Leyla Saz Hanım’ın Hatıraları

Leyla Saz Hanım, 1845 yılında İstanbul’da doğmuştur. Hekim İsmail Paşa’nın kızıdır. Sultan II. Mahmud’un saray cerrahı olarak atadığı İsmail Paşa, veliaht Sultan Mecid’in sünnetini yapar, Sultan Mecid de padişah olunca, Hekim Paşa’yı öğreni­mini tamamlaması için Paris’e gönderir. Paşa, Paris dönüşü saraya başhekim olur. 1861’e yani Sultan Aziz tahta çıkana kadar çocukluğu ha­remde sultanların yanında geçer, Girit’e vali olarak atanan Hekim İsmail Paşa, yanın­da küçük kızını da götürünce Saz, saray yaşamından beş yıl uzak kalır ama döndü­ğünde kapıları yine kendisine açık bulacaktır. Zamanının tanınmış hocalarından Arapça, Farsça, Rumca ve Fransızca okumuş, tarih ve edebi­yat dersleri almıştır. 16 yaşında iken şiir yazmaya başlayan Leyla Saz Hanım’ın bazı şiirleri Hazine-i Evrak mecmuasında yayımlanmıştır. Man­zumelerinin büyük bir kısmı 1928 senesinde yayımlanan Solmuş Çiçekler adlı kitapta toplanmıştır. Leyla Saz Hanım, Dilhayat Kalfa’dan sonra Türk müziğinin ikinci büyük kadın bestecisidir. Ailesinin sarayla yakınlığı nedeniyle o çevrede yetişmiş, padişahlardan saygı ve ilgi görmüştür. Müzik uğraşısının yanı sıra şiir de yazmıştır. Bazı şarkılarının güfteleri de kendisine aittir. 200’ü aşkın şarkı bestelemiş, bunlardan 44 tanesi günümüze ulaşabilmiştir. “Mani Oluyor Halimi Takrire Hicabım” ve “Nerdesin Nerde Acep, Gamla Bıraktın Da Beni” sevilen yapıtlarındadır.Vaktiyle dilden dile dolaşmış ve no­taları basılmış olan bu şarkılar hâlâ bütün kudretiyle yaşamaktadır. Mühendis Fehmi Razi ve meş­hur mimar Vedat (Tek) Bey, Leyla Saz Hanım’ın oğullarıdır. Bu yazıda, Leyla Saz Hanım’ın hayatından ve anılarının edebiyatımıza, tarihimize ve ulusumuza katkılarından bahsedeceğim. Bilhassa çocukluğu esnasında Sultan Mecid’in sarayında tanık olduğu adetleri ve yaşayışı kaleme aldığı Haremde Yaşam: Saray ve Harem Hatıraları (Dün Bugün Yarın Yayınları, İkinci Baskı, 2012) / The Imperial Harem of The Sultans (Hil Yayınları) kitabını yazının merkezine alarak aziz hatırasını da onurlandırmış olacağım.

Leyla Saz Hanım, mütareke senelerinde İstanbul gazetelerinde saray hatıratına, gezdiği yerlerin ahvaline ve Osmanlı harem âdetlerine dair yetmiş, seksen kadar makale neşretmiştir. The Imperial Harem of the Sultanskitabı bu makalelerin derlemesidir. Onu müzisyen ve şair kimliğinin dışında kültürümüz için önemli kılan asıl eseri bu anılarıdır. Zira kendisinin de kitabın da ifade ettiği üzere harem, her zaman için, dışarının içeri sızmasına karşı özenle kapalı tutulmuş ve orada her şeyi ile uzak bir dünya kurulmasına gayret gösterilmiştir (s.17). Bu anıları iki kez kaleme almak zorunda kalmıştır. Çünkü Bostancı’daki köşkünde koruma altındaki anıları, hırsızların köşkü yakması sonucunda yok olmuştur. Bu vahim olayın ardından yıllar içinde aynadaki bozuk görüntülere benzemesi korkusuna rağmen harem anıla­rını bir kez daha kaleme almıştır. Kızken sarayda bulunan, evli iken de, dul kaldıktan sonra da her fırsat­ta Sultan hanımefendilerle temas eden Leyla Hanım, Sultan Aziz devrine 11–26 yaşları arasında, Beşinci Murad’a 27, Sultan Hamid’e 27 -59, Sultan Reşad’a 59–69, Vahidettin devrine de 69–73 yaşları arasında tanık olmuştur. Hatıralarının saray kısmında padişahların hususi hayatları, temayülleri, şehzadeler, saz ve harem alemleri, kal­falar, cariyeler, harem ağaları, sultanların izdivaçları, saray ve haremde geçen enteresan olayları ele almıştır. Leyla Saz Hanım sırayla Çırağan Sarayı, Harem-i Hümayun’daki odalar ve daireler, mobilyalar ve Serail’in bahçelerine dair maddi detayları paylaştıktan sonra Harem-i Hümayun’un günlük hayatına dair daha mahrem bilgiler verir. Bu mahrem bilgiler genelde Harem-i Hümayun’daki kadınların eğitimini, müzik ve dans etkinliklerini kapsamaktadır. Daha mahrem hikayelerden önce çoğu hikayenin geçtiği mekanı okuyucuya detaylı bir şekilde sunmak iyi bir tercih olarak değerlendirilebilir.

