Yeremya’nın Ağzı

“Herkes kendi çarmıhını kendi taşır. Lakin Golgota tepesinde kanlı vuslata kavuşmak yalnız İsa’ya vergidir.” (Ergenekon, 1973, s.227)

Çalışma masasının üstünde Servet-i Fünûn’un eski nüshalarından biri duruyordu. Biraz eğildi, gözlerini kısarak mecmuaya baktı:

“Bugün, otuz senedir memleketi kahr ve zebûn iden istibdâd ve onun timsâl-i müşehhesi Yıldız’ın kuvve-yi ma’nevîyyesi ve maddîyyesi münhadim oluyor.”

Sultan Hamid ve Yıldız’la ilgili topladığı belgeler evin dört bir yanına dağılmış vaziyetteydi. Üzerine sinmiş zengin bir hatıra yığınıyla birlikte çökmekte, çürümekte olan eski bir evden farkı yoktu. Fakat her şeye rağmen eşyaların merhametine ve masumiyetine inanıyordu. Gazete kupürleri ona bakacak, arşiv belgeleri onu iyileştirecek, kitaplar temiz yüzlü hemşireler gibi başından bir an olsun ayrılmayacaklardı. Onların iyi yüreği ve iyi niyetiyle, ciltlenince toparlayan bir kitap gibi kendine gelecek, aradığı istikameti onlarda bulacaktı. Asıl korktuğu, bir ihtimal, eşyanın onun tabiatına uymasıydı. Önündeki kağıtlara bakarak gülümsedi, “İnşallah bana benzemezsiniz” diye mırıldandı. Bir türlü dolduramadığı sayfaların karşısında kendini küçük ve aciz hissediyordu. Sonunda yalnızca cemiyetin doldurmasını istediği sayfaları, yani kira kontratlarını dolduran bir adama dönüşmekten korkuyor, böyle bir adamın vasiyet yazmaktan başka bir zaferinin olmayacağını düşünüyordu. Yüzünde taşımaktan yorulduğu o hüzünlü ifadeyle ellerine, önünde duran kağıtlara bir daha baktı. Kendine ihanet eden bir adam gibi ne yapacağını, hatta ellerini nereye koyacağını bilemedi. Bir kağıdı aldı, elinde evirip çevirdi. Nereden başlayacağını da nereye gideceğini de bilmiyordu. Kendini kağıtla ve kalemle bile ifade edememek onu asla açamadığı bir kapının eşiğinde sabahlamaya mecbur ediyordu. Bundan üç yıl önce de böyle bir araştırma şevkiyle dikilmeyen Tanzimat abidesini araştırmaya başlamıştı. Gülhane Hatt-ı Hümayununun okunduğu ve ilan edildiği günün her yıl dönümünde tören anılması, şenlikler yapılması, geceleri yakılması için Sultan Mecid’e bir mazbata sunulduğu öğrenmiş. Abidenin hikayesini yazmaya konulmuştu. Mazbatayı imzalayanların başında hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi ile hariciye müsteşarı Âlî Efendi (meşhur Âlî Paşa) da vardı. Hikayenin karakterlerini de bulmuştu. Takvim-i Vekayi’nin haberine göre vekiller heyetinin kararı gereğince Gülhane’de Tanzimat fermanının okunduğu yere ve Bayezid Cami’nin avlusuna şaşalı birer Nişantaşı dikilecek, bunlara “Nişan-ı Adalet”, o geceye “Leyle-yi Adalet”, fermanın okunduğu yere de “Meydan-ı Adalet” denilecekti. Fakat abide dikme ve yıldönümleri tertip etme fikri alafranga bulunduğu, halk arasında çeşitli söylentiler yayıldığı için bu asla gerçekleştirilmemiş, yalnız Brüksel’de tunç hatıra madalyaları bastırılabilmişti. Hikaye bu sürece odaklanacaktı. Bu yüzden madalyaların fotoğraflarını bile bulmuş, günlerce madalyaları incelemişti. Bu madalyaların bir tarafına Sultan Mecid’in tuğrasının, Osmanlı bayrağı ve arması ile Gülhane Hattı Hümayununu temsil eden bir tomar kağıdın resminin kazıldığını, tomarın kıvrımı üzerine Fransızca “Tanzimat”, diğer kısmına da Reşid ve Âlî paşaların isimlerini tomara bağlayan iki mühürün nakşedildiğini görmüştü. Armanın muhtelif yerlerine Sultan Osman’ın, Fatih’in ve İkinci Mahmud’un adları serpiştirilmiş, armanın altına Fransızca “Abdülmecid tarafından Osmanlı saltanatının yenilenmesi” anlamına gelen şu cümleler yazılmıştı: “Régénération de l’Empire d’Osman par Abdul-Medjid.”

