Yıldız’ın Düşündürdükleri

Kendini insan gibi saklayan semtlerden biri de Beşiktaş’ın Yıldız semtidir. Yıldız, huzursuz ve mütereddit bir yapıya sahip olmayan ender mahallelerimizdendir. İstanbul’un hemen hemen her sokağında olduğu gibi zevksiz binaların işgaline, dokusuna yabancı insanların dokunuşlarına maruz kalsa da yapısını, daha doğrusu manevi iklimini muhafaza etmeyi başarmış ender semtlerden biridir. Eski hayatın temelini teşkil eden camiler, tekkeler, evler ve çeşmelerle süslenmiş bu semtte, tüm bu mücevherler kendini hâlâ gizlemekte, sanki tekrar yükselecekleri bir devri beklemekte yahut çoktan bu diyarları terk etmiş evliyalar, ateşe atılmış Melami dervişi gibi sırrolmuş, yalnız taçları ve hırkalarıyla kalakalmışlardır. Belki de bazı akşamlar kendimi Hamidiye Camisini veya Ertuğrul Tekkesini seyrederken bulmam, tuhaf bir hasretle Yahya Efendi Dergahı’nın yoluna çekilmem bundandır. Tanpınar’ın (s. 237) da dediği gibi “…zamana sevgi ve inançlarının izini geçirenler hâlâ aramızdalar, adları ve hayatları bize manevi ufuk açıyor.”

Sokaklarında neşe hüküm sürmese de, hayal ve düşünce saatlerinde kim bilir kaç defa bu mahallenin hikayelerini düşünmüşümdür, bilmem. Belki de en başından beri burayı ruhaniyetli bir yer olarak görmemin bunda tesiri büyüktür. Bu ruhaniyeti Tanpınar şöyle açıklar: “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.” (s. 139). Bu yüzden belki de Batı mimarisiyle boy ölçüşebilecek Süleymaniye’den başka bir eserimiz olmasa bile evlerimizin, camilerimizin, abidelerimizin ve mahallelerimizin manası çok farklıdır; bizim yarattığımız, bizim gördüğümüz, görmek istediğimiz, yaşatmak için tüm kalbimizi açtığımız o, bu alemin ötesindeki ele avuca sığmayan limanlardan ebediyete uzanan mazi, hemen yanı başımızda doğan bir güneşe öykünmektedir. Bu yüzden İstanbul’da yaşamak, mazinin hâlâ zamanın ruhuyla iç içe olduğu bir mahallenin sokaklarında yürümek benim ve bu toprağın üstünde hayatını idame ettiren herkesin mükafatı, şansıdır.

Bu yazıda Yıldız’ı tarif işine girişmiyorum. Her ne kadar Yıldız, İstanbul’un diğer sarayları, camileri, hamamları, kıyıları kadar çok anlatılmamış olsa da amacım, Yıldız’ın gözümdeki değerini ve hissî dünyamdaki yerini paylaşmak… Şu sıralar Yıldız Sarayı ve onun en güzel binalarından Büyük Mabeyn Dairesi ve Şale Köşkü gezilemediğinden ben Yıldız’daki gezime Yıldız Hamidiye Camisinden başladım. Caminin kubbesinde kûfî hat ile tezyinî mahiyette yazılar mevcuttur ve kubbe içi eteklerindeki pencerelere kadar mavi zemin ortasına kondurulmuş yıldızlarla bezenmiştir. Dört muhtelif cephede altın varaklı istalaktit tezyinat dikkat çeker. Bu tezyinatla beraber Tebareke suresi kûfî hat ile çok sanatkarane yazılmış bir halde caminin iç hattını kuşatmaktadır. Camide beni en çok etkileyen de mavi zemin ortasına kondurulmuş yıldızlardan sonra bu kûfî hattır. Caminin hünkar mahfili de insanı kendine hayran bırakır. Zarif mermer mihrap ve solundaki mermer minber caminin içindeki renk aleminde kendine ayrı bir yer bulur. Hamidiye’nin berrak bir sabah gökyüzünü andıran derin kubbesine asılmış olan avize, caminin ruhunu tamamlamaktadır. Bu ruh, ibadet için olmasa bile tadılmalıdır. Zira Küçük Mecidiye veya Ertuğrul Tekkesi Camilerinin duvarlarına yaslanarak hissedilecek şeylerle, Hamidiye’nin kubbesinin altında hissedilecekler mutlaka farklı olacaktır.

