Galata’nın Düşündürdükleri

“Dünyada en güzel şehirler uyanır” demişti İlhan Berk. Haklılık payı var. Dünyanın en güzel uyuyanları veya sabaha kadar ayakta kalanları da şehirlerdir. Bu yüzden uyanışından kabuğuna çekilene kadar Galata’yı görmek, elde kalem defter, sokaklarına düşmek istedim. Bu sefer tarihe, coğrafya, kitaplara, haritalara, krokilere, resimlere ve fotoğraflara dalmadan, tarihi de, coğrafyayı da, insanı da sokaklarda, Galata’nın kendi doğası içinde bulmaya karar verdim. Arşivlerde uzun bir alışveriş de bir yeri tanımamda yardımcı olurdu şüphesiz… Ama bir yeri tamamen onda keşfetmenin yerini tutabilir miydi? Mekana has zamanda dil nasılsa kendiliğinden ortaya çıkacak, bir gerçek gibi direnecektir diye düşünüyordum. Düşündüğüm gibi de oldu. Galata bende kendi dilini buldu, tüm varlığıyla karşıma dikildi. Sanki yaşayan ve nefes alan bir varlık gibi kendini açtı.

Yolculuğuma Beşiktaş sahilinde başladım. Alabildiğine deniz kokusu, yabancı sesi, kıyıya yanaşan vapurun gürültüsü, tuhaf bir kalabalık, mahrumiyet ve sokaklara akmış güneş eşliğinde beni Karaköy’e götürecek olan tekneyi bekliyordum. İki adam aralarında sonbahardan sonra her şeyin değişeceğini, buranın çekilmez bir hâl alacağını konuşuyordu. Sanki şimdi muazzam, tevrati bir havası varmış gibi… Hayret! Şikayetlerim ben farkına varmadan çoğalırken balıkçıların arasından bir kedinin ağzındaki hamsiyle geçtiği gördüm. Balıkçılardan biri arkasını döndü, gülümsedi, “Kızımmm, aldın mı nevaleni?” diye seslendi. Küçük, belki de önemsiz bir ayrıntı içimde büyüdü. Adamın yüzündeki tebessüm yüzüme yürüdü. Tekne sahile vardığında içim bu anıyla ısınmıştı. Bu merhametin ve sevginin içinde Aklıma Dağlarca’nın eski bir dizesi geldi:

“Misafir et beni tanrım
Ben kendi kâinatımı yaratana dek.”

Boğaza yakışan iki ses vardı; Münir Nureddin ve Tino Rossi. Münir Nureddin’in sesi eşliğinde sürek yaklaşık yirmi dakikalık bir tekne yolculuğunun ardından Karaköy’e varmıştım. Akşam güneşiyle selamlaştıktan sonra yüzümü Karaköy Şehir Hatları İskelesi’ne döndüm. İnsan gürültüleriyle dolan kulaklarım mekanın ağırlığına daha farklı bir mahiyet veriyordu. Hayatın tatsızlığı ve etrafımda görüp bıktığım şeylerin alelâdeliğinden böylece bir müddet de olsa kurtulmuştum. Hayatı hayat yapan şeylerden biri bu boğazdı. Cazibe ve mana ondaydı. Esaslı olarak II. Selim döneminde tamir ettirilen ve sonra muhtelif devirlerde tamirler gören ve yangınlar geçiren Galata Kulesi, hâlâ tüm heybetiyle yerindeydi. IV. Murad devrinde büyük kanatların yardımıyla denizi aşıp Üsküdar semtine ulaştığı rivayet edilen Hezarfen Ahmed Çelebi’nin hayaleti de hala buradaydı. İnsan bu alemin içine girdi mi, ne ikamet ettiği şehri görebiliyordu, ne de o şehrin insanlarını. Tıpkı yığılan bir tarih gibi… 1717’den itibaren yangın tarassudu için kullanılmaya başlayan kulenin, gördükleri ve işittikleri anlatmakla bitmeyeceğinden (zira kuleye bir kez girdi mi, 1876’da bir Avusturyalı’nın intiharı bile akla gelebillirdi) başımı öne eğerek sahile ilk adımlarımı attım. Karaköy’de, bilhassa sahilinde bitmek bilmeyen bir imar ve inşa alemi vardı. Bu alemin içinde, sürekli içi boşaltılan Karaköy’deki güzellikleri yaşamak mümkün müydü? (Bir kazmayla göğsü delinen Karaköy’ün belki de cesedi üstünde yaptığım gezide, onun içler acısı hâlini görmemek için uğraştığımı itiraf etmeliyim. Bu uğraş bir yandan vicdanımı hâlâ rahatsız etmekte…) Karaköy’ün göğsüne inmiş kazmanın gölgesinde tekneden indiğimde, beni karşılayan Ziraat Bankası’nın tarihi binasındaki iki heykel olmuştu: Hiram Usta ve Dul Kadın.