Öğrenmesi gereken her şeyi öğrenmişti. Fakat öğrendikleri ona yaratmanın bahtiyarlığını tattıramıyordu. Sarktığını hissettiği çenesiyle oynarken tek düşündüğü de bir şey yarattığında hissettiği bahtiyarlıktı. Yavaş yavaş silikleşen anıları daha ne kadar tüketebileceği büyük bir muammaydı. Gözlerinin tıpkı şairler gibi manzarada diğer insanların görmediği şeyleri görmesini, burnunun onların anlamadığı kokuları almasını, kulaklarının cansız ve sessiz sanılan şeylerden ses alıp dinlemesini istiyordu. Yazılarının tıpkı Haşim’in şiirlerinde olduğu gibi kuşların hayallere daldığı, leyleklerin düşündüğü ve batmakta olan güneşin bir kesik baş gibi kanadığı hallere bürünmediği sürece mutlu olamayacağını emindi. Bu yüzden aynalardan dahi kaçıyor, saklanıyordu. Kendini görmek, kendi vücudunun herhangi bir parçasına bakmak gönlüne korku salıyordu. Hiç şüphesiz vücudunun bir dağılış ve çürüyüş başlangıcında olduğunun farkındaydı. Ezkaza aynada kendisiyle göz göze geldiğinde yüzünde yaşayanın yalnızca gözleri olduğunu görmüştü.

Önündeki boş kağıda “Rab elini uzatıp Yeremya’nın ağzına dokunmuş, ona sözlerini ağzına koyduğunu söylemişti. Bundan daha kıymetli bir armağan olabilir mi?” diye yazdı. “Vahiyler Kitabı’nda elinde bir kitapla gökten Cebrail iner. ‘Al bunu yut’ der melek, ‘mideni yakacak ama ağzın bal gibi tatlanacak.’ O kitabı yalayıp yutan Aziz Yuhanna olmayı dilerdim.” En küçük fırsatta nükseden bu yazma isteğinin humma nöbetlerinden farkı yoktu. İçine dolan sıkıntıyla biraz olsun hava alabilmek için dışarıya çıkmaya karar verdi. İnce bir hırkaya sarıldıktan sonra yalnızca anahtarlarını alarak kendini sokağa attı. Göz kırpan sokak lambalarının ve yavaş yavaş yağan karın altında yürüdü. Fikret’in dizeleri dilindeydi: “Yine kar bir sükûn-i câmidle / yine her yer melül ü mevt-âlûd / bir donuk perde; bir nikâb-ı ‘işve / saklıyor çehre-i semâvâtı / beşerin çeşm-i ibtihâlinden…”

Soğuk yüzünü, derisi yakarken Yeremya’nın ağzını eve döndüğünde buzdolabında bulsa ne kadar komik olacağını düşündü. Ağzı eline aldığını sonra kendi suratına diktiğini düşünüp güldü. Bir süre daha dolaştıktan sonra eve dönmeye karar verdiğinde yoluna tuhaf bir adam çıktı. Üstündeki elbiseler senelerdir temizlenmemiş gibiydi. “Ne ince şeyler düşünüyoruz” dedi. “Oysa Allah’ımız bütün bu kainatı bir kapris ve keyfiyet anında kazara yarattı.” Metin onu durdurmaya çalışan adamın parıldayan gözlerine, acının biçimlendirdiği zayıf, kemikli yüzüne baktı. Samipaşazade Sezai, Küçük Şeyler’in girişinde, “Dünyada en küçük bir şey yoktur ki güzel yazılmak şartıyla önemli bir konu sayılmasın” derdi. Bu yüzden bir yanı adamın hikâyesini sonuna kadar dinlemek istiyordu. Adamın cümlelerinde bir şiirin, usta bir alegorinin, eşsiz bir mizahın ve ender bulunan bir ironinin yattığını düşünüyordu. Adama yaklaşıp yüzüne daha yakından baktı. Gözleri bir delikanlının gözleri kadar gençken yüzü yaşlı bir denizcinin yüzünü andırıyordu. Adam elini Metin’in omzuna koydu. Yüzünü biraz daha yakınlaştırdıktan sonra “Sonra,” dedi. “Sonra ziynet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli ilah edindiler. Onu ilah bildiler ve zulümde karar kıldılar.” Cebinden bir mektup çıkarıp Metin’e uzattı. Metin mektubu elinde evirip çevirdi. Eski yazıyla kaleme alınmış mektubun bir köşesinde “1919” yazıyordu. Mektubu içinden sessizce okudu:

“Muhterem kumândânım, artık hayâtı terk itmek îcâb itdi bundaki sebebi tamâmen teşr’ idecek bir hâlde değilim. Dimağıma üşüşen bir takım fikirler arasında bunaldım. Felahı artık ölümde buluyorum. Aşk, ölüm, milletime dokuna yaralar… Dahâ bir takım sebebler bu karârımı teshîl itdi. Bakınız teshîl itdi diyorum; çünki bu benim içün pek yeni bir fikr değildir. Zavallı Türkler ayak altına düşdükten sonra hayat bana zırvâ gelmeğe başladı. Hiçbir iş yapamadan öldüğüm içün çok me’yûsum. Arkadaşlarımın benden dahâ metîn olmalarını temennî iderim. Ben dahâ fazlaya tahammül edemedim. Size büyük işler temennî idiyorum. Rûhum Türklerin sa’âdetine iştirâk idecekdir. Fakat bu gün çok me’yûsum.”

Metin titreyen elleriyle mektubu geri uzattı, “Fakat bugün çok me’yûsum” diye mırıldandı.

“Mevki’-i müstahkem kumândânı Şevket Beğ’in yâveri ve erkân-ı harb yüzbaşısı T. Ekrem Beğ’in birâderi mülâzım Mehmed’alî Beğ benim.”

“Fakat bugün çok me’yûsum.”

“Evet, o gün çok me’yûs idim. Henüz yirmi bir yaşında, çalışkan, nâmûslu, fedâkâr bir gencdim. Zavallı genc! Sa’âdetin bir cüz’ine (cüz’üne) olsun sağken iştirâk itmek elimde değil miydi? Son günümde, hattâ son sâ’atimde bile fecî’ firârîm hakkında en ufak bir eser göstermemiş idim. Üniformamı giymiş, adaya gezmeye gitdiğimi söyleyerek dâ’iremden ayrılmış, sâkitâne ada vapuruna binmiş idim. Bu yoldan bir dahâ geriye dönmek ihtimâlini tamâmiyle selb eylemek içün vapur adaya yaklaşdığı vakit kamaradan çıktım ve vapurun baş tarafına giderek ibtidâ bir kurşunla…”

“Çünkü çok me’yûs idin.”

“Evet, o gün çok me’yûs idim.”

Adamın şakağından kan atmakta, gözlerindeki parıltı büyümekteydi. Metin’in omzunu sıkarken “Sen de bugün çok me’yûs musun?” diye sordu. Metin hiçbir cevap vermedi. Gözlerindeki parıltı o kadar büyümüştü ki, parıltıdan başka hiçbir şey yokmuş, olamazmış gibi hissediyordu. Sokak lambaları birer birer patladığında, günün ağardığına yemin bile edebilirdi. Sokak lambaları karanlığa gömüldüğünde Metin kendini karda, dizlerinin üstünde buldu. Adam türlü parıltısıyla sanki yer yarılmış da yerin içine girmişti. Olup biteni anlamaya çalışırken yüzünde ve boynundaki ıslaklığa dokundu. Eline bulaşan sıvıya baktı. Ilık ve koyuydu. Diğer elinde sımsıkı tuttuğu tabancaya anlamsızca baktı ve mırıldandı:

“Fakat bugün çok me’yûsum.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s