Soyadı kanunun­dan sonra aldığı soy ismi “Saz”dan da anlaşılacağı üzere bir saz aşığı, aynı zamanda da bir saz üstadı idi. Kulaklarına ilk gelen ses, annesinin ninnisinden evvel saz sesi olmuştu. Piyanoda da yetenekliydi. Hocaları, İsmail Dede’nin yetiştirmesi meşhur Nikogos Ağa, Medeni Aziz Efendi ve Astık Efendi’lerdir. Sarayda çok sayıda Doğu ve Batı müziği hocası vardır. Sarayın, biri erkeklerden oluşan orkestrası, bir de kadınlardan oluşan Harem Orkestrası vardır. Prenseslerin eğitimlerinde de müzik önemli bir yer tutar. Leyla Hanımefendi, Maestro Donizetti’nin öğrencilerinden Durnigar Hanım’ın prenseslere piyano dersleri verdiğini söyler. Sarayda başka müzisyenler de vardır: Levifer, Cüret ve Peyamnigar kalfalar Türk musikisi hocalarıdır (s.38). Büyük bestekar Leyla Saz Hanım’ın bu canlı ve renkli hatıraları musiki­mizin asırlar boyu Osmanlı saraylarında himaye gördüğünü açıkça göstermektedir. Dahası Leyla Hanım, Harem’de tanıdığı Hacı Arif Bey, Santuri İsmet Ağa gibi ünlü müzisyenleri, o dönemde İstanbul’da moda olan William Tell ve La Traviata operalarından bazı parçaları çalan Harem Orkestrası’nı, bugün unutulan bazı Türk danslarından da bahsetmektedir (s.38–39). Leyla Saz Hanım haremin bu yönüne hayranlık duymaktadır. Selim-i Salis (III. Selim) döneminde yaşamak isteyen Leyla Saz Hanım’ın hicaz makamından bestelediği ve güftesi kendisinin olan şu şarkı bilhassa gü­zeldir:

Geçen şimdi bu yerden bâd-ı ömr-ü bikarârımdır 
Demâdem çağlıyan eşk-i dü çeşm-i giryebârımdır 
Değildir lahn-i bülbül bu enin-i kalb-i zârımdır 
Açıl ey gonce-i ümmid açıl ki sonbahârımdır
Açıl da çeşm-i câne bari bir reng-i vefa göster 
Sen iysâl et meşâm-ı kalbe bir buy-i sefâperver 
Bugün güldür beni yoksa sabâh-ı haşri kim bekler 
Açıl ey gonce-i ümmid açıl ki sonbahârımdır

Leyla Saz Hanım’ın anlatısını değerli kılan bu ve benzeri kadın anlatılarıdır. Kalemi sayesinde o kadınların hayatlarına girer, hayatlarına tanık oluruz. Leyla Hanım, Harem’e karşı şimdiye kadar gördüğümüz tuhaf tutumlar içinde bulunmaz. Harem’i kendi gerçekliği içinde sunmaya çalışır. Harem’deki kadınları durumunu bir tarihçi dikkati ve kadın titizliğiyle anlatmaktadır. Ne şaşalı bir harem portresi, ne de kadınların istismara uğradığı bir mekan portresi çizmiştir. Anlatımı üçüncü bir göz olarak var olur. Bu yaklaşımın anlatıya kattığı avantajların ve dezavantajların tartışılması eserin incelenişi açısından faydalı olabilir. Leyla Saz Hanım, köle anlatılarında da bu duruşunu muhafaza etmeye devam eder. Bu duruş Feminist yazarlar tarafından eleştirilebilir, bilhassa “écriture feminine” (women’s writing) kavramını oluşturan Julia Kristeva ve kadınların her zaman kendilerini yazılara koymaları gerektiğini savunan Hélène Cixous’un konumundan Leyla Saz Hanım’ın bu anlatılarının kendini fazla yazıya katmadığı düşünülebilir. Zira kitaptaki diğer kadınların hikayeleri vasıtasıyla feminen benlik sunulmaktadır. Fakat Lacan’ın sembolik düzenine göre, Leyla Saz Hanım’ın anlatımın babanın yasasına, yasanın diline karşı çıkmadığı söylenebilir. Babayı, yasanın dilini tekrar üreten bir kadın anlatısı olarak kurulmuş olan kitap, ancak kitabın üçüncü bölümünü oluşturan kadın anlatılarının olduğu bölümde, feminen bir benliğe kavuşma şansı yakalar.