Bu heykellerle selamlaştıktan sonra bir süre sahildeki insan selini ve balıkçıları seyrettim. “Beraber yaşıyoruz, yüzümüz suya dönük / boyunlarımız eğilmiş oltalar / ki tutacağımız yok balıkları / ya da toplayacağımız gökten yıldızları / duymak için durmuşuz kıyıda / bir güneşin batışı / ne tesadüf yanaklarımız gibi kan rengi / en duyulmazı duymak için durmuşuz kıyıda” diye mırıldandım. “Patikaların katılışı yollara / sandalların, teknelerin boğaza / duydukça aldanan ve hararetlenen yalaz gecenin koynunda / sesini duyuyor musun sesini / beyaz, bembeyaz bir günün sonunda / yokuşların arasından duyulan / hayaletlerin sesini / gözlerim kör / artık kulaklarımla görüyorum her şeyi…”

Burayı, bilhassa burada kurulan hayatı, bütün incelikleri ve hatıralarıyla duymak, tanımak, Galata’ya yanaşan tekneleri, vapurları, burada inşa edilmiş evleri, köşkleri, apartmanları, onların içinde hayatı; Galata’yı ve o güzel manzarada, ruhta yaşayanları; buranın şiirini, müziğini, ruhunu; bir rüya kadar güzel eskicileri, eşyaları hatıralarına sadık kalarak paylaşmak istiyordum. Çünkü her mevzunun kendine has bir lirizmi vardı. Bu yüzden anlatmaktan ziyade duyurmak gerekiyordu.

Karaköy’ün her saat ayrı bir hâl alışını seyrederken insanın kendi iç dünyasında hüzünlenmesi veya kaygılanması mümkün değildi. Binaların, sokakların, hatta göğün değişen renklerini, düşen ışığın yarattığı oyunu, o anın içinde, düşüncelerim başka bir yere gitmeden görmek istiyordum. Her ışıkta değişen zaman, mekan, hava ve gördüklerim beni buraya daha çok bağlıyordu. Dönme vakti geldiğinde göğüs kafesime dolacak sıkıntıyı hayal edebiliyordum. Galata’ya çıkan yüksek kaldırımlar ve kaldırımdaki insanlar bana Odessa merdivenlerini hatırlatıyordu. Şimdi o merdivenlere çevirdiğim bakışlarımla Potemkin zırhlısından farkım yoktu. Minevra Palas’ın hemen üstündeki küçük melek heykellerinin meraklı bakışlarının altında, Yüksek Kaldırım Caddesine adım attım. Bankalar Caddesi’ndeki Kamondo merdivenlerinden de Galata’ya ulaşabilirdim fakat o güzel merdivenler ve dar ara sokakları başka bir güne saklayarak salonumda eski bir fotoğrafı bulunan bu caddeden Galata’ya doğru ilerlemeye karar verdim. Mahallenin ve geçmişin tüm ruhunu teşkil eden bu yüksek kaldırımlarda, ağır ve kederli bir havanın yanı sıra insanı harekete geçiren tuhaf bir yan da vardı. Aşkenazi Sinangogu önüne geldiğimde durdum, dinledim. Bu yokuş yolu bir nefeste çıkmak mümkün değildi.

