimle dudaklarımı kanatmıştım.”

Sigarasını tazeleyen Halid Ziya, bu acı hatırasını gülerek tatlıya bağladı: “Maamafih, onun bu ilk tarizi, bana bir aşı gibi yaramış olacak ki ondan sonra uğradığım hücumların zehirli tesirlerinden daima muaf kaldım! Bu itibarla, Muallim Naci’ye müteşekkir olmam lazım!”

Fırsat hazırlamışken “Şu,” dedim, “son tarizlere ne dersiniz üstat? En genç şairlerden birisi ‘Biz, demiş, Halid Ziya’nın romanları kadar çocukça eser yazıp neşretmekten utanırız!”

Halid Ziya, “Yalan!” dedi ve gülerek ilave etti: “Onda hicap denilen hassa olsaydı, kendi eserlerini ortaya çıkarabilir miydi?”

“Bir diğeri de sizin bugünkü edebiyatla bahçenizdeki tavuklar kadar bile alakadar olmadığınız söylüyor.”

O yine güldü: “Anlaşılıyor ki, o delikanlı bahçemdeki tavuklarla meşgul olmaktan yazdıklarımı okumaya vakit bulamıyor!”

Ben de gülerek “Desenize üstat,” diyecektim, “Romancı değil tavuk hırsızı mübarek!” Fakat üstadın “edây vakur”ına bakınca bu latifeyi fazla hafif buldum ve kendimi bir pot kırmaktan üçüncü defa korudum. Eğer ben onun yerinde olsaydım o sansar yürekli muarızın iftirasını tekabül eder ve “Elbet,” derdim, çünkü, benim tavuklarım, bugünün edipleri ve şairleri kadar cılk nesneler yumurtlamıyorlar. Fakat belki Halid Ziya Uşaklıgil, çamurlu bir inkar çıkmazından şöhrete ulaşmak isteyen bu ateşli ihtiras kervanına taş atmak istemiyor. Anlaşılan, temiz ismine yeniden Zifos sıçratmaktan korkuyor. Bu bana, bahsi yeniden değiştirmek lüzumunu duyurdu. O eski günlerin gönül maceralarını sayfaların aynasına olanca hususiyetleriyle aksettirebilen romancıya “Üstad,” dedim. “Kim bilir, hatıranızda ne canlı aşk saneleri vardır?”

O, sanki bu suali bekliyormuş gibi derhal, “Size,” dedi. “Aşk kelimesini her duydukça daima ilk evet hatırıma gelen bir macerayı anlatayım. Annemin hususi hizmetlerini gören bir cariyesi vardı. Bu, Gülter adında esmer, kara kuru, çatık kaşlı, mağmum çehreli bir Çerkes kızıydı. Güzel değildi. Fakat herkes tarafında sevildiğini düşünerek çirkindi de diyemeyeceğim. Haluk ve kibirli denecek kadar da ciddiydi. Kardeşimin evlenişinden sonra birdenbire hastalanmıştı. Teverrüm etmiş denildi. Fakat hastalığının sirayet etmesi ihtimallerine rağmen evde tedavisine karar verildi. Çünkü annem onun dışarıya gönderilmesine bir türlü razı olmamıştı. Bir gece, eski dadılardan biri, bize Gülter’in bir ricasını bildirdi. Gülter kardeşimi görmek istiyormuş. Hayli hayretle karşılanan bu garip rica derhal yerine getirildi. Etem’i onun odasına götürdüler. Ve yalnız bıraktılar. Hastanın yanından yarım saat sonra kardeşimin benzi korku verecek kadar sararmıştı. Biz merakla etrafını çevirdik ve o, sıtmalı gibi titreyen bir sesle anlattı. İçeri girince yatağın bir ucuna ilişmiş, bir kelime söylemeden Gülter ona uzun uzun bakmış. Sonra kansız elleriyle, hastalıktan bütün bütün ufalmış yüzünü kapamış. Sarsılışlarını belli etmemeye çalışarak sessiz sessiz ağlamış. Nihat, ancak duyulabilecek bir sesle ‘Etem Bey,’ demiş, ‘ellerinizi bir lahza bana vermez misiniz?’ Ve kardeşimin ellerini dudaklarına götürmüş, hıçkıra hıçkıra defalarca öptükten sonra başını yastığına bırakmış ‘Artık gidin ve mes’ud olun!” demiş. Bu hikaye o zaman, kardeşimin genç zevcesini bile hüngür hüngür ağlatmış. Hatta dinlediklerimin hakiki mahiyetini anlamayacak kadar küçük yaşıma rağmen ben bile sezdiğim o derin ve gizli facia karşısında gözyaşlarımı tutamamıştım.”

Bu romantik sevdanın anılışıyla aydınlık gözlerini hoşlaşan “Aşkı Memnu” müellifi; müzeyyen hikayesini kendisine sahi bir cümleyle tamamladı ve “Gülter,” dedi. “Bütün hayatınca, gizlediği bu zavallı sırrı böylece açığa vurdu. Ve birkaç saat sonra da, kendisine hiçbir sürur nasip etmeyen dünyadan göçüp gitti!”