Bu noktada Leyla Saz Hanım’ın köle kadınların hikâyeleri üzerinden kurduğu kadın anlatılarından seçtiğim örnekleri sizinle paylaşmak isterim:

“Validem, dadımın azad kâğıdını toparlar gümüş bir kutuya koyup, önce bir zincirle muska gibi boynuna takmıştı. Aman o muskayı ne kadar sever, ara sıra okşardı. Kâh kapar, ben de boynuma takar gezerdim. On beş yaşıma kadar beni bırakmadı. Evimizin kalfalığını peder ve validemin hizmetini de üzerine almıştı. Hepsine yetişirdi. Bir cerrah kolağası ile evlendikten sonra da terbiyesi, bize sevgisi, saygısı bozulmadı” (s.59).

Dilindeki duygusal boyutluluğun bir sebebi de müzisyen/sanatçı kimliği olabilir. Bestekârlığının hayatını ve anlatımlarını şekillendirdiği (kitapta haremde verilen müzik derslerinden uzun uzun bahsetmektedir) söylenebilir. Bu duygusal boyutluluk, eserinin feminen benliğini ön plana çıkartarak eserin geri kalanına göre daha kadınsı bir anlatıma bürünüyor. Bir diğer kölelik anlatımı da şöyle: “Zavallı Arapçıklar, satıldıkları evlerde dil meselesi gibi elim ve tahammül edilmez bir belaya da düşerler. Bunlar derhal mutfağa sokulur, çamaşıra, tahtaya konur, azat vaktine kadar günleri ocak başında, ateş karşısında geçirirler. Mutfaktan çıkınca kuyudan su çekmek, taşımak da onları bekler. Boş bırakılmayan değirmen gibi işlerler. Cefaya çok alışkınlardır. Yorgunluktan da şikâyet etmezler” (s.59).

Bu alıntıda da görebileceğimiz üzere Leyla Saz Hanım’ın ötekiyi anlama, ötekinin hayatını edebi anlatım ile deneyimle çabası var. Kölelerle empati kurabilmesinin sebebi olarak dişiliğinin yanı sıra babasının da bir zamanlar köle olduğu gerçeği gösterilebilir. Babası İsmail Paşa’nın zamanında İzmir köle pazarında, zengin bir Yahudi Bey’ine satılan Rum asıllı bir köle oluşu, Leyla Saz Hanım’ın kölelere karşı olan tutumunu şekillendirmiş olabilir. Bu tutumunun bir benzerini kitabın dördüncü bölümünde de görürüz. Kitabın dördüncü kısmında Leyla Saz Hanım, “Eunuchs” üzerine konuşmaktadır. Nereden geldikleri, eğitimleri, saraydaki görevleri ve onlar için yaşamın nasıl olduğu bu bölümde anlatılır. Bu bölümde kısaca olsa da saraydaki cücelere de değinilir. Bu açıdan bakıldığında saray çekirdek kadrosunda olmasa bile hizmetkârlar açısından renkli ve farklılıklar dolu bir ortamdır. Bu anlatı bana Şinasi Hisar, Boğaziçi Mehtapları’nda yalıları Osmanlı’nın küçük birer numunesi olarak görüşünü hatırlardır:

“Eski büyük yalılar Osmanlı İmparatorluğu’nun küçücük birer minyatürü gibiydiler. Burada her türlü vazife gören adamlar, yalının müşterek hayatından istifade ederlerdi. Dadı Çerkes, bacı zenci, hizmetçi Rum, Evlatlık Türk, sütnine melez, kahya kadın Rumelili, ayvaz Ermeni, aşçı Bolulu, harem ağası Habeş, bahçıvan Arnavut olur; Müslüman, Hıristiyan unsurlar bu çatı altında toplanarak imparatorluk içindeki anlaşmayı ve anlaşmazlığı, yaşayışı burada devam ettirirlerdi.”

