Niyazi Bey’in Geyiği

Fotoğraf: Manaki Kardeşler, Makedonya Devlet Arş.

Kılavuzu karga olanın burnu bir nesneden kurtulamaz diye bir lâf vardır hani ya? 1908 yılındaki meşrutiyet hareketinin de bir geyiğin kılavuzluğu ile başlaması en sonunda işin çatal çıkmasına sebep oldu galiba. O yıl içerisinde, Rumeli’de Manastır vilâyetine tâbi Resne sancağında kolağası Niyazi Bey, Bulgar, Sırp, Yunan komitecilerini kovalıya kovalıya usanmış, bunca yıldır sarfetmekte olduğu gayret ve faaliyetin istikametini değiştirip de Abdülhamid’in istibdadı aleyhine tevcih ederse daha hayırlı bir iş görmüş olacağını kestirmişti.

Niyazi Bey, cesur, hamiyetli, sütü temiz bir Türk zabiti idi. İstibdadın ağırlığını pek kendi üzerinde denememiş, Abdülhamid’in doğrudan doğruya zulmünü görmemişti ama, memleketin bu kötü idare yüzünden günden güne izmihlale sürüklenmekte olduğunu hissediyordu. Kulağına, Reval mülâkatı, Osmanlı Devleti’nin taksimi, Rumeli’nin muhtariyeti gibi bir takım şeyler çalınmış ve komitelerin Makedonya’da gittikçe artan faaliyetleri, tecavüzleri, şımarıklıkları da bu şayiaları teyit eder bir mahiyet göstermekte bulunmuştu. Resneli Niyazi Bey, ahlâkına, cesaretine ve hamiyyetine güvendiği bir iki arkadaşını kandırdı ve o vaktin tâbiriyle “Hurucu alessultan” yaptı. Âsî olarak dağa çıkan bu ilk Türk komitecisi orada bir geyiğe rasgeldi. Bu alelade bir geyikti. Hiçbir hususiyeti yoktu. Fakat karşısına çıkan bu silâhlı adamdan kaçmadı. Bilâkis yanına kadar sokulup, tüfeğinin namlusuna varıncaya kadar kokladı. Sonra da önüne düşüp yol gösterdi. Niyazi Bey, çocukluğunda dinlediği peri masallarını, evliyanın keramet menkıbelerini, peygamberin canını düşmanlarının elinden kurtaran örümceği, Yunusun balığını, hasılı Kısas-ı Enbiya’da adı geçen bütün mübarek hayvanları hatırladı ve bu gediğe riayet gösterdi.

23 Temmuz 1908 (10 Temmuz 1324), Niyazi Bey ile arkadaşlarının ihtilâl hareketi güttüğü gayeye vasıl olmuştu. O gün Manastır’da hürriyet ilân edildi. Hükümet konağının önünde toplanan hürriyet kahramanlarının arasında, boynuna kırmızı-beyaz bir kurdele takılmış bir geyik, Niyazi Bey’in gediği, hayran nazarlarıyla kalabalığa bakıyordu. Bir aralık, bir alkış tufanı koptu. Halk kendisini görmüş:

-Yaşasın! diye bağırıyordu.

Zavallı hayvan ürktü. Kaçmak için, ard ayaklarına istinat ederek ileriye doğru bir hamle yaptı. Fakat bir ucu, keçe külahlı bir Arnavudun elinde bulunan hürriyet kurdelâsı buna mâni oldu; Niyazi Bey’in geyiği önlerine düşüp esaretten kurtulmaya teşvik eylediği insanların esiri olmuştu.

***

-Niyazi Bey’in geyiği İstanbul’a gelmiş. Şehzadebaşı’nda teşhir ediliyormuş! dediler.

Gençtim. Gençlikte, insan çok meraklı, çok mütecessis olur. Kalktım, gittim. Direklerarasında, evvelce Ramazanlarda at cambazhanesinin kurulduğu yerde, padavra tahtalarından, sefil mendebur bir salaş kurmuşlar. Kapısının önünde, eli çıngıraklı bir herif durmadan bağırıyor:

-Resne’den gelen kahramanı hürriyet Niyazi Bey’in gediği! Geliniz, görünüz! Efendiler, seyiri kırk para! Duymadık, görmedik demeyin!

Bilmem hangi hayır cemiyetinin menfaatine olduğu söylenen duhuliyeyi verip içeriye girdim. Üzerine kırmızı-beyaz bezler sarılı tahta bir parmaklığın öte yanında, melânkolik bir hayvan duruyordu. Öteki beriki ona dünyanın abur kuburunu atıyor, bulunduğu noktaya, tâ ayağının dibine Arabistan fıstığı, kağıt helvası, kabak çekirdeği, kuş lokumu, akide şekeri, leblebi yağıyor. Fakat o hiçbirine iltifat, tenezzül etmiyordu. Mahzun bakışlarında pişmanlık ve hasret okuyordum. Resne dağlarının, yeşil ve kuytu meşe ormanlarının, serin pınarların hasretini çekiyor, durup dururken, Âdem evlâtlarının arasına karışıp da, ettiği iyiliğe mukabil kemlik gördüğü için nedamet duyuyordu. O bana, ben ona, uzun uzun bakıştık. O da ben de anlayış ve mehmet sezmişti. O zaman bakışlarındaki mânâ değişti:

“Beni bu hürriyet boyunduruğundan kurtar!” demek istiyor gibi idi.

***

Ondan sonra, Niyazi Bey’in geyiğini bir daha görmedim. Yekdiğerini takip eden ve belki biraz da onun bedduası yüzünden dağdağalı bir hal alan hadisatı arasında, ne olduğunu da bilemedim. İhtimal ki, ötede beride, bir panayır soytarısı gibi kırk para mukabilinde teşhir edile edile, nihayet hastalanmış, fizyolojik sefalete duçar olup ölmüş ve belediyenin bir çöp arasına yükletilerek, Eyüp ilerisindeki çöplüklerin birine atılmıştır.

İşte dağlarda, kuytu meşe ormanlarında hür yaşamak için yaratılmış olan bu güzel hayvanın hazin macerası budur.

Ben keşke onu görmeseydim! Zira, seneler geçti; onun o salaşın içerisindeki acınacak hâli gözlerimin önünden gitmedi.

Tâ, umumî harbin sonlarına kadar, her geçen elîm hadise ile Niyazi Bey’in gediği arasında bir münasebet aradım. Ve Mondros mütarekesinin imzalandığı gün, koskoca memleketin hâli bana, sürek avında, köpeklerin takibinden zebun düşüp de dere kenarında can veren zavallı bir geyiği hatırlattı.

Ercüment Ekrem Talu

Bu yazı Yedigün’ün 16 Aralık 1936 tarihli 197. sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s