Yokuş yolu da aşıp Tünel’e yaklaştığımda, II. Beyazid döneminde Afyon Mevlevihane’si Şeyhi Divane Mehmed Dede tarafından İskender Paşa’nın Galata sırtlarındaki arazisi üzerine kurulan İstanbul’un ilk mevlevihanesi olan Galata Mevlevihane’sine bir kez daha uğramaya karar verdim. Diğer tarikat yapıları ile Mevlevihaneler arasında mekan açısından birçok benzerlik olmasına rağmen ritüellerdeki farklılardan dolayı (mesnevi okunması, sema mukabelesi ve binbir gün süren Mevlevi çilesi vb.) diğer tarikatlardan farklı bir yapılanmanın söz konusu olduğu Galata Mevlevihanesi, dedegân odaları, semahenesi, matbah-ı şerifi, meydan-ı şerifi gibi kendine özgü mimari unsurlarıyla diğer tarikat yapılarından ayrılıyordu. Bu ve benzeri diğer detayların titizlikle anlatıldığı Galata Mevlevihanesi, Mevleviliğin Osmanlı’daki kurumsallaşma sürecinin tarihi tanığı olarak karşımdaydı. İçindeki müzik aletlerinden, ebru sanatına kadar her ayrıntıda ayrı bir inceliği görmenin verdiği mutlulukla oradan ayrıldım.

Tünel Meydanı’ndan şahsi anıların eşliğinde Meşrutiyet Caddesine indim. Kendimi Galata’nın gündelik hayatının curcunası ve gürültüsünde kaybeder gibi hissettiğim bir anda Büyük Hendek Caddesi’nden devam ederek 500. Yıl Vakfı Türk Museviler Müzesine ulaştım. Müzenin çalışanları ziyaretçilerle yakından ilgiliydi. Gerek hoş sohbetleri, gerekse ziyaretçilere yapılan bilgilendirmeler ile bu müze, Galata bölgesinde mutlaka ziyaret edilmesi gereken müzelerin başında geliyordu. Türkiye’deki Yahudi cemaatine dair anıların titizlikle sunulduğu müzeden hatıra olarak yanıma patlıcanlı börek, kaşarlı çester, kabak kabuğu yemeği ve kuru fasulyeli ıspanak tariflerini aldım. Yemek tarihleri “Sefarad Yemekleri” (Viki Koronyo, Sima Ovadyo, 2012, Gözlem Gazetecilik, İstanbul) kitabından alınmıştı.

Kurşunlu mahzen adıyla da maruf olan Yeraltı Cami’ne de uğramayı ihmal etmedim. 1753–1756 yıllarında Çorlulu Köse Bâhir Paşa tarafından cami haline getirilmiş ve kule şeklindeki minaresi depremde yıkıldığından mevcut minaresi Sultan I. Mahmud tarafından yaptırılan Yeraltı Camii, merdivene inilen yapısıyla dikkat çekiyordu. Okçu Musa ve Arap Camileri’ni de ziyaret ettikten sonra Bankalar Caddesine geri döndüm. Galata Kulesi’nden Bankalar Caddesi’ne kadar ağırlıklı olarak 19. Yüzyıl apartmanları ve farklı dönemlerin kamusal yapılarının yer aldığı bölgeye bir defa daha bakarken aklıma eski gravürlerde görülen mezarlar geldi. Eski gravürlerde görülen mezarlardan eser kalmamış gibiydi. Belki de her gittiğim yerde bir tanımadığım insanların mezarlarına yönelmemin sebebi artık ölümle aramdaki bu mesafeyi kısaltmak, onunla barışmak arzusuydu. Bu düşünceyle son bir kez de Bankalar ve Tersane Caddeleri arasında kalan Osmanlı dönemi hanlarının yer aldığı bölgeyi gezdikten sonra Galata’dan ayrılmanın vakti geldi.

Zevkine doyum olmayan bir güzellikte gözlerimin önüne serilen, dar ve karmaşık sokaklarıyla dağınık Galata’yı ardımda bırakmak zor olmuştu. Dahası bir neslin kıymet ve ehemmiyet verdiği inceliklerin ve kültürün, sevdiği ve beğendiği üslubun bugün neslimize, bize tatsız ve manasız gelmesi ne acı… İtiraf etmeliyim ki, şimdi o İstanbul yok. Ne Rumların, ne Ermenilerin, ne Yahya Kemal’in şiirlerindeki ne de Abdülhak Şinasi Hisar’ın yazılarındaki İstanbul yok. Benim anlattığım, tattığım ve size anlattığım Galata, bir hayaletin, başka bir aleme çekilmiş bir ruhun izinden fazlası değil. Semtim olan Beşiktaş’ta da durum aynıydı. Senîh-i Mevlevî’nin “Seni gözler bu çeşm-i eşkbârım kasr-ı Yıldızda” dediği yerden eser kalmamış. Beşiktaş’ın bugünkü hâlini gören bir zamanlar burayı Nedim ve Neccarzâde gibi şairlerin yurt edindiğine inanmazdı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s