Fakat anlatı sadece empati kurmakla kalmaz, Osmanlı toplumunun zenci kadınlara bakış açısını ve önyargılarını da bize gösterir. Leyla Hanım’a göre başka zenci kızlar tarafından baştan çıkarılmadıkları sürece hal ve gidişleri iyi olup, dikkatli ve sadık hizmetçi olurlar. Zenci kızlar için en büyük tehlike bayağılaşmış kadınlarla ilişki kurmalarıdır. Böyleleri inanılmaz bir kolaylıkla zenci kızların başlarını döndürür, bütün kötülüklere alıştırır ve ardından zavallı kızlan kendi çıkarlan için kullanırlar. Leyla Hanım, bu kızların ayrıca doğuştan kötü karakterli olduğunu da söyler. (s.61–62) Osmanlı’daki kölelik kurumuna dair bu anlatılar, kişisel anılara dayanan bir tanıklık metni oluşturur. Leyla Hanım’ın bize sunduğu kölelik kurumu da tıpkı harem gibi ne iyi, ne de kötü bir kölelik kurumu portresidir. Öyle ki Leyla Hanım, kölelik kurumunu anlatırken kötü efendilerin hor kullanmaları ya da eziyet etmeleri durumunda köleyi koruyan bir sistemin varlığında da bahseder. Dokuz yıllık hizmet süresi tamamlandığındaysa (zenci kızlar için bu süre yedi yıldır), yasaya göre bağımsız kalmak isteyebilir o zaman kendisine mahkeme kapısında geçerliliği olan özgürlük beratı ya da azat kâğıdı verilir.

Kitabın beşinci bölümünde Leyla Saz Hanım, harem yaşantısına geri döner. Bu bölümde genç prenseslerin eğitimi ve boş zamanlardaki meşgaleleri anlatılır. Sonrasında sarayda pişirilen yemeklere, saray halkının gezintilerine, yapılan alışverişlere, saraya doktor ziyaretlerine değinilir. Her ne kadar kitabın bu bölümünde de kadınların iç dünyalarına ve kendi görüşlerine yer yer değinse kitap genel hatlarıyla bir akademik çalışmayı andırmayı sürdürür. Kitabın altıncı bölümünde Leyla Saz Hanım, haremin bahçesindeki kutsal günlere ve gecelere (çoğunlukla bayrama) odaklanır. Bu anlatısında derin bir nostalji kokusu da vardır. Geçmişe pozitif bir bakış sunar. Acaba Bostancı’daki köşküyle birlikte yanan yazılarındaki anılarla bu anıları arasında bir fark var mıdır? Zira anılarımız sabit değildir. Bir ömür boyu taşınır, kullanılır, düzeltilir, değiştirilir. Kendisi de bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Başıma gelen bu olay, beni son derece üzdü. Çünkü kişilerin olaylara bakışı, değerlendirmeleri hayatın her evresinde farklı oluyor. Aradan yirmi yada otuz yıl geçtikten sonra aynı duygular hissedilmiyor” (s.19). Yanmış anılardan elimizde birkaç sayfa bile kalmış olsaydı, “İki farklı dönemde anılarını yazmış bir kişinin arada yaşadığı deneyimlerin kişiye nasıl etkileri olmuştur?” sorusu sorulabilirdi. Fakat bu sorunun cevabını alabilmemiz mümkün değil. Ancak ve ancak retrospektif bir bakış sunduğu konusunda kesin bir kanıya varabiliriz.

Belki de yayınlandığı dönem göz önüne alındığında Leyla Hanım, okurlarından sert bir tepki görmekten çekindiği için böyle bir üslubu bilhassa benimsemiştir. Yaşadığı dönemin sınırlamaları dahilinde, erkekleri ürkütmeyecek, onların iktidarını sorgulamayacak bir anlatımı tercih etmiş olabilir. Bu yüzden kadınların tüm hayatını etkileyen erkek-egemen toplum yapısının kadın anlatılarını etkilediğini, şekillendirdiği de iddia edilebilir. Sekizinci bölümde Leyla Saz Hanım, Sultan Aziz’in Avrupa’dan dönüşünü ve kadınların bu dönüşe tepkilerini okuyucuyla paylaşır:

Kitap dokuzuncu bölümde sultanların evlilikleriyle son bulur. Hatta bu açıdan eser yer yer, Nahid Sırrı Örik’in harem ve saraylıların özel yaşamlarına dair anlatılarına benzetilebilir. Fakat unutulmamalıdır ki, Leyla Saz Hanım’ın dönemi henüz kadın anlatılarının tam anlamıyla özgürleştiği bir dönem değildir. Tıpkı Victorian dönemi andıran bazı sosyal kısıtlamalar mevcuttur. Bir kadının hayatından, bilhassa özel hayatından “ben merkezli” ve tüm detaylara değinerek bahsetmesi hoş karşılanmaz. Bu yüzden döneminin diğer kadınlarını gibi Leyla Saz Hanım’da benliğin arka planda kaldığı parçalı bir anlatımı tercih etmiştir. Bu durumu gözardı ederek Leyla Saz Hanım’ın eserini ele almanın kadın anlatılarını ve o dönemdeki kadın sesini itibarsızlaştırmaktan farkı yoktur. Unutulmamalıdır ki, erkek anlatımlarında, karakterler ve olaylar, yazarın evrilen bilincinin bir parçası olarak sunulur. Kadınlar için ise deneyimlerindeki diğerkamlık değişmeyen sabittir. Dönemin diğer kadın yazarlarına bakıldığında, Osmanlı Ermenileri arasından, feminist kimliğiyle öne çıkan Zabel Yeseyan’ın anılarının da parçalı bir anlatımına sahip olduğu görülmektedir. Fakat bu anlatımı sadece kadınlara indirgemek vulgar bir yaklaşım olarak da görülebilir. Zira Mehmet Beşikçi, Birinci Dünya Savaşı’na katılan Osmanlı askerlerinin anlatımlarında da benzer bir yapıya rastlandığını söylemektedir. Fakat kadınların ve erkeklerin arasındaki biyolojik değişkenler hatırlayış biçimleri de etkiliyor olabilir. Bu mevzu önemli bir diğer konuyu daha gündeme getirir. Anılarla ilgilenen bir edebiyatçı veya bir tarihçi, yeterli bir psikoloji, sosyoloji veya biyoloji eğitimi almadan anılar üstüne ne kadar çalışabilir? Anıların aynı zamanda biyokimyasal bir sürecin parçası olduğu düşünüldüğünde, bir tarihçinin veya bir edebiyatçının anılara bakışı kendi disipliniyle sınırlı kalacaktır. Dahası tarihçiler ve edebiyatçılar yalnız kendi disiplinlerinin el verdiği ölçüde anıları inceleseler bile onların elinde de anıları inceleyebilecekleri bir metodoloji henüz yoktur.

Leyla Saz Hanım anılarıyla bizi Çırağan Sarayı’na, İstanbul Boğazı’na, çevresindeki koruluklara, yalılara, Akdeniz’in tarih kokan Girit Adası’na götürür. Çırağan Sarayı’nın tüm mekânlarını, sultanların ha­rem dairelerini, haremin mobilyalarını, ya­şayanların — hizmet görenlerin konumlarını, sarayın bahçesini, küçük Çerkes kızlarının, Afrika kökenli kölelerin hayat şartlarını, haremin müzi­ğini, dansını, kahve keyiflerini, saz âlemlerini ayrıntılarıyla anlatır. Otobiyografi üzerine yapılan çalışmalar ve yeni yaklaşımlar ışığında, Leyla Saz Hanım’ın anıları tekrar okunacak ve farklı açılardan ele alınacaktır. Leyla Saz Hanım’da hatıraların tarih gibi birçok disiplin için yarattığı sorunların farkında olacak ki kitabının girişinde anlatısıyla ilgili okuyucularına şöyle seslenmekte, onları ikna etmeye çalışmaktadır: “Hayatımın bu çağına hafızamın son derece bağlı kalmış olduğunu, arada birçok boşluk bulunsa bile, anlattığım olaylarda doğruluktan sapmadığımı ve bir değişiklik yapmadığımı, okurlarıma kesinlikle bildirmek isterim” (s.21). Son olarak, ben okurlarımıza Leyla Saz Hanım’a bahsederken Türkçe yayınlanan kitabı tercih etsem de titiz okurlarımıza bu baskının İngilizce baskısına göre eksik ve özensiz hazırlandığının altını çizmem gerekiyor. Bu yüzden dil bilen okurlarımıza Hil Yayınları’ndan çıkan İngilizce baskıyı (The Imperial Harem of The Sultans) tavsiye ederim. Yazıyı Leyla Hanım’ın güzel beyitini tekrar­layarak bitirelim: “Bak hare ne asude yaşar kimse dokunmaz / Nazik güle bin türlü eza eyliyor insan.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s