Hamidiye’nin his dünyamda bıraktığı tat ile Çırağan’a inen Serencebey yokuşunun başında bir süre durdum, gözlerimin önüne serilen muhteşem manzarayı seyrettim. Bu dik yokuşun sağında ve solunda yükselen binaların arasından görünen mavilik ve Üsküdar kıyıları, Yıldız çalışanlarının hatıralarından hiçbir şey kalmamış bu caddenin hüznünü arttırıyordu. Nerval’in de dediği gibi “İstanbul enteresan bir şehir. İhtişam ve yoksulluk, gözyaşı ve sevinç, her yerdekinden daha sıkı bir idare ve yine her yerdekinden daha fazla özgürlük” (s. 10). Barbaros Caddesi üzerinden Çırağan’a inmeye karar verenler içinde hissedilecek hüzün farklı olmayacaktır. İstanbul sokaklarında bana refakat etmekten bir an geri kalmayan Yahya Kemal hemen yanı başımdadır ve pek az şair, yaşadığı şehre Yahya Kemal kadar sinmiş, tesir etmiştir. Cadde üzerinde bulunan Yahya Kemal Beyatlı’nın heykeli sanki “Nice revnaklı şehirler görülür dünyada / Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan” beytini okumaktadır. Yahya Kemal’in Boğaziçi için kullanmış olduğu “görmüş ve geçirmiş” tabirindeki mana ancak bu yolculuklarda idrak edilir. Yol üstündeki bakımsız ve neredeyse harabe konuk evleri veya Yıldız’ın manevi mirasını, ruhunu pekiştiren Ertuğrul Tekke Cami de bu anlamın bir parçasıdır. Belki de bu anlamı bir kere de toptan ele almak, anlamak mümkün olmadığından en iyisi, her şeyi bırakmak, mananın akıntısıyla sürüklenmektir. Şâzelî tarikatından Şeyh Zafir’e adanmış olan cami, Yıldız’ı manevi bir kalkan gibi ören yapılardan biridir. Serencebey’den Çırağan’a inen yolun darlaştığı noktadaki Serhazin Süleyman Amber Ağa ile Asariye yokuşundaki Asariye Camileri de bu manevi kalkana örnek gösterilebilir. (Serencebey’den Çırağan’a inmeden Serhazin Süleyman Amber Ağa Camisini gördükten sonra Çitlenbik sokağa sapılarak hem Asariye Camisine gidilip hem de Çitlenbik sokak üzerinde bulunan İtfaiye Müzesi ziyaret edilebilir.) Beni manevi kalkan düşüncesine iten de Sultan Hamid’in Yıldız’da yaşadığı günler boyunca hayatına kast edileceğini düşünmesidir. Korkunun kendisi değilse bile, ondan her yana sızdığını düşündüğüm bir ihtiyat hâlidir. Bu yüzden etrafındaki her şeye kendi nizamını veren bir saltanat sürmüştür.

