Beylerbeyi Sarayı’nda Su ve Düşler

Burada her şey, bilhassa boğazın sularının açtığı, paylaştığı hayaller bana Bachelard’ın Su ve Düşler adlı kitabını hatırlatıyordu. O kitabı hatırlatmasa bile, boğazın sularının açtığı ve paylaştığı efsunlu hâlden olsa gerek 18. asırda Çırağan’ın karşısında, bu kıyılarda, Damat Nevşehirli İbrahim Paşa’nın damadı Kaptan Mustafa Paşa’nın yalısıyla (Nevşehirli’nin Ferahâbad ismini verdiği) Beylerbeyi’nin ilk temelleri atılmıştı. Bu güzelliği dillere destan sahilhaneye İbrahim Paşa debdebe ile gelmiş, şair Nedim de kasideleriyle buraya renk katmış. Patrona Halil isyanının ardından Lale devrine ait bütün hatıraların yıkılıp, unutulduğu günlerde buranın da duvarları sökülmüş, bahçeleri tarumar edilmiş. Kısacası eski günlerden eser kalmamış. Ta ki II. Mahmud devrine kadar… II. Mahmud zamanında buraya yeni bir sahil sarayı inşasına karar verilmiş. Yıllar içinde geçirdiği değişimler (bilhassa 1864’te Sultan Aziz döneminde eski yapı yıktırıldıktan sonra) ile Beylerbeyi Sarayı bugünkü hâlini almış. Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi (1988), Beylerbeyi Sarayı’nın resmî açılışı için şöyle tarih düşürmüştür:

“Eyledi ihyâ bu nevsâhilsarây-ı bî-misl,

Hazret-i Abdülaziz Hân’ın ulüvv-ı himmeti,

Lütfî tebrik eyledim tarih-i cevher-dâr ile,

Rabbi izzet sa‘d kılsun bu sarây-ı şevketi” (s. 133).

Beylerbeyi Sarayı’nın belki de en güzel yanı Haremlik ve Selamlık bahçelerinden denize açılan kapılarıydı. Bu kapıların ortasında yer alan masalsı yapı Deniz Köşkü, denizin hemen kıyısında bir hayat kurmaktan başka hiçbir amacının olmadığı, tam da bu yüzden masalsı ve güzel olduğunu anlatır gibiydi. Hemen suyun yanı başında başlıyor, yine orada bitiyordu. “Benden bekleyebileceğiniz yegane şey, suyla saf bir alaka, ilgi uyandırmaktır” der gibi bir hâli vardı. “Hayatın maddi yanlarından uzakta, gündelik endişelerin çok ötesinde…” Böyle yapılar insanı kendine çağırmakla kalmıyor, kendi derinliğine indiriyordu. Öyle zannediyorum ki, bir yerin veya mekanın esas farikasını veren şeylerden biri de insanın düşünce ve hayal dünyasına tesis ettiğidir. Burayı değerli kılan insana verdiği mevkiiydi.

Mâbeyn-i Hümâyûn, diğer saraylarda olduğu gibi Beylerbeyi’nde de ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken yapıydı. Yapının her köşesi mukayese edilemeyecek güzelliklerle de dolu olsa benim en çok sevdiği bölümler Taht Oda-yı Âlisi ve tavanıyla duvarlarında yer olan ayetler nedeniyle Yazılı Oda olarak anılan on dokuz numaralı oda olmuştu. Bu oda, huzura kabul öncesi son bekleme odasıydı. Hünkar Sofası olan mavi salon da içindeki altı adet mavi ştuk sıvalı sütunu ile sarayın deniz kıyısındaki anlamını pekiştirdiği için yapının diğer bölümlerinden ayrılan bir havaya sahipti. Tavan kenarlarındaki on altı adet hilal motifiyle süslü aydınlatma camekanıyla salon, ferah bir ortam oluşturuyordu. Mavinin etkisi yemek odasının duvarlarında da sürdüğünden yapı kendi içinde denizi çağrıştıran ve pekiştiren bir bütünlüğü taşıyordu. Denize nazır yirmi beş numaralı yatak odası ise sultanın hamam ve banyosuyla birlikte denizi sarayın içine çeken tuhaf bir yana sahipti. Farklı sultanlar döneminde yazlık saray olarak kullanılan Beylerbeyi, farklı devlet büyüklerine ev sahipliği de yapmıştı. Avusturya-Macaristan İmparatoru Joseph, İran Şahı Nasıreddin ve Alman İmparatoriçesi bu devlet büyükleri arasındaydı. Saray Cumhuriyet döneminde de İran Şahı Pehlevi’ye ev sahipliği yapmıştı. Fakat belki de en önemli misafiri, hal edildikten sonra Selanik Alatini Köşkü’nde zorunlu ikamete tâbi tutulmuş olan Sultan Hamid idi. Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte sabık sultan Bursa’daki Mavi Köşk ve Beykoz Kasrı düşünüldükten sonra daimi meskeni olarak Beylerbeyi Sarayı’nın eski Valide Dairesi’ne yerleştirilmişti. Belki bu yüzden sarayın her köşesinde izine, hikayesine rastlanan Sultan Hamid’ten başkası değildi. Her ne kadar sarayı inşa ettiren Sultan Aziz olsa da Sultan Hamid’in hikayesi, sabık bir sultan olarak mahcup ve boynu bükük bir şekilde saraya yerleşmesi, hayatının en hasta dönemini burada geçirmesi insanı hüzünlendiriyordu. Acaba ilk geldiği andan vefatına kadar bir sabık sultan ne düşünmüş, ne duymuş, bu sarayın bahçesinde, merdivenlerinde ve sofalarında kalbini neler burkmuştu? Hissin elbette tarihi olmazdı. Fakat bir hatırattan bile olsa artık ancak zamanın hayaleti olmuş şahısların hislerine dair bir şeyler arardım. Bu da beni Ayşe Osmanoğlu’nun hatıratına sürükledi. Ayşe Hanım (1960) sabık sultanın saraya gelişini şu şekilde anlatıyordu:

“Sabık hükümdar, yolculuk ettiği gemiden sandallarla saraya getirilmişti ve Mabeyn kapısına yönelince nöbetçi askerin “yasak” diye bağırması üzerine “düşünemedim” diyerek Harem tarafındaki Valide Kapısı’na yönelmiş ve eski sarayda annesinin yatak odası olarak kullandığı mekana konum olarak benzeyen bir mekana gelmiş ve “annem de burada yatmıştı” diyerek o mekanı kendisine yatak odası yapmıştı” (s. 221).

Sultan Hamid’in sarayın taksimatını ve kışın boğazın havasından rahatsızlık duymuş olacağını hayal etmek güç değildi. Bir dönem görkemli ziyafetlere ve önemli konuklara ev sahipliği yapmış bir sarayda, zorunlu ikametin hayali bile ağırdı. Suya bu kadar yakın bir yapının hürriyete bir o kadar uzak oluşu ben de elim bir his uyandırmıştı. 1864’te Sultan Aziz döneminde Paris’te yaptırılmış olan hayvan heykellerinin süslediği bahçede (ki bu güzel heykeller günümüzde daha farklı yerlerdeymiş. Peyzaj mimari Yasemin Acaralp, Şehbal dergisindeki fotoğraflara bakıldığı zaman heykellerin bahçenin günümüzdeki konumlarından daha farklı yerde olduğunu belirtiyor. Bahçenin bugünkü şeklini 1978 yılında Ekrem Gürenli tarafından çizilen peyzaj projeleri belirlemiş), yaşlı manolya ağaçlarının güzelliğini seyrederken hep eski dergilerin ve gazetelerin çizimlerinde gördüğüm, tahkir ve tezyif edilip bir köşeye atılan Sultan Hamid, kemerli burnu, siyah derin gözleri ve hafif kamburuyla zihnimde belirdi. Belki de onun dünyaya olan küskünlüğünü ve hüznünü hissetmiş, bu hisle ona acıyla karışık bir muhabbet duymuştum. Sarayın odalarında dolaşırken aklıma bir Beylerbeyi sâkini olan Asaf Halet Çelebi’nin “Kahkaha” şiiri geldi:

“Her boş odaya girişimde bir kahkaha, ve çıkışımda bir kahkaha.”

Selamlıkta bir müddet de bambularla oluşturulan hattı seyrettikten sonra denizin çağrısıyla harem bahçesinin kapısına geri döndüm. Rıhtımdan sandalı binen sultanların hayaliyle, “Bize bırakılmak istenen, bırakılan şehir bu mu?” diye sordum. Tıpkı sarayın bir parçasını teşkil eden deniz köşkleri, sarı köşk, paşalar dairesi, büyük kuşluk kaybolduğu gibi her geçen gün şehrin bir yanı da kaybolmaktaydı. Dahası Beylerbeyi Sarayı artık bu insanlara, bu hayata ve bu sokaklara uymuyordu. Ya şehir ona ya da o şehre yabancı kalmıştı. Tanpınar (2009), Huzur adlı romanında Mümtaz’ın Nuransız alemini “Her şeyi kendine yabancı bulan, kendisini sonsuz bir gurbette duyan insanın, belkemiği yalnızlıktan ürperen, kadınsız erkeğin dünyası. Bir yığın iç parçalayıcı yokluktan ibaret bir dünya” diye tanımlıyordu (s. 70). Herhalde gördüklerimi ve hissettiklerimi de bu satırlar ile ifade edebilirim. Bir zamanlar Fennî, “Öte geçince Beşiktâşı yok imiş kaygû” demişti. Fakat ben baştan aşağı kaygıdan yaratılmış gibiydim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s