Vakti yaklaşan treni kaçırmak korkusu, Gülter’in matemini bir dakikadan fazla tutmama mani oldu. Ve lakırdı eski günlere intikal etmişken üstadın biraz da mektep hatıralarını yokladım.

“Ben,” dedi, “İzmir’de, bir ecnebi mektebinde okuyan ilk Türktüm diyebilirim. Bu, o zaman, milliyet hissini taassup haline vardırmış olan o muhitte bni hayli muahezelere maruz bıraktı. Rahipler, merkezleri Viyana’da ve Venedik’te bulunan bir zümre idiler. Ve Türkiye’de şube açmalarına en ziyade Ermeni katolikleri sebep olmuştu. Mektebin Ermeni hocaları içinde cidden alim, mütefennin adamlar vardı. Mesela dini merasimlerle tatbikathaneyi ve kütüphaneyi idare eden bir rahibi hatırlarım. O ihtiyar, fakat zinde ve uzun boylu, dik başlı, eli hürmetle öpülecek okumuşlardandı. Bir gün, hiç unutmam, Antranik Bey’in ‘Hikmetitabiiye’sini okuyordum. O şimdi adını hatırlayamadığım rahip başıma dikildi ve bana ‘Siz,’ dedi. ‘Ermeni harflerini bilmiyorsunuz değil mi?’ Sebebini anlayamadığım bu soruya ‘Hayır!’ cevabını verdim. O, ‘Yazık’ dedi ve ilave etti: ‘Eğer bilseydiniz, bizde, bu yolda ve Türkçe telif edilmiş birçok kıymetli eserler bulabilirdiniz.’ Ermeni harflerle Türkçe… Ben bunu büyük hayretle dinlemiş ve muhatabımın yüzüne garip garip bakmıştım. O hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Fakat, beş dakika sonra yeniden yanıma geldi ve elindeki koca bir cildi önüme koyarak ‘Bu,’ dedi. ‘Bir coğrafya kitabıdır. Ermeni harfleriyle yazılmıştır. Fakat tamamen Türkçe’dir.’ Beni daha fazla merakta bırakmamak için izah etti: ‘Mechitariste rahipler; Ermenice’yi bırakmış olan Ermeni katolikleri için bir kütüphane hazırlamışlardır. O zengin kütüphanedeki bütün kitaplar, Ermenice harflerle, fakat Türkçe yazılmışlardır!'”

Güldüm: “Eğer bizim alnamelar, ellerini biraz, daha ağır tutarlarsa, özlü eser bulabilmek için Ermeni harflerini öğrenmekten başka çare kalmayacak üstad!”

Ve “üstad”lığı, birçoklarında olduğu gibi lafta kalmayan değerli muhatabımı, birazda eserleri etrafında konuşturmak istedim: “Mai ve Siyah’ın, Aşk-ı Memnu’nun lisanlarını sadeleştirmekle ve yeni harflerle bastıracağınız söyleniyor. Bu rivayete inanabilir miyiz?”

Uşaklıgil, “Doğrudur. Fırsat bulursam yapacağım” dedi. Sonra gülerek ilave etti: “Fakat bilmem utanmadan bastırabilecek miyim?”

“Mai ve Siyah” gibi romanları çocukluklarından yazıp da neşretmekten utandıklarını söyleyen şair taslaklarına yapılan bu ince telmihe güldüm ve “Yeni bir roman?” dedim. “Niyetiniz yok mu?”

“Buna cesaretim yok değil. Fakat uzun soluklu bir kitap yazmak için cesaret kadar ‘zaman’ da lazım. Ve bu ikincinin mevcudiyetine karşı duyduğum şüphedir ki beni yeni bir romana başlamak niyetinden vazgeçiriyor. Çünkü yarıda bırakmayacağıma emin olamayacağım bir işe girişmek istemiyorum.”

İçimden gelen uzun ömür temennisini sahte bir kelime kalıbına sokmaya bir türlü dilim varmadı. Ve sükutu tercih ettim. Hem zaten üstadın tebessümü, bu hazin endişeyi kuvvetle tekzip edebilecek kadar canlıydı. Ayrılmak üzere birlikte bahçeye çıkarken son bir sual sordum: “Üstat siz, ‘hesap oyunları’, ‘ilm-i sima’, ‘hamil ve vaz hamil’, ‘kanun ve fen vilade’ kabilinden kitaplar yazmışsınız. Bunların, edebi şöhretinizin vekarile mütenasip görülmediğini işittiniz mi?”

Halid Ziya güldü: “Bir gün, İngiltere İmparatorluğu’nun burnuna bir sinek konmuş. İmparator sineğe ‘Sırnaşık mahluk!’ demiş… ‘Benim bunca memalikim içinde burnumdan başla konacak bir yer bulamadın mı?’ Onun dediği gibi, bu zevat, bu kadar eserim içinde tenkit edecek şey bulamamışlarda, yirmi yaşımda karaladığım resaleciklere mi sataşıyorlar?”

Güldüm. Ve anladım ki, fotoğraf çektirmek için çok sevdiği mahut tavuklarının kümesine girmek hüviyetini bile esirgemeyen üstat, tuzaklı sorguların kafesine dalmak gafletini göstermiyor!

Naci Sadullah’ın bu yazısı, Perşembe Dergisi‘nin 56. sayısında yayımlanmıştır (1936).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s