Çırağan safaları değişse de eski Çırağan safalarının hayaliyle yapılacak bir yürüyüş dertlere deva olabilir. Ben her yürüyüşümde Nevşehirli İbrahim Paşa döneminde (1718–1730), Çırağan yalısının bahçesindeki türlü mehtap alemlerinde, iri midye kabuklarının içine zeytinyağı ve fitil konularak yakılıp Ortaköy’den denize bırakılan bu kabukların akıntı ile yavaş yavaş yalının önünden geçişlerini hayal eder, dururum. Bu yüzden, ney, santur, tef ve tambur sesleri yerine arabaların gürültülerine bırakmış, gece yarılarına kadar süren, hayatı bir cümbüşe çeviren bu eğlenceler bitmiş olsa da Çırağan, Ortaköy’e kadar uzanan duvarlarıyla güzel bir alem olmayı sürdürmektedir. Her adımda Fuzuli’nin “Gelin ey ehl-i hakîkat çıkalım dünyâdan/ Gayr yerler gezelim özge sefâlar sürelim” dizeleri duyulabilir. Bu yüzden Beşiktaş’ın tarihi ruhunun tezahürlerini hemen her adımda görmek mümkündür. Çırağan Sarayı’nın arkasında ve Yıldız Parkı’nın hemen girişinde bulunan ve Sultan Mecid tarafından yaptırılan Mecidiye Camisi (1834), Çırağan’dan Ortaköy’e uzanan yolda Yahya Efendi Dergahı’ndan önceki ilk duraktır. Sade ve tek kubbeli olan bu cami kitabesinde de ifade edildiği gibi (yabdı sarây-ı nezdine bir câmi’ vâlâ zehî) yüce bir güzelliğe sahiptir. Bu yüce güzelliği bilhassa iç ve dış mimarisine sinmiş olan mütevazılığına ve arabesk tarzdaki şerefesine borçludur. Yahya Efendi Dergahı’ndan önce bu caminin bahçesinde soluklanmak, ibadetini yapmak, onu eski günleri içinde hayal etmek, insana birden bir şeyler yaratmak arzusu verir. Fecir saatinde bu eserlerin bürüneceği hâli hiç görmemiş olsam da bir gün o vakitte de bu eserlerin ruhunu tatmak arzusuyla Yahya Efendi’nin çağrısına kapılma vakti gelir. Her defasında Neccarzade Rıza’nın “Yahyâ-yı Beşiktâşı ziyâret idelüm gel/ Oldur sebeb-i zînet-i kûhsâr-ı Beşiktâş” beytini duyarım. Yahya Efendi Dergahı’nın, taş yolunda ölüm aniden muhayyilemizdeki çehresini değiştirir. Burası başlı başına bir güzellik alemidir. Hayatın değilse bile ölümün, ölümün değilse bile aradıklarımızın, hissetmek ve duymak istediklerimizin sırrına sahiptir. Dergahı saran mezar taşları, mermer pehle ve sandukaların altındaki ölülerle ahiretin hayata böyle yakın, böyle iç içe duruşu… Yahya Kemal’in “Ahiret öyle yakın seyredilen manzara / o kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada” beyitleri sanki burası için yazılmıştır ve bu yüzden, hayatın değişen çehresiyle burada insan hep bir annenin rahminde gibidir. Buraya gelip de şu soruları sormamak mümkün değildir: “Kimdi bu Yahya Efendi? Ruhunu nasıl minik bir tepeye, bu dergaha işlemiş, etrafından toplanan insanlara neler öğretmiş, neler öğütlemiş, hayatlarına nasıl dokunmuştu? Hayatın hangi bilinmezini, hangi sırrını anlatmıştı? Nasıl bir inançla etmişti ibadetini? Dahası onu buraya, Beşiktaş’ın bu köşesine çeken ne olmuştu?” Bu sorulara eksiksiz bir cevap veremeyiz. Ancak eldeki bilgiler ve hayalimizde canlanan ruhun temsiliyle Yahya Efendi’nin ve Beşiktaş’ın kerametini anlamak mümkündür.

Dergahın biraz ilerisinde Feriye Sarayları diye anılan yapılar görülür. Bu yapılar Çırağan Sarayı’nda çalışan hizmetkarlar için yapılmıştır. Günümüzde Galatasaray Üniversitesi ve Kabataş Erkek Lisesi’ne ait yapıların dışında Feriye Palace kültür sanat merkezi ve restoran olarak hizmet vermektedir. Çırağan’ın taşıdığı hüzün (sarayın 1910’nda yanışı, V. Murad’ın bugünkü Beşiktaş Anadolu Lisesi’nin bulunduğu binada hapsedilişi, Ali Suavi’nin sarayı basıp V. Murad’ı tekrar tahta geçirme isteği ve Sultan Aziz’in intiharı veya katli) Feriye’nin bugünkü hâline hiç sirayet etmemiş gibidir. Bu yüzden bölgede boğazın kıyısında sakin bir mola verilecek ender yerlerden biridir.

Her devrin yaşayışı ve eserleri kendi hayat telakkisine göre kurulduğu için burada hayata istikametini veren yapılar değişmiş olsa da Yıldız, manevi iklimiyle hâlâ iyi bir rehber gibi ona adım atan herkesi geçmişin unutulmaya yüz tutmuş hikayelerine, tarihe ve tabiata götürmektedir. Çünkü böyle semtler, semtin sakinleri tarafından manevi bir vazifeye mahzar gibi iklimlerini muayyen bir ruh nizamından geçirmiştir. Oturulan mahalle İstanbul’un ve toprağın ruhuyla bir bütün olmuş, bütün sokaklar bir ruh hâline getirilmiştir. Bu yüzden baharın ılık ve mehtaplı gecelerinde yapılacak olan bir gezintiden tat almak hâlâ mümkündür. Umarım II. Mahmud’un inşa ettirdiği Yıldız isimli kasırdan sonra Yıldız Tepesi’ne yapılan Malta ve Çadır Köşkleri gibi Sultan Aziz zamanında yaptırılan Büyük Mabeyn dairesiyle birlikte Yıldız Saray komplekside bitmeyen restorasyonundan çıkıp vatandaşların ziyaretine açılır. Kütüphanesi, müzesi, marangozhanesi, imalathaneleri, çini fabrikası, tiyatrosu, tenezzüh havuzu ve muhtelif parklarıyla Yıldız Saray kompleksinin bir şahsa veya bir kuruma hibe edilmesi, Yıldız mahallesine ve İstanbul’a yapılacak büyük bir kötülük olacaktır. Zamanında Sultan Hamid’in Kaiser II. Wilhelm’i ve muhtelif devlet erkanını misafir ettiği, zemininde dünyanın en büyük hereke halısının bulunduğu Şale Köşkü gibi yapıların halkla irtibatının hiçbir sebeple kesilmemesi gerektiği tarihçiler, gazeteciler ve kanaat önderleri tarafından, tıpkı bu yazıda olduğu gibi dile getirilmelidir. Çünkü bu güzellikler ve tarihî miras yerli ve yabancı turistlerde merak uyandırmaktadır. Hisar’a göre, “hemen her bina, içinde yetiştiği tarihin bir parçasıdır. Tıpkı durmuş bir saat gibi hep içinde kaldığı zamanı gösterir. Onda ancak bu geçmiş zamanın kalbi duyulur” (s. 167). Bu yüzden bu yapılar müzecilik bakımından yeniden ele alınmalı ve ruhu canlandırılmalıdır.

Eğer bir gün bir Yıldız anlatısı yapılacaksa, benim de bu kısa yazımda değinmeye çalıştığım şu meseleler öne çıkarılmalıdır: Yıldız’ın manevi iklimi, camileri, eski zaman evleri, çeşmeleri, türbeleri, tekkeleri, yani mimari eserleri, şahısları, hikayeleri ve onların halkla olan irtibatının bir bütün olarak muhafazası. Böyle bir tasnifin ve tahlilin Yıldız’ın manevi iklimindeki ve tarihindeki tılsımı daha iyi yansıtacağını sanıyorum. Velhasıl Tanpınar (s. 134), “…mahallenin yerini yavaş yavaş alt kattaki üsttekinden habersiz, ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi, her penceresinden ayrı bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartman aldı. (…) …eski İstanbul mahalleri artık sadece bir hatıradır” dese de, ben hâlâ o mahallelerin hayaletlerin aramızda dolaştığını ve bu hayaletlere layık olmamız, geriye kalanlarla yeni bir hayat kurmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bahsettiğim eserlerin şuanki hâlinde bile bizim en küçük sualimize cevap vermeye hazır bir yan var.

KAYNAKÇA

Hisar, Abdülhâk Şinasi (2013). Boğaziçi Mehtapları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Nerval, Gérard de (2009). İstanbul Yolunda, Parşömen Kitabevi Yayınları, İstanbul.

Tanpınar, Ahmet Hamdi. (2011). Beş Şehir, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s